Bağış Yap

RİSALE-İ NUR

5165

Alem-i Vücub Ne Demektir? Ene’nin Alem-i Vücub ile İlişkisi Nedir?

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Ene Risalesi'nde bahsedilen Alem-i Vücub nedir? Buradaki "âlem" tabirinden kasıt, bildiğimiz âlem midir?

08.10.2026 tarihinde soru cevabı güncellenmiştir.

Cevap

Ene Risalesi’nde geçen Alem-i Vücub, mahluk ve mümkin bir alem değil; Vacibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücuduna, kutsi Zat’ına, sıfatlarına, esmasına ve şuunatına bakan bir tabirdir. Buradaki “âlem” kelimesi, bildiğimiz maddi kainat manasında değildir.

Bizim bildiğimiz fiziki âlem, yani şu görünen kâinat, değişen, sonradan yaratılan ve varlığı kendinden olmayan mümkinat dairesi içindedir. Alem-i Vücub ise bu manada yaratılmış bir saha değildir. Burada kastedilen, Allah Teala’nın Vacibü’l-Vücud oluşuna bakan yüce mertebedir. Bu sebeple “âlem” kelimesi burada mekan, coğrafya veya maddi bir varlık alanı gibi anlaşılmamalıdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:

Vacibü’l-Vücud’un mahiyet-i kudsiyesi, mahiyet-i mümkinat cinsinden değildir. Belki bütün hakāik-i kainat, o mahiyetin esma-yı hüsnasından olan Hakk isminin şua‘larıdır. Madem mahiyet-i mukaddesesi hem Vacibü’l-Vücud’dur, hem maddeden mücerreddir, hem bütün mahiyata muhaliftir. Misli, misali, mesili yoktur. 1

Bu ifadeden açıkça anlaşılıyor ki Vacibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakk’ın mahiyet-i kudsiyesi, mümkinat cinsinden değildir. Yani yaratılmışlar gibi düşünülemez; hiçbir şeye benzemez, hiçbir kayıt altına alınamaz. O halde Alem-i Vücub denildiğinde, yaratılmış bir âlem değil; mümkinatın üstünde, ilahlığa bakan kutsi bir mertebe anlaşılır.

Ene’nin vazifesi de bu farkı anlamaya bir anahtar olmaktır. İnsan kendinde cüz’i, geçici, mevhum bir ilim, kudret, irade ve malikiyet hisseder. Fakat bunların hakiki ve mutlak suretlerinin kendisine ait olmadığını, sadece bir ölçü, bir numune, bir mikyas olarak verildiğini anlar. Böylece bir tarafta mümkin ve sınırlı olan insan, diğer tarafta mutlak ve muhit olan İlahi sıfatlar bulunduğunu kavrar. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:

Ene, künuz-u mahfiye olan esma-yı İlahiyenin anahtarı olduğu gibi; kainatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-yı müşkilküşadır. Bir tılsım-ı hayretfezadır. O ene, mahiyetinin bilinmesiyle, o garib muamma, o acib tılsım olan ene açılır. Ve kainat tılsımını ve alem-i vücubun künuzunu dahi açar. 2

Demek ki ene, kendi başına müstakil ve hakiki bir malikiyet taşıdığı için değil; Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımaya vesile olan bir mikyas ve anahtar olduğu için ehemmiyetlidir. Ene, kendisindeki cüz’i ve vehmi ölçülerle Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımaya bir pencere açar; yani kendi ilminden İlahi ilme, kendi iradesinden İlahi iradeye, kendi malikiyet vehminden de Malik-i Hakiki’nin mutlak malikiyetine intikale vesile olur. Üstad Bediüzzaman Hazretleri enenin bir ölçü birimi olduğunu şu şekilde ifade eder:

Sani‘-i Hakim, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfat ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işarat ve numuneleri cami‘ bir ene vermiştir. Ta ki, o ene bir vahid-i kıyasi olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin.3

Ene, insana ait hakiki ve müstakil bir sahiplik göstermez; aksine Allah’ın rububiyetine ait sıfat ve şuunatı anlamak için bir işaret, numune ve ölçü birimi vazifesi görür. Yani insan kendi nefsinde cüz’i bir ilim, irade, kudret, sahiplik ve idare hisseder. Sonra bu küçük ve sınırlı ölçülerle, Allah’ın nihayetsiz ilmini, iradesini, kudretini ve rububiyetini kıyas yoluyla tanımaya başlar. İşte bu yüzden ene, vahid-i kıyasidir; yani hakikati kendinde taşımayan, fakat hakikatin bilinmesine yarayan farazi bir ölçüdür.

Mesela insan, “Ben bu evi yaptım.” derken yapmanın ne olduğunu anlar; oradan kâinatın Halık’ının yaratmasının ne kadar azametli olduğunu düşünür. “Ben biliyorum.” derken cüz’i bilgisini hisseder; oradan her şeyi bilen Allah’ın ilmine intikal eder. “Ben seçiyorum.” derken iradenin manasını kavrar; oradan İlahi iradeyi anlar.

Bu sebeple “âlem” kelimesi burada bildiğimiz “dünya”, “gökler”, “yer”, “yıldızlar” gibi maddi bir saha manasında değildir. Alem-i Vücub, Allah Teala’nın mahlukiyetten münezzeh, uzak olan vücub mertebesidir.

İnsan, daire-i imkanda yaşar; yani mahluk ve mümkin olan bir varlık olarak, kendi cüz’i numunelerine bakar. Sonra o numunelerden hareketle, üstünde bulunan daire-i vücubun şuunatını düşünür. Demek ki burada “âlem”, aynı seviyede iki yaratılmış bölgeyi değil; biri mümkin, diğeri Vacibü’l-Vücud’a bakan iki ayrı vücud tarzını ifade ediyor.

Daire-i uluhiyete ait hakāik-i mücerrede, daire-i mümkinatta ancak misalleriyle temessül ve tavazzuh eder. Mümkün ve miskin olan insan da, daire-i imkanda misallere bakarak fevkınde bulunan daire-i vücubun şuunatını ve ahvalini düşünür. 4

Buna göre ene, kendisi için var olan müstakil bir hakikat değil; Allah’ın sıfat ve şuunatını tanıtan bir anahtardır. O halde ene’nin baktığı son merci, mümkin bir âlem değil; Vacibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakk’ın vücub mertebesidir.

Netice olarak: Ene Risalesi’ndeki Âlem-i Vücub, bildiğimiz maddi veya mahluk bir âlem değildir. Bu tabir, Vacibü’l-Vücud olan Cenab-ı Hakk’ın vücub mertebesine bakar.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37.

  2. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 219.

  3. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 220.

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 102.

Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız