Antropomorfizm (İnsanbiçimcilik)
İnsan dışındaki varlıklara (doğa olaylarına, hayvanlara ve özellikle Tanrı'ya) insani nitelikler, biçimler, organlar veya duygusal haller yükleme eğilimidir. Yunanca anthropos ("insan") ve morphe ("biçim") kelimelerinden türetilen bu terim, insana özgü niteliklerin, özelliklerin, duygu durumlarının, davranış ya da görünüşlerin insan olmayan varlıklara, Tanrı’ya ya da tanrısal varlıklara atfedilmesidir. İnsanın kendisinden farklı olan varlıkları anlamlandırma ve yorumlama faaliyeti sırasında insana özgü niteliklerle akıl yürütmesi olarak anlaşılabilir.1
Tanrısal varlıklar sık sık insan biçiminde ve insan özellikleriyle betimlenmiştir. Mitolojik Tanrılar yalnızca görünüm olarak değil davranışsal olarak da insana benzer kişisel özelliklerle tasvir edilmiş, bazı doğa olayları açıklanırken Tanrıların insan benzeri karakter özelliklerine ve davranış biçimlerine başvurulmuştur. Bunlar antropomorfizme örnek teşkil ederler.2 Ayrıca bu kavramın iki ana başlığı vardır:
Fiziksel Antropomorfizm: Tanrı'nın eli, yüzü, gözü, tahtta oturması, biyolojik cinsiyetinin olması gibi maddi veya fiziksel niteliklerle düşünülmesidir. (Mitolojik Yunan tanrıları gibi)
Psikolojik/Zihinsel Antropomorfizm: Tanrı'nın insani duygulara (öfke, kıskançlık, pişmanlık, yorulma, dinlenme) sahip olduğunu varsaymaktır.3
Risale-i Nur ve Antropomorfizm
Antropomorfizm, Allah’ın görmesini insanın gözle görmesine, bilmesini insanın zihinsel süreçlerle bilmesine, kudretini insanın fiziki gücüne benzetmek olarak karşımıza çıkmaktadır. Oysa İslam’ın temel ilkelerinden biri, Allah’ın yaratılmışlara benzememesidir. Kur'an'da bu durum şöyle ifade edilmiştir:
(O,) gökleri ve yeri yoktan var edendir. Size kendi cinsinizden eşler, sağmal hayvanlardan da (kendilerine) eşler kılmıştır. Sizi bu sûretle çoğaltıyor. O'nun misli gibi hiçbir şey yoktur. Ve O, Semî' (herşeyi işiten)dir, Basîr (hakkıyla gören)dir.4
De ki: O Allah birdir. Her şey o Allah’a muhtaçken O hiçbir şeye muhtaç değildir. O, doğurmamış ve doğmamıştır. Hiçbir şey O’na denk değildir.5
Risale-i Nur’un Allah’ı tanıma ve ispat etme metodu ise şöyledir: Bediüzzaman Hazretleri, insanın kendi varlığından, kâinattan, canlılardan, tabiattan, düzen ve hikmetten hareket ederek Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamaya çalışır. Fakat bunu yaparken çok önemli bir sınır çizer: Yaratılanlarda görülen bir özellik, Allah’ın o özelliğe sahip olduğunu anlamak için bir delil olabilir fakat Allah’ın o özelliği mahlukatta (yaratılan) bulunduğu şekliyle taşıdığı anlamına gelmemektedir. Başka bir ifadeyle Risale-i Nur, Allah’ı tanımak için yarartılmış varlıkları bir pencere olarak kullanır. Fakat -haşa- Allah’ı yaratılmışlara benzetecek bir ölçü olarak kullanmaz. Kâinat, Allah’ın zatı değildir. Ancak O’nun isim ve sıfatlarını gösteren bir kitaptır. Bir çiçekte Allah’ın Cemîl isminin tecellisi (yansıma) görülür. Bir annenin çocuğuna karşı şefkati Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin anlaşılmasına bir penceredir. Gökyüzündeki düzen Allah’ın İlim ve Kudret sahibi olduğunu gösteren bir delildir. Tüm bunlar -haşa- Allah'ın zatının parçaları değil sıfatlarının yansımalarıdır.
Risale-i Nur’un Allah’ı İspatlama Metodu
Bediüzzaman Hazretleri, Allah’ın varlığını ve sıfatlarını yalnızca soyut felsefi önermeler üzerinden anlatmaz. İnsanın her gün gördüğü ve karşılaştığı varlıklardan hareket eder. Çünkü insan zihni, görmediği ve doğrudan tecrübe edemediği bir hakikati anlamaya çalışırken çoğu zaman bildiği şeylerden hareket eder.
Bir insan güzel yapılmış bir saray gördüğünde, “Bu saray kendi kendine meydana gelmiş olamaz. Burada bir ilim, irade ve kudret sahibi bir sanatkârın eseri bulunmalıdır.” diye düşünür. Burada insan, sarayın içindeki düzeni ve sanatı inceleyerek onu meydana getiren sanatkârın varlığına ulaşır. Fakat sarayın sanatkârını bulmak için sarayın kendisini sanatkâr zannetmez. İşte Risale-i Nur Allah'ı ispatlama metodunu bu mantık üzerine kurmaktadır.
Kâinat bir kitap gibidir. Nasıl bir kitap, içindeki anlam ve düzen sebebiyle bir yazarın ilmini gösteriyorsa, kâinattaki düzen, ölçü, hikmet ve sanat da Allah’ın İlim, İrade ve Kudret sahibi olduğunu gösterir. Burada kâinat, Allah’ın isim ve sıfatlarını gösteren bir eser ve ayna konumundadır. Bu bağlamda Risale-i Nur, varlıkları Allah’ın isim ve sıfatlarını tanımaya vesile kılar. Yoksa Allah'a ait sıfatın kendisini o mahluka vermez, onu sadece bir ayna yapar.
Şefkat ve İlim Örneği
Risale-i Nur, kâinattaki şefkat ve merhamet örneklerinden Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğunu nazara verir. Mesela bir annenin yavrusuna karşı gösterdiği şefkat veya hayvanların yavrularını koruması, Allah’ın rahmetinin mahlûkat üzerindeki bir tecellisi olarak okunur. Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Risale-i Nur, “Allah da anne gibi şefkat eder” diyerek Allah’ın sıfatını insanın şefkatine benzetmez. Tam tersine, varlıklardaki sınırlı şefkatten hareketle, onun kaynağı olan sonsuz rahmeti anlamaya çalışır. Yani şefkat, Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerini gösteren bir işarettir.
Aynı durum ilim sıfatında da görülür. Bir insanın bir kitabı yazabilmesi için bilgiye sahip olması gerekir. Bir mimarın binayı planlaması, mühendisin bir sistemi tasarlaması veya doktorun insan bedenini incelemesi belli bir ilmi gerektirir. İnsan kendi sınırlı ilminden hareketle, kâinattaki çok daha büyük ve kapsamlı düzeni anlamaya çalışabilir. Fakat burada da “Allah insan gibi düşünüyor” sonucuna gidilmez. İnsanın bilgisi sonradan elde edilir, sınırlıdır ve unutmaya açıktır. İnsan bir şeyi öğrenmeden önce bilmez. Allah’ın ilmi ise yaratılmışların bilgisi gibi değildir. O’nun ilmi ezeli ve kuşatıcıdır. Dolayısıyla insanın bilgisi, Allah’ın ilmini aynı mahiyette düşünülemez, sadece onu anlamaya yarayan sınırlı bir ölçü vazifesi görür.
Ene ve Vahid-i Kıyasi
Bediüzzaman Hazretlerinin bu konudaki beyanını aktaracak olursak;
Sâni‘-i Hakîm, insanın eline emânet olarak, rubûbiyetinin sıfât ve şuûnâtının hakîkatlerini gösterecek, tanıttıracak işârât ve numûneleri câmi‘ bir ene vermiştir. Tâ ki, o ene bir vâhid-i kıyâsî olup, evsâf-ı rubûbiyet ve şuûnât-ı ulûhiyet bilinsin. 6
İnsan kendisinde bazı özellikler bulunduğunu bilir. “Ben biliyorum, görüyorum, işitiyorum, istiyorum, sahip oluyorum, yapıyorum.” der. Fakat bu sınırlı özelliklerin kendisine Allah’ın sonsuz sıfatlarını anlaması için bir ölçü vazifesi görmesi mümkündür. Mesela insan kendi küçük ilmini düşünerek Allah’ın mutlak ilmini anlamaya çalışır. Kendi sınırlı sahipliğinden hareket ederek Allah’ın mutlak malikiyetini kavramaya çalışır. Kendi küçük kudretini düşünerek Allah’ın sonsuz kudretini anlamaya yaklaşır.
Fakat insan, Allah’ın sıfatlarını kendi sıfatlarının aynısı olarak düşünmez. Ben biliyorum, öyleyse Allah da benim gibi bir zihinle düşünüyor, diyemez. Ben görüyorum, öyleyse Allah’ın da benim gibi gözleri vardır, diyemez.
İnsan kendindeki bu eneden (benlik) yola çıkarak bir vahid-i kıyasi (ölçü birimi) yapar ve şöyle der: Benim bilgim sınırlı olduğu halde bir şeyi bilebiliyorum. O halde kâinattaki sonsuz düzen, kuşatıcı bir ilme işaret ediyor olmalıdır. Burada insanın kendisindeki sıfatlar bir ayna ve ölçü görevi görür. Allah’ın sıfatlarının mahiyetini belirleyen bir kalıp haline gelmez.
Bu bağlamda kişi kendinde veya varlıklarda Allah’ın sıfatlarının tecellilerini görmek başka, Allah’a varlıkların özelliklerini yüklemek başkadır.
Bir insan için küçük bir işi yapmak ile çok büyük bir işi yapmak arasında ciddi bir güç ve zaman farkı vardır. Fakat Allah’ın kudreti açısından bir çiçeği yaratmakla bütün baharı yaratmak arasında insanın kudretindeki gibi bir zorluk derecesi bulunmaz. Çünkü Allah’ın kudreti sınırlı ve parçalı bir kudret değildir. Bu yaklaşım Allah’ı, “çok güçlü bir insan” gibi düşünmenin önüne geçer. Allah, insanın sahip olduğu kudretin sonsuz derecede büyütülmüş hâli değildir. Allah’ın kudreti, yaratılmışların kudretine benzemez. Burada amaç sadece vahid-i kıyasi yaparak sonsuz olan o kudreti anlamaya çalışmaktır.
Sonuç
Risale-i Nur’un Allah tasavvurunda çok hassas bir denge vardır. Bediüzzaman Hazretleri, Allah’ı tanımak için insanı ve kâinatı devre dışı bırakmaz. Tam tersine insanın kendi varlığından, canlıların hayatından, annelerin şefkatinden, hayvanların yavrularını korumasından, baharın yeniden gelmesinden, rızıkların düzenli verilmesinden, kâinattaki ölçü ve intizamdan hareket ederek Allah’ın isim ve sıfatlarını tanı(t)maya çalışır.
Fakat bütün bu örneklerde varlıklar Allah’a ölçü olmaz. Allah’ın isimlerini anlamaya bir ölçü olur.
Anne şefkatinden Allah’ın rahmetini anlamaya çalışırız fakat annenin şefkati Allah'ın şefkatinin kendisidir demeyiz. İnsan ilminden Allah’ın mutlak ilmini anlamaya çalışırız fakat Allah’ın ilmini insanın zihnine benzet(e)meyiz. İnsan kudretinden Allah’ın kudretini anlamaya çalışırız fakat Allah’ın kudretini insanın fiziki gücünün sonsuzlaştırılmış şekli olarak düşün(e)meyiz. Kâinattaki güzellikten Allah’ın Cemîl ismini anlarız fakat Allah’ı yaratılmış güzelliklerin herhangi birine benzet(e)meyiz.
İşte antropomorfizmden ayrılan ince çizgi tam olarak budur. Risale-i Nur, Allah’ı anlamak için bildiğimiz şeyleri birer vahid-i kıyasi, birer pencere ve işaret olarak kullanır. Fakat “Allah bildiğimiz şeylerin aynısıdır” demez. Bilakis varlıkların sınırlı özelliklerinden hareket ederek Allah’ın sınırsız ve mutlak sıfatlarına ulaşmaya çalışır.
Kısacası: Allah’ın sıfatlarını varlıkların sıfatlarına benzetmek antropomorfizmdir. Ancak varlıkların görülen sınırlı sıfatları Allah’ın isim ve sıfatlarının birer tecellisi ve işareti olarak okumak ise tevhidi bir tefekkürdür.
Guthrie, Stewart E., "Antropomorfizm", Encyclopedia Britannica ,2026, s. 1.
Fatih Sönmez, "Antropomorfizm: Kavramın tarihi, teoriler ve tüketici davranışları bağlamında bir literatür incelemesi", İnönü Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi,(INIJOSS), 11(2), s. 583-584.
Şûrâ, 42/11.
İhlâs, 112/1-4.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 220.

