RİSALE-İ NUR

14.04.2026

Hasletlerin Yerleri Değişse, Mahiyetleri Değişir / Lemaat

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Lemaat Risalesi'nde geçen ilgili cümleyi devamıyla birlikte izah eder misiniz?

23.07.2026 tarihinde cevaplandı.

Cevap

İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:

Hasletlerin yerleri değişse, mâhiyetleri değişir
Bir haslet, yer ayrı sîmâ bir. Kâh dev, kâh melek, kâh sâlih, kâh tâlih.

İnsanî bir haslet, kullanıldığı yere göre farklı hükümler doğurabilir. Yerine göre bir haslet insanı kâh dev yapar, kâh melek yapar, kâh sâlih bir kişi yapar, kâh kötü, hayırsız bir kişi yapar.

Misâli şunlardır: Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi sayılan bir sıfat, ger olursa kavîde, tekebbür ve gururdur. Kavînin bir zaîfe karşı da tevâzuu sayılan bir sıfatı, ger olursa zaîfte, tezellül ve riyâdır.

Misali şunlardır: Kuvvet ve iktidar noktasında zayıf birinin, gücü olan birine karşı haysiyetini koruması ve onurlu bir duruş ortaya koyarak izzet-i nefsini muhafaza etmesi güzel bir haslettir. Bu haslet sayesinde aşağı duruma düşmekten ve muhatabı önünde eğilmekten kurtulur. Şerefini, haysiyetini, namusunu, hatta mukaddesatını muhafaza eder. Zayıf insanın kuvvetli bir insan karşısında gösterdiği bu sıfat eğer muktedir, kuvvetli, güçlü birinde olursa, o zaman bu durum güçlü insan için bir kibir ve gurur sayılır. Çünkü muktedir insanın büyüklüğe bir ihtiyacı yoktur. Zaten büyüktür, kuvvetlidir. Fazilet ve meziyet sahibidir. Hakikate bakılırsa insanın sahip olduğu meziyet ve faziletler, tevazu göstererek insanlara hizmet etmek için verilmiştir. Yoksa büyüklenerek halkın kendisine hizmet etmesi için verilmemiştir.

Güçlü bir insanın zayıf bir kişinin karşısında celalli duruşu, bir babanın çocuğuna karşı başını dik tutup onun seviyesine inmemesine ve onunla oynamamasına benzer. Halbuki babaya tevazu yakışır. Zayıf insanın seviyesine inmek gerekir. İşte burada izzet-i nefs denilen bir sıfat, zayıf ve güçlü insanlar hakkında farklı hükümler alır. İzzet-i nefs, birini şerefini, namusunu, mukaddesatını koruyan biri kılarken, diğerini de kibirli kılar.

Bu hakikati gösteren güzel bir örnek, Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında görülmektedir.
Bir gün Rus Başkumandanı, esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında Üstad Bediüzzaman, kumandana selam vermez ve yerinden kalkmaz. Kumandan kızar, belki tanımamıştır, diyerek tekrar önünden geçer. Hz. Üstad yine yerinden kalkmaz. Kumandan, tercüman vasıtasıyla der: “Beni herhalde tanımadılar?”
Bediüzzaman: “Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.”
Kumandan: “Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus Çarı’na hakaret ediyorlar!”
Bediüzzaman: “Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman âlimiyim. İmanlı bir kimse, Cenâb-ı Hakk’ı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem.” der. Esir, zayıf ve hiçbir şeyi olmayan Hz. Üstadın komutana karşı dik duruşu bir izzet-i nefistir. Kibir değildir.

Gücü, kuvveti, iktidarı elinde tutan kavînin, bir zayıfa karşı da tevazusu sayılan bir hareketi, bir davranışı, bir sıfatı olduğunu kabul edelim. Büyük ve muktedir bir insanın zayıf, aciz, muhtaç bir kişiye karşı gösterdiği tevazu güzeldir. Fazilettir. Övülmeye değer bir haslettir. İşte bu tevazu fazileti eğer zayıfta olursa, onun için tezellül ve riya olur. Yani alçaltıcı ve gösterişten öteye geçmeyen sun’î bir sıfat olur.

Demek yukarıdan aşağıya, büyükten küçüğe, kuvvetliden zayıfa gösterilen alçakgönüllülük güzel bir haslettir. Lakin aynı tevazu aşağıdan yukarıya, küçükten büyüğe, zayıftan güçlüye gösterilirse bunun adı tevazu değil, gösteriş veya küçük düşürücü bir haldir. Bu hal kötü bir ahlaktır. İşte tevazu gibi güzel bir haslet, bir insan için fazilet iken diğer bir insan için rezillik olmaktadır.

Bir ulü’l-emir, makamında olursa, ciddiyeti vakārdır; mahviyeti zillettir. Hânesinde bulunsa, mahviyeti tevâzu‘; ciddiyeti kibirdir.

Küçük büyük, az çok, herhangi bir yerde idareci olan bir ulü’l-emirin, makamında gösterdiği ciddiyeti vakardır. Kibir veya gurur değildir. Çünkü idareci, makamındayken kendisi olarak değil, makamı temsil eden kişi olarak bulunmaktadır. Bundan dolayıdır ki makamın izzetine münasip tavırlar ortaya koymalıdır. Makamında kendi zatı değil, temsil ettiği şey ehemmiyetlidir. Makamın izzetini, şerefini, namusunu, büyüklüğünü korumalıdır. Temsil vazifesi taşıyan o idarecinin, makamın büyüklüğüne gölge düşürecek, şerefini kıracak, etkisini azaltacak şekilde göstereceği tevazuu, mahviyeti ise insanı küçük düşüren, aşağı bir vaziyete atan bir zillettir. Çünkü makamın izzetini korumamaktadır.

Aynı idareci makamında değil, hanesinde bulunsa, o zaman mahviyeti tevazudur. Ciddiyeti ise kibirdir. Çünkü hanesinde bir eştir. Bir babadır. Bir evlattır. Evinde âmir değildir. Ev ahalisi de onun memurları değildir. Eş olma, baba olma veya hanesinde atası bulunmak cihetiyle evlat olma sıfatı neyi gerektiriyorsa onu yapmalıdır. Hanesinde üzerine düşen vazifeleri yerine getirmelidir. Ebeveynine itaat ederken evlatlarıyla oyun oynamalıdır. Eşine yardımcı olmalıdır. Demek ciddiyet ve tevazu yerinde kullanıldığında birer fazilettir. Yanlış yerde gösterildiğinde kötü bir ahlak olmaktadır.

Mütekellim-i vahde olsa eğer bir zâtta, müsâmaha hamiyet, fedâkârlık bir haslet, bir amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maalgayr olsa eğer o zâtta, müsâmaha hıyânet, fedâkârlık bir sıfat, bir amel-i tâlihtir.

Bir zat kendisi namına konuşsa, kendi namına müsamahalı olsa, ondaki bu haslet bir hamiyet ve fedakarlıktır, bir amel-i salihtir. O insan kendi adına, kendi hakkından vazgeçebilir. Her türlü fedakarlığı yapabilir. Halbuki hakkı olmadığı halde başkaları namına konuşsa, onların hakkını affetse, bu konuda müsamahakar davransa, yani mütekellim-i maalgayr olsa, o zatta görünen müsamaha aslında hıyanet olur. Gösterdiği şey fedakarlık değil, ihanettir. Çünkü başkalarının hakkını çiğneyen bir zalimi, hiçbir vazifesi ve yetkisi olmadığı halde affetmesi yanlıştır. İnsan kendi hakkından vazgeçebilir lakin başkalarının hakkından vazgeçemez. Onların adına konuşmaz ve konuşmamalıdır. Hak, haktır. Küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Başkaları adına gösterilecek fedakarlık gibi bir sıfat, bir amel-i talihtir (kötü, hayırsız bir ameldir).

Demek müsamaha, hamiyet ve fedakarlık, kişinin kendi hesabına olursa salih bir ameldir. Lakin başkası namına yapılan müsamaha, hamiyet ve fedakarlık bir hıyanettir ve kötü bir ahlaktır. Mesela biri çıksa, "Ben teröristleri affediyorum. Hakkım helaldir." dese, bu fedakarlık değil, hıyanet sayılır. Çünkü bu teröristler bütün bir milletin hakkına girmişlerdir. Biri çıkıp bütün milletin hakkına girenleri affedemez. Affetmesi hıyanet sayılır.

Tertîb-i mebâdîde tevekkül, tenbelliktir. Terettüb-ü netice noktasındaki tefvîz, tevekkül-ü şer‘îdir.

İnsanın, bir işin, bir hadisenin hazırlık safhasında tevekkül etmesi, hakikatte tevekkül değildir; tembelliktir. Çünkü kulun vazifesi, kendi üzerine düşen işi yapmasıdır. Kararlılıkla sebeplere teşebbüs etmesidir. Kulun, işin ön hazırlıkları için emek sarf etmesi Cenâb-ı Hakk’ın hikmetinin gereğidir. İnsanın kendi üzerine düşen bu vazifeyi yaptıktan sonra elde edilecek neticeleri Allah’a havale etmesi, O’ndan beklemesi, şeriatın istediği tevekküldür.

Demek kulun, Cenâb-ı Hakk’a havale ettiği her iş tevekkül değildir. İnsanın işini havale etmesi değil, neticesini Cenâb-ı Hakk’a havale etmesi, O’na teslim olması, İslamiyet’in istediği tevekküldür. Mesela bir çiftçinin tarlasını ekerken kaliteli tohumlar kullanması, zararlı otlardan tarlayı temizlemesi ve tarlasını sulaması gibi yapması gerekli şeyleri yaptıktan sonra Allah'ın ona vereceği mahsulü beklemesi tevekküldür. "Ben hiçbir şey yapmasam da Allah bana mahsul verebilir." demesi tevekkül olmaz, tembellik olur. Allah'a hiçbir iş zor gelmez. Tohumsuz ve susuz da o mahsulü topraktan bitirebilir. Fakat Cenab-ı Hak, hikmetinin gereği olarak sebeplere riayet etmemizi istemiştir. Sebeplere riayet ettikten sonra, hakikatte o sebeplerin bir gücünün olmadığını bilerek neticeyi Allah'tan beklemek tevekküldür. Güzel bir haslettir.

Semere-i sa‘yine, kısmetine rızâ ise, memdûh bir kanâattir, meyl-i sa‘ye kuvvettir. Mevcûd mala iktifâ, mergūb kanâat değil, belki dûn-u himmetliktir.

İnsanın emeğinin, gayretinin ve çalışmasının neticesine rıza göstermesi kanaattir. İslamiyet ve akıl tarafından övülen, methedilen bir haslettir. Bu kanaat hasleti, insanın çalışmaya olan meyline bir kuvvet verir. Lakin insan elindeki mevcut malla yetinir, tembellik eder, çalışmazsa bu hal, İslamiyet ve akıl tarafından rağbet edilecek bir haslet değildir. Bu, kanaat değil, gayretsizliktir. Demek her rıza, her yetinme, kanaat değildir. Çalışmakta, gayrette, azimde yetinmek bir tembelliktir. Çalışmanın sonucunda elde edilen neticeye yetinmek ise kanaattir.

Misâller daha çoktur. Kur’ân, mutlak zikreder sâlihât ve takvâyı. İbhâmında remzeder makamâtın te’sîri. îcâzı bir tafsîldir, sükûtu geniş sözdür.1

Misaller daha çoktur. Kur’an, salih amelleri ve takvayı zikrederken herhangi bir kayıt ve şart koymamıştır. Bir yere, bir kişiye, bir duruma has kılmamıştır, tahsis yapmamıştır. Kur’an’ın, salih amel ve takva sayılacak hasletleri açık açık ortaya koymayıp kapalı olarak bırakması, az bir söz ile çok manaları ifade ettiğini göstermektedir. Bir konuda susması, sessiz kalması, çok manaları barındıran geniş bir söz hükmündedir. Çünkü salih amelleri zikrederken bu hal ve durumlardan birini örnek verecek olsaydı, sadece o örnekteki durumdan salih amel olarak bahsedecektik. Fakat güzel hasletlerin tamamını kastedecek şekilde mananın kapsayıcı olarak bırakılması, Kur'an'ın çok derin ve geniş manaları ihtiva ettiğinin göstergesi olmuştur.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.349.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız