Merhametsiz davranan birine karşı sizin de merhametsiz olmanız doğru değildir. Zulme rıza göstermemek, hakkı korumak ve mesafeli durmak başka; kalben katılaşmak, intikam hissiyle merhameti terk etmek başkadır. Mü’min hem adaleti gözetir hem de merhameti elden bırakmaz. Kul hakkına karşı hassas olmak çok kıymetlidir; fakat bu hassasiyet, bütün insanlara karşı kalbi kapatmaya ve genel bir güvensizliğe dönüşürse kişiye huzur değil, zamanla iç yorgunluğu ve uzun vadeli huzursuzluk verir. Kur’an-ı Kerim’in ölçüsü açıktır: Kötülüğe kötülükle mukabele etmek esas değildir; asıl fazilet, öfkeye hakim olmak, affa yakın durmak ve hakkaniyetle hareket etmektir. Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:
İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki candan bir dost oluverir.1
Yine yüce kitabımız Kur’an’da, affeden ve öfkesini yenenler şu şekilde methedilir:
Onlar ... öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah muhsinleri sever.2
Demek ki incinmek başka, öfkeyi ahlak haline getirmek başkadır. Kırılabilirsiniz; fakat kırgınlığı bir yaşayış tarzına çevirmek doğru değildir.
Kul hakkı meselesi ise gerçekten çok ağırdır. İnsanlar içinde en çok inciten şeylerden biri de budur. Çünkü kul hakkı yalnız dünyevi bir kabalık değil; uhrevi mesuliyeti olan bir vebaldir. Peygamber Efendimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
Müflis; kıyamet günü namaz, oruç ve zekatla gelir; fakat şuna sövmüş, buna iftira etmiş, şunun malını yemiş, bunun kanını dökmüş, şunu dövmüştür...3
Bu hadis-i şerif, kul hakkının ne kadar dehşetli olduğunu gösterir. Dolayısıyla kul hakkına karşı hassasiyetiniz yanlış değil; bilakis yerindedir. Yanlış olabilecek taraf, bu hassasiyetin kalbinizi insanların geneline karşı sertleştirmesi ve insanlardan bütünüyle ümit kesmeye sevk etmesidir. Nitekim “Bana merhameti olmayana ben de merhamet etmem.” şeklinde bir yaklaşım, zamanla nefsin adalet zannettiği bir intikam duygusuna dönüşebilir. Peygamber Efendimiz (sav) bu hususta şöyle söylemektedir:
Sıla-i rahim yapan, kendisine yapılan iyiliğe karşılık veren değildir. Asıl sıla-i rahim yapan, akrabası kendisiyle ilişkiyi kestiği zaman ilişkiyi devam ettirendir.4
Bu hadis-i şerif, karşı tarafın kusurunu esas alarak kendi ahlak ölçünüzü belirleyemeyeceğiniz gerektiğini gösterir. Buradaki ölçü şudur: Siz, başkasının size nasıl davrandığına bakarak değil, Allah’ın sizden nasıl bir kul olmanızı istediğine bakarak davranırsınız. Şunu da unutmamak gerekir: Herkese aynı derecede yakın olmak mecburiyeti yoktur. İslam, insana safdillik veya ezikliği telkin etmez. Tedbirli olmak, sınır koymak, güven vermeyen kimseyle mesafeyi korumak caizdir; hatta bazen hikmetin gereğidir. Fakat bu mesafe, kin ve toptancı bir hükme dönüşmemelidir. Birinden zarar görmek, ona yahut benzeri insanlara karşı adalet ölçüsünü kaybetmeye mazeret olamaz.
Kur’an’da affın ve kolaylaştırmanın yolu şu şekilde gösterilir:
Sen affı tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.5
Burada üçlü bir denge vardır: Affetmek, hayrı tavsiye etmek ve lüzumsuz çekişmeden uzak durmak. Sizin “mesafeli durmam bana sakinlik veriyor” ifadeniz, eğer üçüncü kısma giriyorsa yani cahilce tartışma ve kırıcı münasebetlerden uzak kalmaksa, bu yerinde olabilir. Fakat bunun adı merhametsizlik değil, vakar ve tedbir olmalıdır.
Sonuç olarak; merhametsiz insana karşı sizin de merhametsiz olmanız doğru değildir. Doğru olan; adaletli, tedbirli, vakarlı ve ölçülü olmaktır. Kul hakkı konusunda hassas olmanız güzeldir. İnsanlara karşı sınır koymanız ise, eğer kalbinizi korumak ve hatadan sakınmak içinse yanlış değildir. Fakat bunu genel bir katılığa, güvensizliğe ve içten içe kin beslemeye çevirmemek gerekir. Mü’minin yolu, ne zulme boyun eğmek ne de zulüm sebebiyle merhameti kaybetmektir.
Fussilet, 41/34
Al-i İmran, 3/134
Müslim, Birr, 59
Buhari, Edeb, 15
A‘raf, 7/199

