Öncelikle şunu belirtelim ki, Cenâb-ı Hakk'ın icraatlarında abes ve hikmetsizlik yoktur. Her şeyi birçok hikmetle yaratmıştır. Bununla birlikte asıl söz ve irade sahibi de Allah'tır. O'nun iradesini kimse sorgulayamaz. İstediğini istediği gibi yapar. Fakat belki hikmeti nedir, diye sorulabilir. Bizler hangi mahlukun hangi hikmetlerle yaratıldığını tam olarak bilemiyoruz. Bu hususa dair Bediüzzaman Hazretleri şöyle söylemiştir:
Ey ahmak nokta-i sevdâ! Hâlik’ın ef‘âli sana nâzır değildir. Hâlik’ın ef‘âli ancak Hâlik’a bakar. Kâinâtı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde müşâhid tutmamıştır. İmâm-ı Rabbânî’nin dediği gibi, “ Melikin atiyyelerini ancak matiyeleri taşıyabilir 1
Yukarıdaki paragrafa göre Cenâb-ı Hak, âlemi sonsuz hikmetinin kanunlarıyla düzenler. Her şeye kabiliyeti nispetinde muamelede bulunur, ihsan ve ikramlar eder. Bu sebeple, Rabbimizin bütün işlerinde ve icraatında sonsuz hikmetin ve adaletin bulunduğu görülür.
Fakat insan, Allah'ın fiillerini, yani âlemde gerçekleşen olayları, bazen kendi nefsinin aldatıcı heveslerine ve aklının dar ölçüsüne göre değerlendirir. Bu sebeple de hataya düşer. Bu kâinatta gerçekleşen her bir olayın arkasında bulunan büyük hayırları göremez. Nasıl ki büyük bir kantarın kaldırabileceği ağır yük, küçük bir teraziye yüklenemez. Yüklense de taşıyamaz. Öyle de Rabbimiz, mutlak hikmet ve adalet sahibi olduğu için, her varlığa kaldırabileceği kadar vazifeyi yükleyip onları sorumlu tutar. O vazifelerin hakkıyla yerine gelmesine vesile olacak cihazlar ile de varlıkları donatır, ihsanda ve lütufta bulunur.
Meselâ bir taş, bir bitkiye veya ağaca verilen ihsanlar, atiyyeler neden bana da verilmedi, diyemez. Ona düşen, kendisine verilen kabiliyet doğrultusunda vazifesini yerine getirmektir. Ağaç ise, “Neden hayvanlara yapılan lütuflar, ihsanlar bana da yapılmıyor?” diyemez. Çünkü kabiliyeti müsait değildir. Bu noktada ağaca düşen, kendisine verilen kabiliyet doğrultusunda vazifesini yerine getirmektir.
Aynen bu misallerdeki gibi, domuz vb. hayvanların yaratılmasında da birçok hikmetler vardır. Hayvanlarda şuur olmadığından bizler gibi bir imtihana tabi değillerdir. Bizim gibi akılları olmadığından bu sorulan şeyleri kendileri düşünmezler. Domuz, Allah beni haram kıldı, insanlar benden uzak duruyorlar, necis bir varlığım, gibi düşünce ve söylemler içine girerek üzülmez, kırılmaz. Hayvanlar, kendilerine hangi vazife verildiyse o vazifeyi güzelce yaparlar.
Bununla birlikte, eğer kabirde veya cehennemde yılan ve akrepler gibi bazı hayvanlara vazife verildiyse, bu onlar için bir cezalandırma değildir. Nasıl ki cehennemde vazifeli meleklerin orada bulunmaları cezalandırma değildir. Belki onlar, yaptıkları vazifeden dolayı bir lezzet alıyorlar. Bunun gibi o hayvanlar da bu şekilde bazı hikmetlerle vazifelendirilmişlerdir.
Karınca ve arı meselesindeki hikmet ve ibret ise, bizler içindir. Saat ne yaptığını ve neye hizmet ettiğini bilmediği gibi, bu hayvanlar da bu şekilde hangi hikmet ve ibrete vesile olacaklarını bilmezler. Fakat bizlerin akıl ve şuurumuz olduğu için, ders olması bize göredir. Hayvanlara göre değildir. Onlar hayatlarından memnundurlar.
Yine sorunuzda sorduğunuz karınca ve arı ile ilgili kısım ise bir benzetmedir. Bu benzetmenin maksadı ise hırsın ve kanaatin hayvanlar âleminde bile olsa nasıl neticeler gösterdiğini teşbih vasıtasıyla insanlara hatırlatmaktır. Gerçekten de dikkat ettiğimizde karınca sürekli bir şeyler toplar, tabiri caizse hırs gösterir. Topladıklarını ise kendisi kullanır. Arı ise kanaat eder, polen alır, geri döner ve topladıklarını insanlara sunar. İnsanlara hizmet eder. İşte bu pencereden bakılınca, hırs ve bencillik insanı aşağı bir mertebeye çeker. Kanaat ve hizmet ise insanı yükseltir. Başlar üstünde gezdirir.
Bediüzzaman Said Nursi, Mesnevi-i Nuriye, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 71.

