Yeme içme konusunda haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak bir emir ve takva alametidir. Müslümana düşen, bu haram ve şüpheli olan yiyecekleri ve içecekleri mümkün mertebe tüketmemektir. Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyurur:
O hâlde Allah'ın sizi, helâl (ve) temiz olarak rızıklandırdığı şeylerden yiyin ve siz kendisine inanan kimseler olduğunuz Allah'dan sakının! 1
Peygamber Efendimiz de (sav) bir hadisinde şöyle buyurur:
Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. 2
Bu esnada akraba ve dostlarla olan insani münasebetleri korumak da ince bir denge gerektirir. Kullukta ana hedef, sırf Allah'ın rızasını kazanmaktır. İnsanların takdirini veya hoşnutluğunu merkeze almak ihlası zedeler. Bu nedenle, "insanlar ne der" düşüncesiyle dini hassasiyetlerden ve takvadan taviz vermemek gerekir. İnsanların kırılmaması adına haram veya şüpheli olduğu bilinen bir şeyi tadan insan, halkın rızasını Hakk’ın rızasının önüne koymuş olur. Halbuki hakiki izzet ve selamet, yalnızca Allah'ın rızasına tabi olmaktadır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:
Evvela rıza-yı İlahi ve iltifat-ı Rahmani ve kabul-ü Rabbani öyle bir makamdır ki, insanların teveccühü ve istihsanı, ona nisbeten bir zerre hükmündedir. Eğer teveccüh-ü rahmet varsa, yeter. İnsanların teveccühü, o teveccüh-ü rahmetin in‘ikası ve gölgesi olmak cihetiyle makbuldür. Yoksa arzu edilecek bir şey değildir. Çünki kabir kapısında söner, beş para etmez. 3
Haram ve şüphelilerden kaçınmak doğru bir davranış olsa da, bunu ifade ederken karşı tarafı suçlayıcı, malını itham edici veya gurur kırıcı bir dil kullanmak doğru değildir. İkramı reddederken muhatabın kazancını veya gıdasını doğrudan sorgulamak yerine, yumuşak bir üslupla nazik ve anlayışlı davranmak gerekir. Nitekim Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu açıklamaları yapar:
Evet, her söylediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değildir. Bazen zarar verse sükut etmek, yoksa yalana hiç fetva yok. Her söylediğin hak olmalı, fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yok. Çünki halis olmazsa su’-i te’sir eder. Hak, haksızlıkta sarf olur. 4
Haram ile helalin karıştığı ve şüpheli şeylerin çoğaldığı ahirzaman şartlarında, mümine düşen vazife, imkan nispetinde helal dairesinde kalmak ve zaruret miktarıyla yetinerek bu durumu riyazet-i şer’iye kabul etmektir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde izah eder:
Ve ehl-i ibadet ve salahat dahi, ekser insanların aç kaldığı bu zamanda ve çok karışmış ve haram helal fark edilmeyecek bir tarza gelmiş ve şübheli mal hükmünde ve ma‘nen müşterek olan erzak-ı umumiyeden helal olmak için mikdar-ı zaruret derecesine kanaat ediyorum diye, bu mecburi belaya bir riyazet-i şer‘iye nazarıyla bakmaktır. 5
Tüm bunlarla beraber sadece Rabbimizin rızasını gözetmemiz gerekir. Eğer Rabbimiz isterse halkları bize kabul ettirir. Onları razı eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şu şekilde izah eder:
Amelinizde rıza-yı İlahi olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse, ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse, te’siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. 6
Başkalarının rızası veya kınaması Allah rızasına zıt ise, yani halkın rızası Rabbimizin rızasına uygun değilse halkın rızasından önce Rabbimizin rızasını gözetmemiz gerekir. Yani bizler için önce Allah rızası gelir.
Kısaca, haramdan ve şüpheliden kaçmakta gevşeklik gösterilemez; fakat bunu hikmet, nezaket ve kalp kırmama gayretiyle yapmak gerekir. Esas ölçü, Allah’ın rızasını insanların rızasına tercih etmektir. Fakat bunu kabalıkla değil, güzel üslupla yerine getirmektir.
Bir Müslüman, helal-haram hassasiyetini insanların ayıplamasına göre değiştiremez. Çünkü rıza-yı İlahi, kişilerin düşüncelerinden üstündür. Fakat aynı zamanda Müslüman, gereksiz sertlik ve gösterişten de sakınmalıdır. Uygun olan, ikramı reddederken yumuşak ve mahcup etmeyen "hassasiyetim sebebiyle alamıyorum, lütfen mazur görünüz." demek gibi ifadeler kullanmaktır. Böylece hem ölçü korunur hem de gönül incitilmemeye çalışılır.
Allah’ın rızası esastır; insanların memnuniyeti buna tabidir. Allah'ın rızasını gözetmek ise, insanları incitmeye ruhsat vermez. En güzel yol, haram ve şüpheliden sakınırken bunu tevazu, nezaket ve güzel bir muamele ile yapmaktır.
Maide, 5/88.
Buhari, İman 39.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 297-298.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 455.
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 183.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 167.

