Bu iki hususu birbirinden ayrı değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü iman hakikatlerinin yayılması hem bu hakikatleri kabul etmeye hazır, temiz ve hakikat arayışı içinde olan insanların bulunmasına hem de bu hakikatlerin doğru ve güzel bir şekilde tebliğ edilmesine bağlıdır. Hakikatler ne kadar güzel anlatılırsa anlatılsın, insanların kalplerinin bunları kabul etmesi de önemlidir. Aynı şekilde, hakikati arayan insanların bulunması da bu hakikatlerin onlara ulaştırılmasıyla netice verir. Buna Hz. Ömer’in (ra) Müslüman olması örnek verilebilir. Nitekim Peygamber (sav) şöyle dua etmiştir:
Allah’ım! İslam’ı Ebû Cehil bin Hişam veya Ömer bin Hattab’la kuvvetlendir!1
Bu duanın neticesinde Hz. Ömer (ra) Müslüman olmuş, Ebû Cehil ise iman etmemiştir. Buradan şunu anlayabiliriz: Hakikatlerin tebliğ edilmesi çok önemlidir. Fakat o hakikatleri kabul edecek bir temiz ve kaliteli bir ruhun bulunması da ayrı bir ehemmiyet taşımaktadır. Aynı hakikatler insanlara ulaştırılsa bile herkes onları aynı şekilde karşılamayabilir.
Dolayısıyla iman hakikatlerinin yayılmasını yalnızca neşrin artışıyla veya insanların onları kabule hazır olmasıyla açıklamak doğru olmaz. İkisi birlikte değerlendirilmelidir. Bizim vazifemiz hakikatleri ihlasla ve güzel bir üslupla anlatmak, hidayeti ise Allah’tan beklemektir.
Tirmizî, Menâkıb: 18.

