Kur’ân-ı Kerîm

06.01.2026

41

Kur'an'da Temsil Metodu (Emsalü'l Kur'ân)

Kur'an'da temsil metodu nasıl işlenmektedir? Örnekler nelerdir? Bediüzzaman Hazretleri bu konuda ne demektedir?

06.01.2026 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Tefsir usulü ve Kur’an ilimlerinde Kur’ân-ı Kerîm’deki meseller ve bunlardan bahseden ilim için “emsâlü’l-Kur’ân” tabiri kullanılmaktadır. Emsâlü’l-Kur’ân, “âyetlerdeki mâna ve maksadın insan ruhunda iz bırakan ve hayranlık uyandıran bir biçimde kısa ve özlü olarak ifade edilmesi” şeklinde açıklanır.1

İmam Şafi bu ilmi müçtehidin muhakkak bilmesi gereken Kur’ân ilimlerinden bir olarak nitelendirir.2 Zemahşeri ise Kurân’daki misallerin ve bu ilmin insanların manalarını keşfetmeye yardımcı olduğunu aktarmaktadır. Mâverdî de "Emsâlü’l-Kurʾân" adlı eserinin mukaddimesinde bu ilmin Kur’an ilimlerinin en önemlilerinden biri olduğunu belirtmektedir.3

Bediüzzaman Hazretleri de Kur’ân'da bulunan temsillerin Kur’ân-ı Kerîm’in en parlak bir mucizesi olduğunu ifade etmektedir. Ona göre misallendirme metodu bir dürbün gibidir, en uzak hakikatleri insanların akıllarına yakınlaştırır. En dağınık meseleler bu metod ile toparlanır. Yine Bediüzzaman Hazretleri onu bir merdivene benzetir. Bu merdiven ile en yüksek hakikatlere kolaylıkla yetişilir. Gayba ait meseleler, İslam esaslarının konuları gözle görmüşçesine bir imanı kazandırır.4

Fahrettin Razi ise Bediüzzaman Hazretleri ile paralel olarak Kur'ân-ı Kerîm’de getirilen mesellerin, gizli olanı açık olana, görünürde olmayanı görünürde bulunana benzeterek, muhatabın anlatılan şeyin mahiyetine daha sağlam bir şekilde vakıf olacağını ve hislerin devreye girerek akla mutabık olacağını ifade etmişti. Ona göre iman etmeye teşvik veya küfürden nefret ettirme, darb-ı mesel getirmek suretiyle yapıldığında kalplerde meydana gelen tesir bakımından daha etkili olacaktır.5

Rabbimizin bu misallerdeki gayeyi ise şu âyetlerle bildirmiştir:

 (Biz) bu misâlleri insanlara, olur ki düşünürler diye getiriyoruz.6

And olsun ki, bu Kur'ân'da, insanlar için her çeşit misâlden getirdik; tâ ki ibret alsınlar.7

Misaller her dilde ve her kültürde mevcut olup Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitaplarda da sıklıkla kullanılmıştır. Câhiliye devrinde Araplar arasında da yaygın olan emsalin Arap dili ve edebiyatında önemli bir yeri vardır. Her dönemde Allah peygamberlerini toplumlarda revaçta olan, toplumların  ilerlediği ve uzmanlaştığı şey ile göndermiştir. Örneğin Hazreti Musa'yı (as) sihir, Hazreti İsa'yı (as) o tolumda revaçta olan tıp gibi alanlarda onlara deliller ve müziceler getirmiştir. Kur’an’da nazil olduğu toplumda revaçta olan fesahat ve belâgatta bir çığır açmış, Sevgili Peygamberimiz Kur'ân ile o çeşit mucizeler getirmiştir.8 Sevgili Peygamberimiz Rabbimizden gelen vahiylerle bu konuda hayli ilerlemiş bulunan Araplar’a hitap ederken onların önemle üzerinde durdukları belagatin bir örneği olan mesel getirme metodunu uygulamıştır. 

Meselde esas itibariyle bir şeyin bir veya birkaç yönden başka bir şeye benzetilmesi söz konusu olup Kur’ân-ı Kerîm’in getirdiği mesellerde de bu özellik açık bir şekilde görülmektedir. Meselâ kâfirler bunca delile rağmen tevhide inanmadıkları için sağır, dilsiz ve âmâya şöyle benzetilmiştir:

İnkâr edenler (ile onları îmâna da'vet eden)in misâli, çağırma ve bağırmadan başka bir şey duymayan (ve anlamayan hayvanlarla, on)lara haykıran (çoban)ın hâli gibidir.(Onlar) sağırdır (hakkı işitmezler), dilsizdir (hakkı söylemezler), kördür (hakikati görmezler), bu yüzden onlar akıl erdiremezler.9

Yine Kur’ân  onların amelleri de fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle, çöldeki seraba ve engin denizlerdeki yoğun karanlıklara şöyle benzetmektedir:

Rablerini inkâr edenlerin misâli şöyledir: Onların amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu bir küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeye güçleri yetmez. İşte (haktan) uzak olan dalâlet budur.10

İnkâr edenlere gelince, onların amelleri çöllerdeki serab gibidir; susayan bir kimse onu su zanneder. Nihâyet (yardıma pek muhtaç olduğu, o hesab gününde) ona (o ameline)vardığı zaman, onu (kendisine fayda verecek) bir şey olarak bulamaz ama (amelinin)yanında Allah'ı bulur; (O da) onun hesâbını tamamıyla hemen görüverir. Çünki Allah, hesâbı çok çabuk görendir Veya (onların amelleri) derin bir denizdeki karanlıklar gibidir; (öyle ki) onu (o denizi) bir dalga örtüyor, onun üstünden bir dalga daha, onun da üstünden bir bulut(örtmektedir). Birbiri üstüne (yığılmış) karanlıklar! (İnsan) elini çıkarsa, neredeyse onu dahi göremez. İşte Allah kime bir nûr vermemişse, artık onun için hiçbir nûr olmaz.11

Kur'ân'da geçen bir temsil ise şöyledir:

“Ey insanlar! (Size) bir misal verildi; şimdi onu dinleyin: Allah'ı bırakıp da yalvardıklarınız (taptıklarınız) bunun için bir araya gelseler bile bir sineği dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan geri de alamazlar. İsteyen de âciz, kendinden istenen de!”12

Bediüzzaman Hazretlerine göre bu âyette sineğin yaratılışındaki mükemmellik, gördükleri vazife vb. cihetlerle nazara verildiğini şöyle ifade etmektedir:

Her şey, Vâhid-i Ehad olan Kadîr-i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse lâzım gelir ki, Âlemin pek çok anâsır ve esbâbının, her bir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl-i intizâmla , gāyet hassâs bir mîzânla ve tamam bir ittifâkla, muhtelif ve birbirine zıd, mübâyin esbâbın ictimâı, o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, "Bu muhâldir, olamaz!" diyecektir.13

Yani eğer her şey, tek ve eşsiz olan, her şeye gücü yeten Allah’a verilmez de; olaylar ve varlıklar sebeplere bağlanırsa, âlemde bulunan pek çok unsurun ve sebebin, her bir canlı varlığın meydana gelmesinde birlikte ve doğrudan etkili olması gerekir. Oysa bir sinek gibi küçücük bir canlının varlığında bile çok mükemmel bir düzen, son derece hassas bir ölçü, tam bir uyum ve ahenk vardır. Üstelik bu düzen, birbirine zıt ve uyumsuz görünen pek çok sebebin tam bir uyum içinde bir araya gelmesini gerektirir. Bu ise sinek kanadı kadar aklı olanın dahi anlayacağı apaçık bir imkânsızlıktır.

Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbıyla alâkadârdır. belki bir hulâsasıdır. Eğer kudret-i ezeliyeye verilmezse, o esbâb-ı maddiye , onun vücûdu yanında bizzât hazır bulunmak lâzımdır. belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki cisminin küçük bir numûnesi olan gözündeki bir hüceyresine girmeleri îcâb eder. Çünkü sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım gelir. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hüceyrecikte, erkân-ı âlemin ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım gelir. İşte, sofestâînin en eblehleri dahi, böyle bir meslekten utanıyorlar.14

Evet, küçücük bir sineğin bedeni bile, kâinattaki pek çok unsur ve sebep ile ilişkilidir; hatta adeta onların bir özeti gibidir. Eğer bu varlık ezelî kudrete (Allah’ın kudretine) verilmezse, o zaman maddî sebeplerin sineğin yaratılışı sırasında bizzat orada hazır bulunmaları gerekir. Hatta yetmez; sineğin küçücük bedeninin içine, hatta gözündeki tek bir hücrenin içine girmeleri gerekir. Çünkü bir şey maddî bir sebeple meydana geliyorsa, o sebebin sonucun yanında ve içinde bulunması şarttır. Bu durumda, iğne ucu kadar bile yer olmayan bir hücrenin içinde; kâinatın temel unsurlarının, tabiat güçlerinin ve sebeplerinin maddî olarak toplanıp, birer usta gibi çalıştıklarını kabul etmek gerekir.

Bu âyetin tefsiri mahiyetinde sineğin yaratılışı ve örnek verilmesinde ki diğer bilgiler ve hikmetler için bakınız:

Sineklerin Yaratılışındaki Hikmetler / 29. Sözde Geçen Sinekler

Sinek temsili ile alakalı bir âyet ise şöyledir:

Şübhesiz ki Allah, (kullarına doğru yolu göstermek için) bir sivrisineği, (hattâ küçüklük ve kıymetsizlikte) ondan da öte (daha aşağı) bir şeyi misâl getirmekten çekinmez. Ama îmân edenler, bunun Rablerinden (gelen) hak olduğunu hemen bilirler. İnkâr edenleregelince: “Şimdi Allah, misâl olarak bununla neyi murâd etti?” derler. (Allah,) onunla birçok kimseyi dalâlete atar, birçok kimseyi de hidâyete erdirir. Fakat onunla ancak fâsıkları dalâlete düşürür.15

Bediüzzaman Hazretleri bu âyetleri tefsir sadedinde temsil metodu hakkında şöyle demektedir:

Vaktâ ki Kur’ân-ı Azîmüşşân sinekten, ankebûttan misâl getirdi. Karıncadan, bal arısından bahsetti. Müşrikler, münâfıklar, Yahûdîler i‘tirâz için fırsat buldular. Ve ahmakāne dediler ki: Allâh, azametiyle beraber, böyle hasîs ve hakîr şeylerden bahsetmeye tenezzül eder mi? Hâlbuki ashâb-ı kemâl, bu gibi kıymetsiz şeylerden bahsetmeye tenezzül etmezler, hayâ ederler, dediler. Kur’ân-ı Kerîm bu âyetle onların ağızlarını vurarak kapattı.16

Bediüzzzaman Hazretleri devamında Kur’ân’ın indirilmesindeki amacın, insanların çoğunu doğru yola yönlendirmek ve eğitmek olduğunu ifade etmektedir. İnsanların çoğu ise avamdır. Avam ise, hakikatleri çıplak hâliyle hemen göremez; alışık olmadıkları saf aklî konuları ve soyut meseleleri kolayca anlayamazlar. Bu yüzden Allah, lütuf ve merhametiyle hakikatleri onların alıştığı bir üslup ve anlatım “elbisesi” içinde sunmuştur ki yabancılık çekip ürkmesinler.[17]

Yine Bediüzzaman Hazretleri bu temsillerde mülk cihetinde gizli bir hakaretin olduğunu da ifade etmiştir. Yani meleküt cihetiyle sinek çok değerlidir ki yukarıda izahları yapılmıştır. Bir sivrisineğin yaratılışı, sanatça filin hilkatinden aşağı değildir.17 Ancak insanlar nazarında sinek, örümcek gibi misaller tahkir edici gelebilir. Ancak bu gibi hâller temsil getirene ait değildir. Ancak kendilerine misal getirilen kimselere âittir. Yani kime ve neye temsil getirilmiş ise, ona aittir. Zâten kelâmın güzelliği ve belâgati, kendilerine misal getirilen kimselere uygunluğu nispetindedir.18 Devamında ise şöyle bir misal vermektedir:

Evet, bir padişah bir çobana, çobanlara mahsûs bir abâ ve bir palto ve kelbine de bir kemik verse, Padişah iyi yapmadı diye kimse i‘tirâz edemez. Çünki her şeyi lâyıkına vermiştir. Binâenaleyh, mümesselün leh ne kadar hakîr olursa, temsîlî de o kadar hakîr olur. Ve ne kadar büyük olursa, temsîlî de o kadar büyük olur. Evet, sanemler pek âdî ve pek hakîr olduklarından, Cenâb-ı Hakk sineği onlara musallat kılmıştır. Ve ibâdetleri de o kadar çirkindir ki, (nescü’l-ankebût ) ile, yani örümcek ağı ile ta‘bîr edilmiştir.19

Bir padişah, bir çobana çobanların giydiği bir abâ ve bir palto verse; köpeğine de bir kemik verse, kimse “Padişah yanlış yaptı” diyemez. Çünkü herkese ve her şeye layık olanı vermiştir. Buna göre, temsil verilen kimseler yani kafirler (mümesselün leh) ne kadar değersiz ve basit ise, onlara verilen örnekler de o kadar değersiz, küçük ve basit olur. Anlatılan şey ne kadar büyük ve yüce ise, kullanılan temsil de o kadar büyük ve yüce olur. Putlar çok sıradan ve değersiz oldukları için Allah, onların acizliğini göstermek amacıyla bir sinekle bile baş edemediklerini bildirmiştir. Onlara yapılan ibadetler ise o kadar zayıf ve anlamsızdır ki, örümcek ağına benzetilmiştir.

Görüldüğü gibi Kur'ân'daki temsillerin altında büyük maslahatlar, faydalar, bilgiler, mucizeler ve icazlar yani az sözle çok şey anlatma sanatı vardır. İşte tüm bu şeyler belagatçe çok ileri gitmiş Arap toplumunda büyük infialler uyandırmıştır.

Temsil metodu hadislerde de sıklıkla kullanılmıştır. Mesela Peygamber Efendimizin (sav) şu hadisi temsil metoduna güzel bir örnektir:

Allah’ın benimle gönderdiği ilim ve hidayeti toprağa düşen bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle bir toprağa düşer ki; onun bir kısmı suyu kabul eder de, çayır ile bol ot yetişir. Bir kısmı da kurak olur, suyu üzerine tutar da Allah halkı ondan faydalandırır. Ondan hem içerler hem hayvanlarını sularlar ve ekin ekerler. Bir diğer tür toprağa daha isabet eder ki; o toprak düzce ve kaypaktır. Suyu ne üstünde tutar ne de çayır bitirir. İşte Allah’ın dinini anlayıp da Allah’ın beni kendisiyle gönderdiğinden (hidayet ve ilimden) faydalanan, öğrenen ve öğreten kimse ile (bunları duyduğu vakit kibrinden) başını bile kaldırmayan ve kendisiyle gönderildiğim Allah’ın hidayetini kabul etmeyen kimsenin misali işte böyledir.20

Kaynakçalar
  1. Mennâ‘ el-Kattân, Mebâḥis̱ fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân, Riyad 1401/1981, s. 283

  2. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, Ankara Üniversitesi Yayınları, Ankara 1971, s. 171

  3. Celâleddin es-Süyûtî, el-İtḳān fî ʿulûmi’l-Ḳurʾân (nşr. Muhammed Ebü’l-Fazl), Kahire 1387/1967, c.4, s. 38

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 256

  5. Râzi, Mefâtîhü’l- Gayb,Huzur Yayınları, İstanbul, c.2, s. 53

  6. Haşr, 59/21

  7. Haşr, 59/21

  8. Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 82

  9. Bakara 2/171

  10. İbrâhîm 14/18

  11. Nûr 24/39-40

  12. Hac 22/7

  13. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 187

  14. Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 187

  15. Bakara, 2/26

  16. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, 207

  17. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, 211

  18. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, 211

  19. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, 211

  20. Muhammed b. İsmail Buharî, Sahihu Buharî (Tahkik Doktor Mustafa Dib Buğa), Dâru'l-İbn Kesir, Dördüncü Baskı, Beyrut 1990, I/42 Hadis no:79


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız