Öncelikle, Eş‘arîlik ile Mâtürîdîlik arasında Allah’ın kudretine ve hikmetine bakış konusunda, sizin de belirttiğiniz gibi, mutlak ve keskin bir ayrım bulunduğunu söylemek doğru değildir. Her iki mezhep de Allah’ın mutlak kudret sahibi ve hikmetli olduğunu kabul eder. Ancak bu iki sıfatın Allah’ın fiillerini açıklamadaki yeri ve hikmetin özelliği konusunda farklı yaklaşımlar ortaya koyarlar. Bu bakımdan aradaki fikir ayrılığı, bir mezhebin yalnızca kudreti, diğerinin ise yalnızca hikmeti esas alması değildir. Bu iki husustan hangisine daha fazla ağırlık verildiğiyle ilgilidir.
İki mezhep arasındaki temel farklılık kısaca şöyledir:
Eş‘arîlere göre, Allah’ın fiillerinde hikmet vardır. Ancak onun bu hikmet sahibi oluşu, zorunlulukla değil, cevaz suretiyledir. Yani Allah’ın hikmetli işler yapması, O’nun üzerinde herhangi bir zorunluluk bulunduğu anlamına gelmez. Allah dilediğini yaratabilir. Yaratmaması veya farklı şekilde yaratması da O’nun kudretine aykırı değildir. Bu sebeple Eş‘arîler, Allah’ın fiillerini belirli bir hikmet anlayışıyla sınırlamaktan kaçınır ve O’nun mutlak irade ve kudretini ön plana çıkarırlar. Bununla birlikte, Allah’ın hikmet sahibi olduğunu inkâr etmezler. Bilakis O’nun fiillerinin adalet ve hikmet çerçevesinde değerlendirilmesini kabul ederler.
Mâtürîdîlere göre ise Allah’ın fiilleri hikmetten uzak ve anlamsız değildir. Allah’ın fiillerinde bir hikmet bulunması, O’na dışarıdan bir zorunluluk yüklemek anlamına gelmez. Aksine bu, O’nun ezeli ilim ve hikmetinin bir gereğidir. İnsanın bir fiildeki hikmeti kavrayamaması da o fiilde hikmet bulunmadığını göstermez. Çünkü insanın bilgisi sınırlıdır ve Allah’ın bütün fiillerindeki hikmetleri kuşatması mümkün değildir.
İki mezhep arasındaki ayrılık, dolayısıyla, Allah’ın hikmet sahibi olup olmadığı konusunda değil, hikmetin Allah’ın fiilleriyle ilişkisi ve bu fiillerin nasıl açıklanması gerektiği noktasındadır. Bu farklılık, her iki mezhebin İlahi kudret ve hikmeti kabul etmekle birlikte bunları temellendirmede farklı vurgulara sahip olduğunu göstermektedir.1
Bediüzzaman Hazretlerinin Bakışı
Bediüzzaman Hazretleri, itikatta Eş‘arî mezhebine mensup olmakla birlikte, eserlerinde Allah’ın hem kudretini hem de hikmetini geniş biçimde ele almaktadır. Bu durum, onun Eş‘arîlikten ayrıldığı veya Mâtürîdîliği benimsediği şeklinde değerlendirilmemelidir. Çünkü bir âlimin belli bir mezhebe mensup olması, o mezhebin bütün meselelerindeki görüşleri her zaman aynen tekrarlamasını gerektirmez. Kendisi de müçtehid olan Bediüzzaman Hazretleri, delilleri değerlendirerek bazı meselelerde kendi içtihadını ortaya koyabilir. Bu görüşler, gerektiğinde mensup olduğu mezhebin yaygın kabulünden veya diğer mezheplerin görüşlerinden farklılık gösterebilir. Nitekim İslam düşünce tarihinde de mezhep imamlarının talebeleriyle aralarında çeşitli meselelerde görüş ayrılıkları bulunmuştur. Bu bağlamda Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’un bazı bölümlerinde kendisinden önceki âlimlerin görüşlerinden farklı değerlendirmelerde de bulunur. Mesela şöyle der:
Şu mes’ele münâsebetiyle hâtıra gelen ve muhakkikîne, hatta bir üstâdım olan İmâm-ı Rabbânî’ye muhâlif olarak diyorum ki: Hazret-i Ya‘kūb Aleyhisselâm’ın Yûsuf Aleyhisselâm’a karşı şedîd ve parlak hissiyâtı, muhabbet ve aşk değildir. Belki şefkattir.2
Bediüzzaman Hazretleri burada, büyük bir âlim hatta üstadı olarak gördüğü İmam-ı Rabbânî’nin görüşünden farklı bir kanaat ortaya koymaktadır. Hz. Yakub’un (as) Hz. Yusuf’a (as) karşı duyduğu yoğun sevgiyi aşk değil, şefkat olarak yorumlamakta ve bu değerlendirmesini açıkça ifade etmektedir. Bu örnek, onun önceki âlimlerin görüşlerine bağlı kalmakla birlikte, her meselede onları aynen takip etmediğini göstermektedir. Dolayısıyla Bediüzzaman Hazretlerinin, Eş‘arî mezhebine mensup olması, Allah’ın kudret ve hikmetiyle ilgili her açıklamasının mutlaka Eş‘arîlerin yaygın görüşüyle aynı olması gerektiği anlamına gelmemektedir.
Bediüzzaman Hazretlerinin Onuncu Hüccet-i İmaniye’deki “لَهُ الْمُلْكُ” (Mülk O’nundur) ifadesine yaklaşımı da şu şekildedir:
[Dördüncü Kelime: (لَهُ الْمُلْكُ) Yani mülk, umûmen onundur. Sen hem onun mülküsün, hem memlûküsün. Hem mülkünde çalışıyorsun. Şu kelime şöyle şifâlı bir müjde veriyor. ve diyor: Ey insan; Sen kendini, kendine mâlik sayma. Çünki sen, kendini idare edemezsin. O yük ağırdır. Kendi başına muhâfaza edemezsin. Belâlardan sakınıp levâzımâtını yerine getiremezsin. Öyle ise, beyhûde ızdırâba düşüp azâb çekme. Mülk başkasınındır. O mâlik, hem Kadîr’dir, hem Rahîm’dir. Kudretine istinâd et. Rahmetini ithâm etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul. Hem der ki: Ma‘nen sevdiğin ve alâkadâr olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslâh edemediğin şu kâinât, bir Kadîr-i Rahîm’in mülküdür. Mülkü sâhibine teslîm et. Ona bırak. Cefâsını değil, safâsını çek. O hem Hakîm’dir, hem Rahîm’dir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder, çevirir. Dehşet aldığın zaman, İbrâhîm Hakkı gibi: [Mevlâ görelim neyler. Neylerse güzel eyler] de. Pencerelerden seyret. İçlerine girme.3
Yani Bediüzzaman Hazretleri, Allah’ın mutlak kudret sahibi olduğunu vurgulamakla birlikte, O’nun Hakim ismini de nazara vermektedir. Kâinatın ve insanın Allah’ın mülkü olduğunu belirttikten sonra insanın O’nun kudretine dayanmasını, rahmetine güvenmesini ve başına gelen olaylar karşısında ümitsizliğe kapılmamasını anlatmaktadır. Burada Allah’ın dilediğini yapabileceği düşüncesi ile beraber aynı zamanda O’nun Rahim ve Hakim olduğu gerçeği de esas alınmaktadır. Nitekim insan, her olayın hikmetini kavrayamasa bile Allah’ın rahmet ve hikmetine güvenebilir. Dolayısıyla bu açıklama, Allah’ın kudretini ön plana çıkarırken hikmetini dışarıda bırakmaz. Bilakis iki ismi birlikte zikrederek insanın hem akli hem de kalbi yönden teselli bulmasını sağlamaktadır.
Ayrıca bazı risalelerde Allah’ın mülkün mutlak sahibi oluşuna ve dilediği gibi tasarruf etme hakkına dikkat çekmekle beraber Risale-i Nur’un birçok yerinde kâinattaki ölçü, düzen, fayda ve gayeleri açıklayarak Allah’ın Hakim ismini de nazara vermektedir. Bu iki yaklaşım birbirine zıt değildir. Zira Allah’ın kudretinin mutlak olması, fiillerinde hikmet bulunmasına engel olmadığı gibi, fiillerinde hikmet bulunması da O’nun kudretini herhangi bir zorunlulukla sınırlandırmaz.
Dolayısıyla Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımını yalnızca Eş‘arîlik veya Mâtürîdîlik kalıplarından biriyle açıklamak yerine, ele aldığı meselenin bağlamını dikkate alarak değerlendirmek daha isabetlidir. O, Allah’ın tasarruflarını açıklarken bazen kudretin mutlaklığını, bazen de hikmetin kuşatıcılığını öne çıkarabilir. Hatta iki mezhebin farklı vurgularını bir arada değerlendiren bir açıklama ortaya koymuş da olabilir. Ancak belirli bir pasajın Eş‘arî veya Mâtürîdî görüşlerden hangisine daha yakın olduğunu söyleyebilmek için o pasajın ayrıntılı biçimde incelenmesi gerekir.
Fakat Bediüzzaman Hazretleri, eserlerini kaleme alırken Eş‘arîlik veya Mâtürîdîlik mezheplerinin görüşlerini yaymayı yahut bu mezheplerin bütün görüşlerine bağlı kalarak hareket etmeyi amaç edinmemiştir. O, kendi döneminin ihtiyaçlarını ve çağının fikri hastalıklarını dikkate alarak Kur’an’dan aldığı feyiz ve ilhamla bu problemlere çözüm sunmaya çalışmıştır.
Bu yönüyle Bediüzzaman Hazretleri meseleleri yalnızca belirli bir mezhebin görüşleri çerçevesinde ele almak yerine, Kur’an’ın rehberliğinde değerlendirerek kendi izahlarını ortaya koymuştur. Elbette bu yaklaşımında İslam düşünce geleneğinin birikiminden de geniş ölçüde istifade etmiştir.
Dolayısıyla Risale-i Nur’daki açıklamaları değerlendirirken öncelikle hangi mezhebin görüşünü savunduğundan ziyade, ele alınan meselenin özelliğini, Kur’an’dan hareketle ortaya koyduğu delilleri ve çağın ihtiyaçlarına yönelik taşıdığı anlamı dikkate almak gerekmektedir.
Sonuç
Eş‘arîlik ile Mâtürîdîlik arasındaki kudret ve hikmet farklılığı, bir mezhebin yalnızca kudreti, diğerinin ise yalnızca hikmeti esas aldığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Her iki mezhep de Allah’ın mutlak kudretini ve hikmetini kabul etmekle birlikte, İlahi fiillerin açıklanmasında farklı düşüncelere sahiptirler. Bediüzzaman Hazretleri de Eş‘arî mezhebine mensup olmakla birlikte, Risale-i Nur’da hem Allah’ın mutlak kudretini hem de fiillerindeki hikmeti ön plana çıkaran açıklamalar yapmıştır. Onun bazı meselelerde farklı âlimlerin görüşlerinden ayrılması da ilmi düşünce ve içtihat geleneği içerisinde değerlendirilmelidir.
Zira temel amacı belirli bir mezhebin görüşlerini yaymak veya onlara bütünüyle bağlı kalarak eser vermek değildir. Bediüzzaman Hazretlerinin asıl amacı Kur’an’dan aldığı feyiz ve ilhamla çağının imani ve fikri meselelerine çözüm sunmaktır.
Halil Taşpınar, "Mâtüridiyye ile Eş’arîyye Mezhepleri Arasında İhtilaf Mı ? Suni dalgalanma mı?", Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2006, c. 10, s. 240-241.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 21.
Bediüzzaman Said Nursi, Beş Risale, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 13-14

