İslam düşüncesinde en çok tartışılan konulardan biri, insanın yaptığı işlerde Allah’ın ve kulun rolünün ne olduğudur. Temel soru şudur: Eğer her şeyi Allah yaratıyorsa, insan kendi yaptıklarından nasıl sorumlu tutulabilir? İnsanın sorumlu olması için bir seçme özgürlüğü olması gerekir; ancak her şeyi var etme gücü de sadece Allah’a aittir.
1. Cebriyye Mezhebi: İnsanın İradesini Yok Sayan Görüş
Cebriyye’ye göre insanın hiçbir iradesi ve sorumluluğu yoktur. Onlar insanı, rüzgârın önündeki bir yaprağa benzetirler. Yaprak nasıl rüzgâr nereye eserse oraya gidiyorsa, insan da Allah’ın zorlamasıyla hareket eder.
Bu görüş, dünya hayatındaki "imtihan" kavramını anlamsız kılar. Çünkü insanın kendi seçmediği bir fiilden dolayı cezalandırılması, Allah’ın adaletine aykırıdır.
2. Mutezile Mezhebi: İnsana Sınırsız Özgürlük Veren Görüş
Mutezile, Cebriyye’nin tam tersi bir uçta yer alır. İnsanın tamamen özgür olduğunu savunur ve hatta insanın kendi fiillerini kendisinin yarattığını iddia eder. Buradaki amaçları, kötülükleri Allah’a nispet etmemek ve insanın sorumluluğunu tam olarak vurgulamaktır.
3. Ehl-i Sünnet: Orta Yol ve "Kesb" Kavramı
Ehl-i Sünnet âlimleri, bu iki uç görüşün ortasında bir yol benimsemiştir. Bu görüşe göre, fiili yaratan ve var eden Allah’tır. O fiili yapmayı isteyen, seçen ve yönelen kuldur.
Bu yaklaşıma göre insan, sahip olduğu cüzi iradesiyle bir şeyi tercih eder; Allah da o fiili yaratır. Dolayısıyla seçimi yapan insan olduğu için sorumluluk da ona aittir.
4. "Cebr-i Mutavassıt" (Ilımlı Cebriyye) Suçlaması
Mutezile düşüncesini savunanlar, "Her şeyi Allah yaratır" diyen Ehl-i Sünnet ekollerini (özellikle Eş'ariliği) gizli birer Cebriyeci olmakla suçlamışlardır. İmam Eş'ari’nin "Kesb" (kulun fiili kazanması) teorisini tam anlayamadıkları için buna "ılımlı zorlama" (cebr-i mutavassıt) adını vermişlerdir. Ancak bu iddia doğru değildir. Çünkü Ehl-i Sünnet, kulun tercih hakkını yok saymaz, aksine sorumluluğun temeline bu tercihi koyar. Kelamda Kesb Teorisinin kurucusu olarak da bilinen İmam Eş’arî şöyle der:
İnsanda ister ıztırârî olsun, ister ihtiyârî olsun, bu fiiller kesb bakımından farklı bile olsalar, Allah tarafından yaratılmaları açısından aynıdırlar. Aralarında herhangi bir fark yoktur. Yaratma yönüyle Allah'a, kesb yönüyle insana ait fiiller, Allah'a değil de insana nispet edilir. Allah onu yaratsa ve irade etse bile insana oturan, kalkan, yazan denir. Zira Allah fiili yaratma yönünden irâde eder. Kul ise kesb yönünden irâde eder. Her iki irâde de müstakildir ve zıtlık olmaksızın bir murâd (irâde olunan şey) üzerinde bir araya gelmesi mümkündür.1
Yani eş’arî ekolüne göre her şeyin yaratıcısı Allah’tır; bir insanın kolunu kaldırmasından tutun da zihninden geçen düşünceye kadar her eylem, Allah’ın sonsuz kudretiyle yoktan var edilir. Bu düşünceye göre insan, aslında bir şeyi sıfırdan var etme gücüne sahip değildir. Ancak bu durum insanın tamamen etkisiz bir robot olduğu anlamına gelmez; burada devreye "kesb" dediğimiz kavram girer. İnsan, Allah’ın kendisine o anlık verdiği seçme yeteneğini kullanarak bir eyleme yönelir, onu kalbiyle ve iradesiyle ister. Allah da kulunun bu tercihine göre o eylemi yaratır.
Bunu daha somut bir örnekle açıklamak gerekirse; bir kalem düşünelim, bu kalemi yazan el Allah’ın kudretidir ancak o kalemle ne yazılacağına (güzel bir söz mü yoksa bir yalan mı) karar veren kişinin iradesidir. İnsan fiilin yaratıcısı değildir ama o fiilin "yönlendiricisi" ve "tercih edeni" olduğu için sorumluluk tamamen kendisine aittir. Dolayısıyla Eş’arîler, fiili yaratanın Allah, o fiili hak eden ve kazananın ise kul olduğunu savunarak hem Allah’ın tek yaratıcı olduğunu vurgularlar hem de insanın sorumluluğunu korumuş olurlar. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:
İrâde-i cüz’iye-i insaniye ve insanın cüz’-i ihtiyârîsi çendân zaîftir, bir emr-i i‘tibârîdir. Fakat Cenâb-ı Hakk ve Hakîm-i Mutlak, o zaîf cüz’î irâdeyi, irâde-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdî yapmıştır. Yani ma‘nen der: “Ey abdim! İhtiyârınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise, mes’ûliyet sana âittir!”
Teşbîhte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bıraksan, “Nereye istersen seni oraya götüreceğim” desen, o çocuk yüksek bir dağı istese, sen de götürsen, çocuk üşüse veyahut düşse, elbette “Sen istedin” diyerek itâb edeceksin. Ve onun yüzüne bir tokat vuracaksın. İşte Cenâb-ı Hakk, Ahkemü’l-Hâkimîn nihâyet zaafta olan abdin irâdesini bir şart-ı âdî yapıp, irâde-i külliyesi ona nazar eder.2
Yani biz bir şeyi ister ve o yöne yönelirsek (kesb), Allah da o işi yaratır (halk). Bu durum tıpkı dev bir asansörün düğmesine basmaya benzer. Düğmeye basan biziz ama o ağır kabini yukarı çıkaran asansörün motorudur.
İşte bu yüzden hiç kimse "Kaderimde bu vardı, ben ne yapabilirdim ki?" diyerek suçtan kaçamaz. Çünkü o yolu biz istedik, Allah da isteğimize cevap verdi. Sonuç olarak; yolu seçen biz olduğumuz için, o yolun sonundaki ödül de ceza da tamamen bize aittir.
Nasıl ki gücü kuvveti yerinde birisi, yürümeye takati olmayan küçük bir çocuğu omuzuna almış. Ona, "Seni nereye istersen oraya götüreceğim, seçimi sen yap" diyor. Çocuk, soğuk ve karlı dağın tepesine gitmek istiyor. Omuzundaki kişi de çocuğun bu isteği üzerine onu dağın tepesine çıkarıyor. Çocuk dağın tepesinde soğuktan donduğunda veya düşüp yaralandığında, onu oraya çıkaran kişiye "Beni neden buraya getirdin?" diye kızmaya hakkı yoktur. Çünkü orayı kendi iradesiyle seçmiştir. Tıpkı o çocuk gibi, biz de çok zayıfız ve hiç bir şeyi yaratmaya gücümüz yetmez. Bizi ve isteklerimizi hayata geçiren Allah'ın sonsuz kudretidir. Ancak Allah, bizi nereye götüreceğini bizim tercihimize bırakmıştır.
Netice olarak; İslam düşüncesinde yaratma fiili bütünüyle Allah’a mahsustur. İmam Eş’arîye göre insanın iradeli fiilleri de birer mahlûktur, yani yaratılmıştır. Eğer bir şey "yaratılma" vasfı taşıyorsa, onun tek faili Allah’tır; bu konuda Allah’ın hiçbir ortağı olması mümkün değildir.
Bu temel ilkeden hareket eden Eş’arîler, yaratma eyleminin söz konusu olduğu her durumu doğrudan Allah’a nispet etmişlerdir. Peki, bu durumda insanın rolü nedir? Eş’arî yaklaşımında insan için "kâsib" ifadesi kullanılır. Yani insan, fiili bizzat yaratan değil, onu tercih eden, isteyen ve o fiile sahip çıkandır. Bu talep etme hali, insanın sorumluluk üstlenmesi ve ahirette hesaba çekilmesi için yeterli görülmüştür.
Mutezile ekolü veya bu görüşe yakın olanlar, yaratma ile tercih arasındaki bu ince farkı kavrayamadıkları için Eş’arîleri -tam olmasa da- "ılımlı cebriye" (insanı rüzgar önündeki yaprak gibi iradesiz gören anlayış) ile itham etmişlerdir. Oysa İmam Eş’arî’nin bu yaklaşımı, yaratma noktasında ilahi kudretin mutlaklığını korurken insanın sorumluluğunu da makul bir zemine oturtan oldukça zarif ve temiz bir anlayıştır.
Eş'arî, Kitabü'l-Luma’, 77,78
Bediüzzaman Said Nursi, Tılsımlar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 85,86

