Helal-Haram

26.12.2009

3941

İki Zarardan Hafifini Seçmek Faizi Caiz Kılar mı?

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Mecelle'de geçen, "1- Şiddetli zarar, hafif zararla giderilir. 2- İki fesat tearuz ettiği zaman en hafifi işlenerek büyük olanın çaresine bakılır." düsturlarına binaen, ciddi borç yükü altına giren bir kimse, tefeciden faiz alarak daha büyük zararlara düşmektense, bankadan kredi çekerek daha az zararla telafi etmesi caiz olur mu?

04.01.2010 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Mecelle elbette muteber bir fıkıh kaynağıdır. Fakat oradaki kaideleri her meseleye doğrudan uygulamak doğru değildir. Bunun için fıkıh bilgisi, meselelerin şartlarını bilmek ve şer’î ölçülere hâkim olmak gerekir. Bu tür kaideler, aslında haram olan bir şeyi helâl göstermek için kullanılamaz. Soruda geçen durumda, faizli muamelelere meşruiyet kazandırmaz. Çünkü hem banka kredisi hem de tefeciden alınan faiz şer’an haramdır. Bunlardan birini diğerine göre daha hafif görüp tercih etmek doğru değildir. Kur’ân-ı Kerîm’de faiz açıkça yasaklanmıştır. Faizle alakalı şu âyet-i kerîme, faizin haram ve yasak olduğunu açıkça belirtmektedir:

Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kılmıştır.1

Yine faiz hakkında bir başka âyette şöyle buyurulur:

Ey îmân edenler! Allah’tan korkun ve eğer gerçekten mü’minler iseniz, faizden kalanı bırakın. Eğer bunu yapmazsanız, Allah ve Resûlünden size karşı bir harp olduğunu bilin.2

Resûl-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm da faizin sadece alanını değil, bu muameleye dâhil olan tarafları da şiddetle men etmiştir. Bu hususta şu hadis-i şerifi her zaman akılda tutmak gerekir:

Resûlullah faizi yiyene, yedirene, yazana ve şahitlik edenlere lânet etti ve: “Onlar bu hususta eşittir.”3

Bu izahlardan yola çıkarak “iki zarardan hafifini seçmek” düsturu, kişinin kendi hatasıyla içine düştüğü ve önünde helâl çıkış yolları bulunduğu hâllerde uygulanmaz. Bu kaide, daha çok insanın iradesi dışında meydana gelen ve başka çare kalmayan mecburiyetlerde söz konusu olur. Devamında da, ekmek yemek ve yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar dışında, kişinin kendi yanlış tercihleriyle doğan mecburiyetlerin haramı helâl hâle getiremeyeceğini beyan eder. Bu itibarla, kendi tercihleri, hatalı ticaretleri veya yanlış borçlanmaları sebebiyle sıkışan bir kimse, bunu faiz için ruhsat sebebi yapamaz.
Borç altında bulunan kimsenin ise çoğu zaman faiz dışında başvurabileceği yollar vardır. Meselâ alacaklılarla anlaşarak vade istemek, elindeki malı satmak, masrafları kısmak, faizsiz borç aramak, ticaretini küçültmek veya gerekiyorsa hukukî yollara müracaat etmek bunlardandır. Netice olarak, tefeciden faiz almak da bankadan faizli kredi çekmek de câiz değildir. KESİN BİR ŞEKİLDE HARAMDIR. Zaruret kaidesi, kişinin kendi kusuruyla düştüğü ve helâl alternatiflerin bulunduğu böyle durumlarda delil yapılamaz. Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:

Kırk sene evvel bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler: "Biz şimdi mecburuz. 'Zaruretler haramı helal eder' kaidesiyle Avrupa'nın bazı usûllerini, medeniyetin îcablarını taklide mecburuz." dediler. Ben de dedim:

Çok aldanmışsınız. Zaruret sû'-i ihtiyardan (iradeyi yanlış kullanmaktan) gelse kat'iyyen doğru değildir, haramı helâl etmez. Sû'-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamış ise, zararı yok. Meselâ: Bir adam sû'-i ihtiyarı ile haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa; hüküm aleyhine cari olur, mazur sayılmaz, ceza görür. Çünki sû'-i ihtiyarı ile bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczub çocuk cezbe halinde birisini vursa mazurdur, ceza görmez. Çünki ihtiyarı dâhilinde değildir."

İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Sû'-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler, haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuş ise, mutlak zaruret olmadığı ve sû'-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebeb olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki; ihtiyar haricinde zaruret-i kat'iyye ile, sû'-i ihtiyardan neş'et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlahîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.4

Yukarıdaki izahları dikkate aldığımızda şu sonuca ulaşmak mümkündür: İnsanın kendi iradesi ve hatası yüzünden düştüğü zor durumlar, işlediği haramları veya suçları helâl kılmaz, onu sorumluluktan kurtarmaz. Örneğin bir kişi kendi isteğiyle sarhoş olup bir suç işlerse, “Aklım başımda değildi.” diyerek cezadan kaçamaz; çünkü o duruma kendi tercihiyle düşmüştür. Gerçek zaruret ise ekmek yemek veya hayatta kalmak gibi insanın elinde olmayan, tamamen kaçınılmaz ve hayati mecburiyetlerdir. Sinema, eğlence veya lüks gibi keyfî alışkanlıklara bağımlı olup “Bu da benim ihtiyacım.” diyerek haramı helâl saymak imkânsızdır. Hem beşerî hukuk hem de ilahî kanunlar, insanın kendi hatasıyla düştüğü zorluklar ile elinde olmadan karşılaştığı gerçek mecburiyetleri birbirinden kesin bir şekilde ayırır ve cezayı buna göre keser. Ne şekilde olursa olsun faizden uzak durmalı, helâl bir yol aranmalıdır. Çünkü çoğu haram olan bir şeyin azı da haramdır.

Kaynakçalar
  1. Bakara, 2/275

  2. Bakara, 278/279

  3. Müslim, Müsâkat, 105-106, Tirmizî, Büyû’, 2 (Hadis No: 1206), İbn Mâce, Ticârât, 58 (Hadis No: 2277), Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 393, 402

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2021, c.4, s.553


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız