RİSALE-İ NUR

14.04.2026

16

İslamiyet Selm ve Müsalemettir; Dahilde Nizâ‘ ve Husumet İstemez / Lemaat

Lemaat Risalesi'nde geçen ilgili cümleyi devamıyla birlikte izah eder misiniz?

06.06.2026 tarihinde cevaplandı.

Cevap

İlgili bölümü cümle cümle şu şekilde açıklayalım:

İslâmiyet selm ve müsâlemettir; dâhilde nizâ‘ ve husûmet istemez.
Ey Âlem-i İslâmî! Hayâtın ittihâdda.

Ey İslâm âlemi! Maddî-manevî hayatınız ittihattadır yani bir ve beraber olmaktadır. Çünkü ittihada muhtacız ve mecburuz. Muhtacız; çünkü ihtilaflar/ayrılıklar sebebiyle parçalandık. Kuvvetimiz dağıldı. Himmetimiz bölündü. Her birimize düşen yük arttı. Maddî ve manevî hayatımızı koruyamaz hâle geldik. Düşmana karşı duramadık. Darda olan kardeşlerimize el uzatamadık.
İttihat etmemiz, bir ve beraber olmamız çok önemlidir. Zira ittihat ile dağınık olanlar bir araya gelir ve kuvvetlenir, istikrar peyda eder, kök salar. İttihat ve ittifak, biri yüz eder. Büyük faydalar verir. Maddî-manevî olarak yüceltir. İttihat sayesinde Müslümanların külfeti, meşakkati ve sıkıntıları azalır, birçok kolaylık olur. Çok aciz, çok zayıf olanlar dahi ittihat edip bir araya gelince büyük bir güç kazanırlar. Güçlüler ayrı ayrı olsalar zayıf duruma düşerler. Bugün Müslümanları perişan eden en önemli sebep ihtilaf değil midir?
Dinimiz ittihada yani hedef ve düşünce etrafında bir olmaya o kadar önem veriyor ki bayram namazlarında, cuma ve vakit namazlarında Müslümanların gönüllerini bir kılmak için bedenlerini yan yana, omuz omuza durduruyor. Dillerini bir sözde birleştiriyor. Bu hikmetten dolayı cemaatle namaz emrediliyor.
İttihada mecburuz. Çünkü bu kadar ağır ve bu derece büyük bir hizmeti yapabilmek, her türlü sukuttan kurtulmak, izzetimizi ve şerefimizi korumak, dünya ve ahiret hukukumuzu muhafaza etmek, mukaddesatımıza sahip çıkmak ancak ittihat ile mümkün olabilir.

Ger ittihâd istersen, düstûrun bu olmalı:
[هُوَ الْحَقُّ] yerine, [هُوَ حَقٌّ] olmalı. [هُوَ الْحَسَنُ] yerine [هُوَ الْاَحْسَنُ] olmalı.

Eğer Müslümanlar ittihâd edeceklerse, şunu düstûr edinmeliler:
هُوَ الْحَقُّ yani “Yalnız o haktır, doğrudur. Diğerleri batıldır, yanlıştır.” demek yerine, هُوَ حَقٌّ yani “O haktır, doğrudur. Doğru olan başkaları da vardır. Lakin benimki en doğrusudur.” cümlesi olmalıdır.
هُوَ الْحَسَنُ “Yalnız o güzeldir. Başkaları çirkindir.” demek yerine, هُوَ الْأَحْسَنُ yani “En güzel odur. Diğerleri de güzeldir. Başka güzel olanlar da vardır.” hükmü olmalıdır.

Her müslim kendi meslek, mezhebine demeli: İşte bu haktır, başkasına ilişmem. Başkaları güzelse, benim en güzelidir.

Her Müslüman, kendi benimsediği meslek ve mezhebine şöyle demelidir: “İşte bu mesleğim, mezhebim, yolum haktır; başkasına ilişmem. Kendi mesleğimin muhabbetiyle devam ederim. Beni hizmet aşkı ile gayrete getiren, mesleğime olan büyük sevgimdir. Başkalarının takip ettiği yollar da güzeldir fakat benimki en güzelidir.”

Dememeli: Budur hak, başkaları battâldır. Ya yalnız benimkidir güzeli, başkaları yanlıştır, hem çirkindir.

Bir Müslüman asla şöyle dememelidir: “Ancak benim gittiğim yol, takip ettiğim meslek ve mezhep haktır; başkaları batıldır, boştur. Meslekler içinde yalnız benimki güzeldir, başka meslekler ise yanlış ve çirkindir.”

Burada dikkat edilmesi gereken bir konu şudur ki insanın kendi yolunu “en doğru” olarak görmesi tabii bir durumdur. Kendi yoluna “en güzel” demesi bir ihtilaf sebebi değil, aksine olması gerekendir. Çünkü zaten başka bir yolu daha doğru olarak bilse, kendi yolunu bırakıp daha doğru olarak tanıdığı o yola girer. İhtilafa yani ayrılığa sebep olan düşünce, “yalnızca kendi yolunu güzel görme” düşüncesidir. “Yalnızca benim yolum güzel.” diyen, diğer yollardan gidenleri itham eder. Bu, ayrılığa sebep olur. Ama “En güzeli benim yolumdur.” diyen ise başka yolların güzelliğini de görür. O yollardan gidenleri itham etmez. İhtilafa sebep olmaz.

Zihniyet-i inhisâr hubb-u nefisten geliyor, sonra maraz oluyor. Nizâ‘ ondan çıkıyor.

Yalnız kendini haklı, doğru ve güzel; başkalarını ise batıl, yanlış ve çirkin görmek, kişinin nefsine olan muhabbetinden kaynaklanıyor. Yalnız kendisini beğenerek kibirlenenler, başkalarını güzel görmez, kabul etmez ve onları çirkin görür. Yalnız kendini beğenmek duygusu zamanla kişide hastalık hâline gelir. Bu hâl o kişide bir huy hâline gelir. Ancak düşmanlığa ve kavgaya sebep olacak şeyler yaparlar. Hiçbir hizmet ortaya koymazlar.

Derd ile dermanlar, taaddüdü hak olur, hak da taaddüd eder.

Dertler fazla olduğu gibi dermanlar da fazladır. Dertler değiştikçe dermanlar da değişir. Tedaviye vasıta olacak ilaç yalnız bir tane değildir. Başka ilaçlar da vardır. İşte hastalıklara göre ilaçların farklı farklı olması nasıl haksa, hak olan yollar da aynı şekilde farklı farklı olabilir. Bundan dolayıdır ki insanın “yalnız benimki haktır” demesi doğru değildir.

Hâcât ve ağdiyenin tenevvüü hak olur, hak da tenevvü‘ eder.

Farklı varlıkların ihtiyaçlarının ve gıdalarının çeşitli olması nasıl haksa, aynen öyle de hak da türlü türlü olabilir. Bir canlı ota ve havaya ihtiyaç duyar, onsuz yapamazken; diğer bir canlı ise yalnız suya ve ete ihtiyaç hissedebilir. Fakat ikisi de “Canlının ihtiyacı yalnız havadır.” veya “Yalnız sudur.” diyemez. Aynen öyle de hak da türlü türlüdür. İnsan, kendi mesleğine ve meşrebine bakıp manevî olarak zevk alıyor, hoşuna gidiyor, en çok ona ihtiyaç duyuyor diye diğer insanları da kendisinin mesleğine ve meşrebine muhtaç görmemelidir.

İsti‘dâd, terbiyeler tekessürü hak olur, hak da tekessür eder.

İnsanların kabiliyetlerine göre eğitimleri de farklı farklıdır. Kabiliyete göre insana verilecek olan terbiyenin de usulü değişir. Böyle olması doğrudur. Her kabiliyete aynı eğitimi vermek yanlış olur. Aynen onun gibi, hak olan yollar da çok sayıda olabilir. Bir dağın zirvesine ulaşması için bir tavşanı uçmaya zorlamak veya bir kuşu koşturmaya çalışmak yanlıştır. Onlar, kendilerindeki istidada göre hareket etmeli ve birbirlerini hoş görmelidir. İnsanların da kabiliyetleri farklı farklıdır. Sen herkesin yaptığını yapamayacağın gibi, herkes de senin yaptığını yapmak durumunda değildir.

Bir madde-i vâhide hem zehir ve hem panzehir iki mizâca göre. Mesâil-i fer‘îde hakîkat sâbit değil, izâfî ve mürekkeb. Mükellefîn mizâçlar âna bir hisse verip ona göre ederek tahakkuk ve terekküb.

Bir madde, farklı mizaçlara sahip iki insandan birine zehir gibi etki ederken diğerine panzehir olabiliyor. Birinin şifa bulmasına vesile olurken diğerinin zehirlenmesine sebep olur. Su içmesi kendine zararlı olan bir hastaya su zehirdir (ameliyat sonrası su içmek gibi); lakin bol su içmesi gereken bir hastaya da şifadır. Diyebilir misiniz ki su yalnız zehirdir veya su yalnız şifadır? Akaide ait olmayan, içtihada bağlı meselelerdeki hakikat sabit değildir; farklılık gösterebilir. Yerine göre değişebilir. “Yalnız mezhebime ait içtihat doğrudur.” denilmez. Taassup gösterilmez. Taassuptan dolayı hak olan diğer meslekler inkâr edilmez. Dinin emir ve görevlerini yapmakla yükümlü olanların mizaçlarındaki farklılık, içtihat noktasında da farklı hükümlerin ortaya konmasında etkili olmuştur. İçtihat edenler de insanların mizaçlarına, bulundukları yere ve zamana bakarak çok farklı unsurları bir arada düşünmüş ve ona göre içtihat etmişlerdir. Hâliyle unsurların değişmesi, içtihatların da çeşitlenmesine sebep olmuştur.

Her mezhebin sâhibi mühmel mutlak hükmeder. Mezhebin hudûdu ta‘yînini bırakır temâyül-ü mizâca. Taassub-u mezhebî ta‘mîme sebeb olur. Ta‘mîmin iltizâmı sebeb olur nizâa.

Her mezhebin sâhibi, yaptığı içtihatlarda genel olarak hükmeder. Mezhebin sınırlarını, yani neye göre insanların bu mezhepte olacağını belirlemez. Bunu kişinin kendi mizacına, kişisel eğilimine, karakter yapısına bırakır. Mezhep taassubu olan kişi, kendi mezhebinin herkes tarafından kabul edilmesini ister. Zamanı, zemini ve şartları düşünmeden herkesin kendi mezhebinin içtihatlarıyla amel etmesini ister. Demek ki mezhep taassubu, kişiyi mezhebinin herkesi bağladığı düşüncesine sevk eder. Mezhebinin herkesi bağladığı düşüncesi kabul edilirse, Müslümanlar arasında kavga, çekişme ve ayrılıklar meydana gelir.

İslâmiyet’den evvel tabakāt-ı beşerde derin uçurumlar, hem tebâüd-ü acîbi, istedi bir vakitte taaddüd-ü enbiyâ, tenevvü‘-ü şerâyi‘, müteaddid mezhebler.

İnsanlık tarihinin İslâmiyet'ten evvelki zamanına bakıldığında, insan tabakaları arasında maddî-manevî açıdan uçurumlar vardı. Hayat şartları farklıydı. Karşılaştıkları problemler değişikti. İnsanlar birbirinden uzaktı. Hayat bir derece yabaniydi. Bundan dolayıdır ki insanların birbirlerinden uzak bu hâlleri, hem bir vakitte birçok peygamber gelmesini gerekli kıldı hem de birbirinden farklı şeriatlara ihtiyaç oldu, çok mezhepler ortaya çıktı.

Beşerde bir inkılâb, İslâmiyet yaptırdı. Beşer tekārüb etti, şer‘ etti ittihâd, vâhid oldu peygamber. Seviye bir olmadı, mezheb taaddüd etti. Terbiye-i vâhide kâfî geldiği zaman, ittihâd eder mezhebler.1

Hz. Âdem’den (as) Hz. Muhammed’e (sav) kadar geçen peygamberler, ilahî vahiy sayesinde insanları belli bir seviyeye kavuşturdu. İnsanlar seviye olarak birbirine yaklaştı. Hz. Muhammed (sav), İslâmiyet'le insanlarda bir inkılâbı gerçekleştirdi. İnsanlar düşünce olarak birbirine yakın bir seviyeye yükseldi. Bu hikmetten dolayı yüce Allah (cc), o güne kadar gelen farklı şeriatları kaldırdı. İnsanların hepsine bir şeriatı emretti ve bir peygamber gönderdi. Lakin hayat şartları aynı düzeyde olmadığından insanlarda seviye bir olmadı, birbirinden farklı mezheplere ihtiyaç duyuldu. Bunun içindir ki mezheplerin sayısı çoğaldı. Eğer hayat şartları aynı seviyede olursa, verilen bir içtihat herkese yeterli geleceğinden mezhepler de birleşir ve ittihâd ederler.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.344.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız