Bağış Yap

RİSALE-İ NUR

24.03.2017

3972

Nesli Tükenen Hayvanların Yaratılışında Hangi Hikmetler Vardır?

Sesli Dinle

Yapay zeka ile seslendirilmiştir

Nesli tükenen hayvanların yaratılması abes değil midir? Sonuçta yok olduktan sonra düzen bozulmuyor. Allah o varlıkları neden yaratmıştır?

24.03.2017 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Cenâb-ı Hakk'ın icraatlarında abes ve hikmetsizlik yoktur. Her şeyi birçok hikmetle yaratmıştır. Bununla birlikte asıl söz ve irade sahibi de Allah'tır. O'nun iradesini kimse sorgulayamaz. İstediğini istediği gibi yapar. Fakat belki hikmeti nedir, diye sorulabilir. Bizler hangi varlığın hangi hikmetlerle yaratıldığını tam olarak bilemiyoruz. Bu hususa dair Bediüzzaman Hazretleri şöyle söylemiştir:

Ey ahmak nokta-i sevdâ! Hâlik’ın ef‘âli sana nâzır değildir. Hâlik’ın ef‘âli ancak Hâlik’a bakar. Kâinâtı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde müşâhid tutmamıştır. İmâm-ı Rabbânî’nin dediği gibi, “Melikin atiyyelerini ancak matiyeleri taşıyabilir.1

Yukarıdaki paragrafa göre Cenâb-ı Hak, âlemi sonsuz hikmetinin kanunlarıyla düzenler. Her şeye kabiliyeti nispetinde muamelede bulunur, ihsan ve ikramlar eder. Bu sebeple, Rabbimizin bütün işlerinde ve icraatında sonsuz hikmetin ve adaletin bulunduğu görülür.
Fakat insan, Allah'ın fiillerini, yani âlemde gerçekleşen olayları, bazen kendi nefsinin aldatıcı heveslerine ve aklının dar ölçüsüne göre değerlendirir. Bu sebeple de hataya düşer. Bu kâinatta gerçekleşen her bir olayın arkasında bulunan büyük hayırları göremez. Nasıl ki büyük bir kantarın kaldırabileceği ağır yük, küçük bir teraziye yüklenemez. Yüklense de taşıyamaz. Öyle de Rabbimiz, mutlak hikmet ve adalet sahibi olduğu için, her varlığa kaldırabileceği kadar vazifeyi yükleyip onları sorumlu tutar. O vazifelerin hakkıyla yerine gelmesine vesile olacak cihazlar ile de varlıkları donatır, ihsanda ve lütufta bulunur.

Meselâ bir taş, bir bitkiye veya ağaca verilen ihsanlar, atiyyeler neden bana da verilmedi, diyemez. Ona düşen, kendisine verilen kabiliyet doğrultusunda vazifesini yerine getirmektir. Ağaç ise, “Neden hayvanlara yapılan lütuflar, ihsanlar bana da yapılmıyor?” diyemez. Çünkü kabiliyeti müsait değildir. Bu noktada ağaca düşen, kendisine verilen kabiliyet doğrultusunda vazifesini yerine getirmektir.
Aynen bu misallerdeki gibi, nesli tükenmiş olan hayvanların yaratılmasında da birçok hikmet vardır. Hayvanlarda şuur olmadığından, bizler gibi bir imtihana tabi değillerdir. Bizim gibi akılları olmadığından, bu sorulan şeyleri kendileri düşünemezler. Domuz, “Allah beni haram kıldı, insanlar benden uzak duruyorlar, necis bir varlığım” gibi düşünce ve söylemler içine girerek üzülmez, kırılmaz. Hayvanlar, kendilerine hangi vazife verildiyse o vazifeyi güzelce yaparlar.

Ayrıca, bir şeyin vücudunun gayesi ve hayatının neticesi üç kısımdır. Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu durumu şu şekilde ifade eder:

Evet, her şeyin vücûdunun müteaddid gayetleri ve hayatının müteaddid neticeleri vardır. Ehl-i dalâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir. Tâ abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki her şeyin gāyât-ı vücûdu ve netâic-i hayatı “üç kısımdır.”

Birincisi ve en ulvîsi Sâni‘ine bakar ki, o şeye taktığı hârika-i san‘at murassaâtını, Şâhid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit tarzında arz etmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfî gelir. Belki vücûda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan isti‘dâdı yine kâfîdir. İşte serîü’z-zevâl latîf masnûât, vücûda gelmeyen, yani sünbül vermeyen birer hârika-i san‘at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamâmihâ verir. Fâidesizlik ve abesiyet onlara gelmez. Demek her şey hayatıyla, vücûduyla Sâni‘inin mu‘cizât-ı kudretini ve âsâr-ı san‘atını teşhîr edip, Sultân-ı Zülcelâl’in nazarına arz etmek birinci gayesidir. 2

Birinci kısımda, nesli tükenen bir hayvan türü, her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ın bir san‘at hârikasıdır. Meselâ çok eski devirlerde yaşamış büyük hayvan türleri, beden yapıları, kuvvetleri, iç organ düzenleri, üreme sistemleri, çevreye uyumları ve kendilerine mahsus şekilleriyle İlâhî kudretin farklı tecellîlerini göstermişlerdir. Onların milyonlarca fert hâlinde yeryüzünde bulunması da sonra sahneden çekilmesi de ayrı ayrı birer kudret tasarrufudur. Bu cihetle bu türün bir müddet görünmesi bile, “Şâhid-i Ezelî’nin nazarına resm-i geçit” hükmündedir. Yani o canlı türü, varlığıyla “Beni bu surette yaratan Sâni‘ ne kadar Hakîm, Kadîr ve Musavvirdir” mânâsını göstermiştir.

İkinci kısım gaye-i vücûd ve netice-i hayat: Zîşuûra bakar. Yani her şey, Sâni‘-i Zülcelâl’in birer mektûb-u hakāik-nümâ, birer kasîde-i letâfet-nümâ, birer kelime-i hikmet-edâ hükmündedir ki, melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arz eder, mütâlaaya da‘vet eder. Demek ona bakan her zîşuûra ibret-nümâ bir mütâlaagâhtır.3

Bu kısımda da, nesli tükenen hayvanlar, melaike, cin, insanlar ve diğer zîşuurlar için hakikatleri gösteren birer mektup hükmündedir. Yani onlar, ibretle okunacak birer İlâhî mektuptur. İnsan bugün o canlıların kalıntılarını, fosillerini, izlerini, şekillerini inceleyerek hem yeryüzünün tarihini anlamaya çalışır hem yaratılıştaki çeşitliliği görür hem de kudretin ne kadar geniş dairede tasarruf ettiğini anlar. Böylece o hayvan türü, yaşadığı zamandaki kendi devrindeki şuur sahibi olanlara; nesli tükendikten sonra da sonraki nesillere ibret vermeye devam eder.

Üçüncü kısım gaye-i vücûd ve netice-i hayat: O şeyin nefsine bakar ki, telezzüz ve tenezzüh ve bekā ve rahatla yaşamak gibi cüz’î neticelerdir. 4

Bu kısımda ise, nesli tükenen hayvanların kendi nefislerine bakan gayeleri de vardır. Yani onlar yaşadıkları müddetçe kendi hayatlarına mahsus cüz’î neticeleri elde etmişlerdir. Rızıklanmışlar, çoğalmışlar, yavrulamışlar, kendi fıtratlarına uygun bir hayat sürmüş, bir nevi telezzüz ve tenezzüh etmişlerdir. Bir kuşun uçması, bir canlının yavrusunu koruması, bir sürünün otlaması, bir deniz hayvanının suda yüzmesi; hepsi o canlının kendi hayatına ait neticelerdir.

Demek nesli tükenen hayvanların yaratılması abes ve hikmetsiz değildir. Bir şeyin bugün görünmemesi veya artık yaşamıyor olması, geçmişteki yaratılışını mânâsız hâle getirmez. Çünkü her mahlûk, her şeyden önce Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına âyinedarlık eder; sonra zîşuura bir ibret ve tefekkür dersi verir; ardından da kendi hayatına ait cüz’î neticeleri yaşar. Nesli tükenen hayvanlar da bu üç gayeyi yerine getirmişlerdir.

Bu sebeple meseleye yalnız “Şimdi ne işe yarıyor?” diye bakmak yeterli değildir. Çünkü bir varlığın yaratılış hikmeti, sadece bugünkü maddî faydasına indirgenemez. Onun varlığı, yaşadığı devir, diğer mahlûklarla münasebeti, insanlara bıraktığı ibret levhaları ve en önemlisi İlâhî san‘atı göstermesi hep birlikte değerlendirilmelidir. İnsan aklı bazen bu hikmetlerin tamamını kuşatamaz; fakat kuşatamaması, hikmetin yokluğunu değil, kendi nazarının darlığını gösterir.

Evet, Cenâb-ı Hakk’ın icraatında ne faidesizlik vardır ne de abesiyet. Varlık âleminde görülen doğum, değişim, zeval ve yok oluşlar dahi başıboş değildir. Her biri hikmet, ilim, kudret ve rahmetle cereyan eder. Nesli tükenen hayvanlar da, bir vakit vazifelerini yapmış, kendilerine takılan mânâları göstermiş ve sonra İlâhî hikmetin sevkiyle sahneden çekilmişlerdir. Bu hâl, onların yaratılışını anlamsız kılmaz; bilâkis kâinatta her şeyin bir ölçü, bir vazife ve bir hikmetle yaratıldığını gösterir.

Kaynakçalar
  1. Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 71.

  2. Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 34.

  3. Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 34.

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 34.

Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız