Hanefi ve Şafii mezhepleri arasındaki abdesti bozan hallerle ilgili farklılıkların temelinde, ayetlerdeki ifadelerin farklı şekillerde yorumlanması ve Peygamber Efendimizin (sav) farklı zamanlardaki uygulamalarının farklı şekillerde değerlendirilmesi yatmaktadır. Örneğin farklı yorumlanan bir ayeti ele alacak olursak;
Ey îmân edenler! Namaza kalktığınız zaman, artık yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın; başlarınızı ise meshedin; topuklara kadar da ayaklarınızı (yıkayın)! Bununla berâber cünüb iseniz hemen (tamâmen) yıkanıp temizlenin! Fakat hasta olur veya bir yolculukta (bulunur) iseniz veya içinizden biri def'-i hâcetten gelir (abdesti bozulur)sa veya kadınlara dokunursanız, artık (abdest veya gusül almanızı gerektiren bu hâllerde) su bulamazsanız, o vakit temiz bir toprağa teyemmüm edin de yüzlerinizi ve (dirseklere kadar) ellerinizi ondan meshedin! Allah size hiçbir zorluk çıkarmak istemez; fakat sizi temizlemek ve üzerinize olan ni'metini tamamlamak ister; tâ ki şükredesiniz.1
Ayette geçen "kadınlara dokunma (lems)" kelimesini Hanefiler, İbn Abbas'ın tefsirine dayanarak cinsî münasebet manasında anlarken; Şâfiîler kelimenin hakiki lügat anlamını esas alarak çıplak ten teması şeklinde kabul etmişlerdir.
Aynı şekilde Hz. Aişe'nin (ra) rivayet ettiği Peygamber Efendimizin (sav) eşlerini öptükten veya gece namaz kılarken secdede eşinin ayağına dokunduktan sonra yeniden abdest almadan namaza devam ettiğine dair nakiller mevcuttur. Ancak Şafii alimleri bu olayları arada çorap veya örtü gibi bir engelin bulunması ihtimaline, Hz. Peygamber'e (sav) has hususi bir duruma ya da rivayetin sened yönünden zayıflığına yorarak abdestin bozulacağı yönündeki tercihlerini korumuşlardır.2
Bu meselenin Peygamber Efendimiz (sav) döneminde keskin bir doğru ve yanlış ayrımıyla tek bir hükme bağlanmaması, İslam fıkhının esneklik ve rahmet prensibinden kaynaklanmaktadır. O dönemde sahâbe efendilerimiz, karşılaştığı herhangi bir problemde doğrudan Hz. Peygamber’e (sav) başvuruyor, mesele ya nazil olan ayetle ya da Hz. Peygamber’in (sav) sünnetiyle kesin çözüme kavuşturuluyordu. Ayrıca İslam’ın ilk yıllarında teferruatla meşgul olunmaması, dinin kolaylık prensibi üzerine kurulması ve henüz yaşanmamış varsayımsal olaylar üzerine soru sorulmaması esas alınmıştır. Sahabe farazi fıkıh yapmayıp sadece başından geçen somut olayları sorduğu için, kadına dokunmanın veya kan akmasının her türlü muhtemel senaryosu hakkında detaylı sorular sorma ihtiyacı duymamıştır. Nitekim Hz. Peygamber (sav) hayattayken sahabeler arasında farklı anlayışlar veya uygulama farkları oluştuğunda, Hz. Peygamber (sav) usulüne uygun yapılan ictihadları kınamamış ve bu farklı yaklaşımları meşru görmüştür.
Bu bağlamda sahabeler Hz. Peygamber'in (sav) hayatı boyunca farklı zamanlarda gösterdiği ruhsatları, uygulamaları ve sözleri bizzat tecrübe ettikleri için konuyu kendi aralarında tek tipleştirici bir tartışma haline getirmemişlerdir.3 Efendimizin (sav) vefatının ardından sahabelerin Kûfe, Medine, Mekke ve Şam gibi farklı coğrafyalara dağılmasıyla birlikte, her bölgede İbn Mesud, İbn Ömer veya İbn Abbas gibi sahabilerin aktardığı rivayetler ve metodolojiler öne çıkmıştır. Sonraki dönemde müçtehit imamlar bu sahabe birikimini, ayetlerin lafzi ve manevi işaretlerini ve kendilerine ulaşan hadisleri kendi sistematik usulleri çerçevesinde değerlendirmişlerdir. Dolayısıyla mezhepler arasındaki bu çeşitlilik, Efendimiz (sav) döneminde var olan farklı uygulama ve ruhsatların sonraki asırlarda ilmi metodolojilerle sistemleşmesinden ibaret olup İslam hukukunun zenginliğini ve kapsayıcılığını göstermektedir.4
Maide, 5/6.
İmam İbn Kudâme el-Makdisî, "Delilleriyle Hanbelî Fıkhı - el-Muğnî Muhtasarı", çev. Selahaddin Tunçer (İstanbul: Karınca & Polen Yayınları, 2013), s. 112-113.
İmam Şâfiî, "er-Risâle", Gaye Matbaacılık, Ankara, 2018, s. 156-157.
Vehbe Zuhayli, "İslam Fıkhı Ansiklopedisi", Risale Yay., İstanbul 1990, s. 52-53.

