İlgili yer 18. Lem'a'da şu şekilde geçmektedir:
(اَحْرُفُ عُجْمٍ سُطِّرَتْ تَسْطٖیرًا *بِتَّ بِهَا الْاَمٖیرُ وَالْفَقٖیرًا) Yani, On dördüncü asr-ı Muhammedi'de bin üç yüz kırk dokuz ve Rumice bin üç yüz kırk yedide Arabi hurufunu terk edip, ecnebi ve acemi hurufuna İslam içinde başlanacak. Hem umum fakir, zengin, emir ve işçi, çoluk çocuk gece dersleriyle o hurufu cebren öğrenecekler. Çünkü bir nüshada (بَاتَ) dir. (بَاتَ) ise gece çalışmasıdır. (بِتَّ) ise, kat‘i ve cebri ifade ediyor. (اَحْرُفُ عُجْمٍ) fıkrasındaki (عُجْمٍ) ise, o zamanın ıstılahınca Arab'ın gayrı, Latince ve Frengi huruf demektir.1
Hz. Ali Efendimiz (ra), Celcelutiye Kasidesi’nde şöyle buyurmaktadır: “Arapça olmayan, yabancı, şekilsiz birtakım harflerdir ki satır satır yazdırıldı. Emir ve fakir onunla gecelettirildi (zorla çalıştırıldı).” Bu ifadeye göre, Hz. Muhammed’in (sav) yaşadığı asırdan on dört asır sonra, Hicri 1349'da (m. 1930) ve Rumi tarihle 1347'de (m. 1930), İslam memleketinde Kur’an harfleri terk edilecek ve yabancı milletlere ait harfler, yani Latin alfabesi kullanılmaya başlanacaktır. Zengin-fakir, idareci-işçi, çoluk-çocuk ayrımı yapılmaksızın herkes gece dersleriyle bu harfleri zorla öğrenecektir.
Gerçekten de yapılan harf inkılabıyla Kur’an’ın harfleri ve bu harflerle yazılmış milyonlarca dini eser yasaklanmış, bu aziz milletin Kur’an’la olan bağı koparılmak istenmiştir. Latin harflerinin öğretilmesi için her türlü baskı yapılmış, 70-80 yaşındaki insanlar bile gece dersleriyle yeni harfleri öğrenmeye zorlanmıştır.
Bu İşaret Türkleri Suçlamak İçin mi Yapılmıştır?
Hz. Ali’nin (ra) bu hadiseye remizli bir tarzda, yani gizli işaretler yoluyla temas etmesi, Türklerin özellikle hedef alındığı ya da bir milletin suçlandığı anlamına gelmez. Burada haber verilen şey, ümmetin hayatında meydana gelecek büyük bir kırılmadır. Asıl dikkat çekilen nokta da Türklerin adı değil, Müslümanların Kur’an yazısıyla ve dolayısıyla dinle olan bağının koparılmak istenmesinin doğuracağı geniş tahribattır. Bu, hangi milletin başına gelirse gelsin büyük bir yaradır.
Çünkü yazı sadece bir şekil değildir; hafızanın, ilmin, ibadetin, kültürün, nesiller arası bağın ve ümmet birliğinin vasıtasıdır. Asırlar boyunca Müslüman milletler, farklı diller konuşsalar da Kur’an harfleri etrafında ortak bir yazı dünyası kurmuşlardı. Türkler de bu dairenin içindeydi. Arapça bilmeyen biri bile Kur’an yazısını tanıyor, camideki levhayı okuyabiliyor, mezar taşındaki ibareyi çözebiliyor, eski bir ilmihalin yazısına yabancı kalmıyordu. Bu yüzden harf meselesi, sadece bir eğitim tekniği değil, dini ve medeni bir aidiyet meselesiydi.
Latin harflerine geçişle birlikte halkın, elindeki dini ve tarihi mirasa doğrudan ulaşması zorlaştı. Dedelerin yazdığı mektuplar, alimlerin kaleme aldığı eserler, vakfiyeler, mezar kitabeleri, medrese notları, dua mecmuaları, ilmihaller, tefsirler, mevlidler ve daha nice metin, bir anda yeni nesiller için kapalı hale geldi. Bir millet kendi hafızasına, kültürüne daha da önemlisi Kuran'a yabancılaştırıldı. İşte dehşet burada aranmalıdır.
Türklerin Bu Hale Gelmesi Neden Bu Kadar Dehşetli Sayılmıştır?
Türklerin bu hadisenin merkezinde görünmesi, onların asırlar boyunca İslam’a bayraktarlık etmiş bir millet olmalarıyla ilgilidir. Türk milleti İslam’a hizmet etmiş, hilafeti taşımış, Kur’an’a ve mukaddesata sahip çıkmış; camiler, medreseler ve kütüphaneler kurmuştur. Böyle bir milletin bir anda Kur’an yazısından koparılması, sıradan bir toplumsal değişim olarak görülemez. Çünkü burada değişen sadece harf değil, dini hayata açılan kapıların anahtarlarıdır.
Ortada yalnız bir milletin iç meselesi yoktur; İslam aleminin en kuvvetli kalelerinden birinde meydana gelen bir çözülme vardır. Büyük bir kalede gedik açılırsa sadece içeridekiler değil, dışarıdakiler de etkilenir. Osmanlı bakiyesi topraklarda ve geniş İslam dünyasında Türklerin siyasi ve dini ağırlığı düşünüldüğünde, burada meydana gelen bir kırılma bütün ümmetin ruhunda yankı uyandırır. Bu sebeple hadisenin tesiri umumidir.
Bir hususu da ayırmak gerekir: Burada mesele “Arap yazısını” korumak değil, “Kur’an yazısı” ile bağı muhafaza etmektir. Kur’an bu harflerle okunmuş, yazılmış, ezberlenmiş ve çoğaltılmıştır. Asırlar boyunca tefsir, hadis, fıkıh, kelam, dua, zikir, evrad ve mektuplar bu yazı ikliminde dolaşmıştır. Bir insanın Latin harfleriyle Türkçe dini kitap okuyabilmesi ayrı bir meseledir; ümmetin asırlık yazı birliğinin kırılması ve insanların ana kaynaklara doğrudan ulaşma kabiliyetinin zayıflatılması ise ayrı bir meseledir. Birincisinde bazı telafi yolları bulunabilir; ikincisindeki kopuş ise medeniyet çapında derin bir iz bırakır.
Sahabeler Bu Hadiseyi Nasıl Anlamıştı?
Sahabe devrinde bu tür gaybi haberlerin bütün ayrıntılarıyla bilinmesi mümkün görünmemektedir. Gaybın her yönünü yalnızca Allah bilir; O’nun bildirdiği ölçüde veliler ve alimler de gayba dair bazı hakikatlerden haberdar olabilirler. Sahabe efendilerimiz, kendilerine haber verilen fitneleri umumi bir çerçevede anlayabilirlerdi; fakat bunların hangi millette, hangi isim altında ve ne şekilde ortaya çıkacağını bütün ayrıntılarıyla bilmeleri gerekmezdi. Bu sebeple “Onlar bunu Araplar arasında olacak sandılar” demek de, “Tam olarak Türkler için anladılar” demek de elde sağlam bir bilgi olmadan ileri sürülemez. Zira gaybi işaretlerin tam manası, çoğu zaman hadise vuku bulduktan sonra açıkça anlaşılır.
Selçuklu ve Osmanlı Ecdadımızın Bu Hadiseden Haberi Var mıydı?
Selçuklu ve Osmanlı ecdadının bu hadiseyi açık bir tarihi olay olarak bildiğini söylemek doğru olmaz. Geçmiş asırlardaki Müslümanlar, ahir zamana dair haberleri okuduklarında, bunların hangi şehirde, hangi devlette ve ne şekilde gerçekleşeceğini tam olarak bilemezlerdi. Selçuklu ve Osmanlı alimleri böyle işaretleri umumi manalarıyla değerlendirmiş olabilirler; fakat “bir gün Kur’an harfleri kaldırılacak, yerine Latin harfleri gelecek” şeklinde açık bir kanaate sahip olduklarını ve bunun nesilden nesile açık bir bilgi olarak aktarıldığını söylemek zordur.
Diğer Türk Toplulukları Neden Kiril Alfabesine Geçti?
Diğer Türk topluluklarının bir kısmının Latin yerine Kiril alfabesine geçirilmesinin sebebi dini değil, siyasidir. Rus idaresi ve ardından Sovyet rejimi, hakimiyeti altındaki Müslüman Türk topluluklarını kendi merkezine bağlamak, onları hem Türkiye’den hem de İslami kaynaklardan uzaklaştırmak için alfabe dahil pek çok alanda baskıcı düzenlemeler yapmıştır. Türkiye’de Latin harflerinin zorunlu hale getirilmesine benzer şekilde, bu topluluklar da Kiril alfabesini kullanmaya mecbur bırakılmıştır. Bu maksatla Sovyet idaresindeki Türk toplulukları önce Latin alfabesine, daha sonra 1930'ların sonunda Kiril alfabesine geçirilmiştir. Yani bu, serbest bir kültür tercihi değil, devlet zorlaması ve kimlik dönüştürme siyasetidir.
Latin ve Kiril farklı görünse de iki hadisenin ortak bir yönü vardır: Her ikisinde de Türk ve Müslüman toplulukların geçmiş yazı mirasıyla bağı zayıflamıştır. Bir yerde Latin, başka bir yerde Kiril alfabesiyle aynı netice doğmuş; eski metinler yeni nesillere kapanmış, dini ve tarihi devamlılık yara almıştır.
Netice
Hz. Ali Efendimizin böyle bir dehşetten haber vermesinin hikmeti de burada anlaşılır. Bazı hadiseler görünüşte idari bir karar gibi durur, fakat neticesi nesiller boyunca sürer. Bir savaşın yıkımı bazen birkaç yılda toparlanır; yazı ve hafıza kopuşu ise asırlara yayılır. İnsanlar camiyi görür ama kitabesini okuyamaz; kütüphaneyi korur ama içindeki el yazmasını anlayamaz; dedesinin sandığını saklar ama içinden çıkan mektubu çözemez. Böyle bir yabancılaşma sessizdir, fakat çok derindir.
Bu sebeple Hz. Ali’nin (ra) işareti bir milletin ismi üzerinden değil, doğuracağı netice üzerinden okunmalıdır. Türklerin zikredilmesi, onların kötü bir millet olduğuna değil; bilakis İslam’a büyük hizmet etmiş bir milletin maruz kaldığı sarsıntının büyüklüğüne delildir. Bir hizmetkarın düşmesi, sıradan birinin düşmesinden daha çok ses getirir; çünkü onun omzunda daha büyük bir emanet vardır. Büyük tehlike; Kur’an harfleriyle bağın koparılması, dini ve tarihi mirasa ulaşmanın zorlaştırılması, ümmetin yazı birliğinin parçalanması ve İslam’a hizmet etmiş bir milletin hafızasının zedelenmesidir.
Aşağıdaki bağlantılarda, Bediüzzaman Hazretleri’nin Kur’an hattını ve yazısını muhafaza etme konusundaki gayreti ve hassasiyeti ayrıntılı olarak izah edilmiştir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 134

