Mektubun ilgili kısmını biraz önceden alarak izah edelim:
Bu zamanda öyle fevkalâde hâkim cereyânlar var ki, her şeyi kendi hesabına aldığı için, farazâ hakîkî beklenen o zât dahi bu zamanda gelse, harekâtını o cereyânlara kaptırmamak için siyâset âlemindeki vaz‘iyetten ferâgat edecek ve hedefini değiştirecek, diye tahmîn ediyorum. Hem üç mes’ele var:
Bediüzzaman Hazretleri, bu asırda insanların imanlarını, ibadetlerini ve hayat düzenlerini hedef alan “cereyan”lardan, günümüz ifadesiyle ise çeşitli akımlardan söz etmektedir. Burada geniş anlamda, toplumları etkileyen komünizm, sosyalizm, sekülerizm, Batıcılık, ateizm gibi siyasî, fikrî, ideolojik akımları düşünebiliriz. Bu akımlar, Hz. Üstad'ın yaşadığı dönemde olduğu gibi günümüzde de Müslümanların imanına, Müslüman devletlerin siyasetine ve hayat anlayışına hücum etmekte ve bunları dönüştürmeye çalışmaktadır. Bu sebeple Üstad Hazretleri, beklenen zat olan Hz. Mehdi'nin bu dönemde ortaya çıkması halinde siyasî alandaki faaliyetlerinden uzaklaşarak üç vazifeyi merkeze alacağını ifade ediyor.
Hem üç mes’ele var: Biri hayat, biri şerîat, biri îmândır. Hakîkat noktasında en mühimmi ve en a‘zamı, îmân mes’elesidir. Fakat şimdi umûmun nazarında ve hâl-i âlem ilcââtında en mühim mes’ele hayat ve şerîat göründüğünden; o zât şimdi olsa da, üç mes’eleyi birden umûm rûy-u zemîndeki vaz‘iyetleri değiştirmesi, nev‘-i beşerdeki cârî olan âdetullâha muvâfık gelmediğinden, her hâlde en azîm mes’eleyi esas yapıp, öteki mes’eleleri esas yapmayacak.
Âhir zamanda beklenen zâtın en önemli vazifesi Kur’ân’ın iman hakikatlerini tahkikî bir surette ortaya koymak, yaymak ve mü’minleri imanlarını zedeleyen şüphe ve inkârdan kurtarmaktır. Hz. Mehdî’nin birinci vazifesi, insanların maddî ve sosyal hayatlarının düzenlenmesidir. Diğer vazifesi ise şeriatı, yani İslâm’ın hukuk, ibadet, muamelât, uluslararası ilişkiler ve benzeri alanlardaki hükümlerini toplum hayatında fiilen tatbik etmektir. Bu vazife, bir cihetle siyasî bir mahiyet taşımaktadır. Nitekim Bediüzzaman, bu vazifenin gerçekleştirilebilmesi için yalnızca ihlâs ve iman sahibi olmanın yeterli olmayacağını, aynı zamanda güçlü bir maddî kudret ve hâkimiyet gerektiğini belirterek, “Bu ikinci vazîfe için, gayet büyük maddî bir kuvvet ve hâkimiyet lâzımdır.” demektedir.1
Bununla birlikte asrın şartları, dönemin siyasi anlamda çalkantılı olması vb. sebeplerle insanların nazarında en önemli ve öncelikli vazifeni hayat ve şeriat olarak düşünülmekte ve bu yönde bir bekleyiş içerisindedirler. Ancak üç vazifenin tamamının aynı anda, bütün dünyada ve aynı ölçüde gerçekleştirilmesi, âdetullah çerçevesinde düşünüldüğünde mümkün ve muvafık görülmemektedir. Bu sebeple âhir zamanda beklenen zât, diğer vazifeleri bütünüyle ihmal etmek anlamında değil, onları iman hizmetinin önüne geçirmemek ve esas vazife hâline getirmemek suretiyle hareket edecektir.
Tâ ki îmân hizmeti safvetini umûmun nazarında bozmasın. Ve avâmın çabuk iğfâl olunabilen akıllarında, o hizmet başka maksadlara âlet olmadığı tahakkuk etsin.2
Siyaset ve içtimai meselelerin esas yapılmamasının nedeni, iman hizmetinin içine başka amaçların karıştığı düşüncesinin hakim olmamasıdır. Eğer iman hizmeti aynı zamanda doğrudan siyasî, ve sosyal bir şekilde yürütülse avam insanlar bunun gerçek maksadını yanlış anlayabilirler. “Bunların asıl amacı iman hizmeti değil, başka bir siyasî veya dünyevî maksattır.” şeklinde düşünebilirler. Bu ise iman hizmetinin ihlasına ve güvenilirliğine zarar verebilir. Çünkü bir insan her ne kadar niyetinde saf ve hâlis olsa da diğer iki hedefi esas alarak hizmet etse yürüttüğü faaliyetlerin siyasî ve ictimaî hedeflerle iç içe olması, dışarıdan bakan insanların onun asıl maksadını farklı değerlendirmelerine yol açabilir. Böylece iman hizmetinin saf ve mücerret gayesi gölgelenerek, bu hizmetin başka hedeflerin aracı olduğu zannı avamda oluşabilir.
Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 4
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 111.

