Kuruş ve para, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan Türk para tarihinin en önemli para birimlerindendir. Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde temel para birimi akçeydi. Akçe gümüşten basılırdı ve devletin ekonomik hayatında uzun asırlar boyunca ana ödeme aracı olarak kullanıldı. Ancak zamanla ticaretin büyümesi ve ekonomik yapının değişmesi sebebiyle daha büyük ve farklı para birimlerine ihtiyaç doğdu.
Para adı verilen birim, Osmanlı’da akçeden daha düzenli bir hesap sistemi oluşturmak için kullanılmaya başlandı. Uzun süre yaygın kabul edilen hesapta 1 para, 3 akçeye denk kabul ediliyordu. Böylece para, günlük alışverişlerde kullanılan küçük değerli bir madeni para hâline geldi.
Kuruş ise Osmanlı’da özellikle 17. yüzyıldan itibaren önem kazandı. Avrupa’daki büyük gümüş sikkelere benzer şekilde basılan kuruş, daha yüksek değerli işlemlerde kullanılmaya başladı. Zamanla kuruş, Osmanlı ekonomisinin temel hesap birimlerinden biri hâline geldi. En yaygın sistemde 1 kuruş 40 paraya eşitti. Böylece para, kuruşun alt birimi olarak kullanıldı. Ticaret yapanlar, memurlar, esnaf ve halk günlük hesaplarını çoğu zaman kuruş ve para üzerinden yürütüyordu. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu kıyası İktisat risalesinde şu şekilde değerlendirir:
Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddî maddeden kırk para; diğer lokma, en a‘lâ baklavadan on kuruş olsa, bu iki lokma, ağıza girmeden, beden i‘tibâriyle farkları yoktur, müsâvîdirler; boğazdan geçtikten sonra da, cesed beslemesinde yine müsâvîdirler. Belki bazen kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hâtırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar ma‘nâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyâs edilsin. 1
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada, bedene giren iki lokmanın bedeni beslemek cihetinde eşit olmasına, hatta ucuz olan peynir ve yumurtanın daha besleyici olmasına rağmen, sırf ağızda bıraktığı keyif ve lezzet sebebiyle çok daha pahalı olan baklavaya daha fazla ücret ödemenin iktisada uygun olmayacağını vurgulamaktadır.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 147.

