
SAYFA 5
[İfâdetü’l-Merâm ]
Kur’ân-ı Azîmüşşân, bütün zamanlarda gelip geçen nev‘-i beşerin tabakalarına, milletlerine ve ferdlerine hitâben Arş-ı A‘lâ’dan îrâd edilen İlâhî ve şumûllü bir nutuk ve umûmî, Rabbânî bir hitâbe olduğu gibi; bilinmesi, bir ferdin veya küçük bir cemâatin iktidarından hâriç ve bilhassa bu zamanda dünya maddiyâtına âit pek çok fenleri ve ilimleri câmi‘dir.
Bu i‘tibârla, zamanca, mekânca, ihtisâsca dâire-i ihâtası pek dar olan bir ferdin fehminden ve karîhasından çıkan bir tefsîr, bihakkın Kur’ân-ı Azîmüşşân’a tefsîr olamaz. Çünki Kur’ân’ın hitâbına muhâtab olan milletlerin, insanların ahvâl-i rûhiyelerini ve maddiyâtlarını câmi‘ bulunduğu ince fenlere, ilimlere bir ferd, vâkıf ve sâhib-i ihtisâs olamaz ki, ona göre bir tefsîr yapabilsin. Hem bir ferdin mesleği ve meşrebi taassubdan hâlî olamaz ki, hakāik-i Kur’âniyeyi görsün, bîtarafâne beyân etsin. Hem bir ferdin fehminden çıkan bir da‘vâ, kendisine hâs olup, başkası o da‘vânın kabûlüne da‘vet edilemez. Meğer ki, bir nevi‘ icmâın tasdîkine mazhar ola.
Binâenaleyh, Kur’ân’ın ince ma‘nâlarının ve tefsîrlerde dağınık bir sûrette bulunan mehâsininin ve zamanın tecrübesiyle, fennin keşfi sâyesinde tecellî eden hakîkatlerinin tesbîtiyle, her biri birkaç fende mütehassıs olmak üzere, muhakkikîn-i ulemâdan yüksek bir hey’etin tedkîkātıyla, tahkîkātıyla bir tefsîrin yapılması lâzımdır. Nitekim, kanunî hükümlerin tanzîm ve ıttırâdı, bir ferdin fikrinden değil, yüksek bir hey’etin nazar-ı dikkat ve tedkîkātından geçmesi lâzımdır ki, umûmî bir emniyet ve cumhûr-u nâsın i‘timâdını kazanmak üzere millete karşı bir kefâlet-i zımniye husûle gelsin. Ve icmâ‘-ı millet, hucciyeti elde edebilsin.
Evet, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın müfessiri, yüksek bir dehâ sâhibi ve nâfiz bir ictihâda mâlik ve bir velâyet-i kâmileyi hâiz bir zât olmalıdır. Bilhassa bu zamanlarda bu şartlar, ancak yüksek ve azîm bir hey’etin
SAYFA 6
tesânüdüyle ve o hey’etin telâhuk-u efkârından ve rûhlarının tenâsübüyle birbirine yardım etmesinden ve hürriyet-i fikirlerinden ve taassublarından âzâde olarak tam ihlâslarından doğan dâhî bir şahs-ı ma‘nevîde bulunur. İşte Kur’ân’ı, ancak böyle bir şahs-ı ma‘nevî tefsîr edebilir.
Çünki Cüz’de bulunmayan, küllde bulunur kāidesine binâen, her ferdde bulunmayan bu gibi şartlar, hey’ette bulunur. Böyle bir hey’etin zuhûrunu çoktan beri bekliyorken, hiss-i kablelvukū‘ kabîlinden olarak, memleketi yıkıp yakacak büyük bir zelzelenin arefesinde bulunduğumuz zihne geldi. Hâşiye
Bir şey tamamıyla elde edilemediği takdîrde, o şeyi tamamıyla terk etmek câiz değildir kāidesine binâen, acz ve kusurumla beraber, Kur’ân’ın bazı hakîkatleriyle, nazmındaki i‘câzına dâir bazı işaretleri tek başıma kaydetmeye başladım. Fakat birinci harb-i umûmî’nin patlamasıyla Erzurûm’un, Pasinler’in dağlarına ve derelerine düştük. O kıyâmetlerde, o dağlar ve tepelerde fırsat buldukça, kalbime gelenleri birbirine uymayan ibârelerle, o dehşetli ve muhtelif hâllerde yazıyordum.
O zamanlarda, o gibi yerlerde mürâcaat edilecek tefsîrlerin, kitapların bulunması mümkün olmadığından, yazdıklarım, yalnız sünûhât-ı kalbiyemden ibâret kaldı. Şu sünûhâtım, eğer tefsîrlere muvâfık ise, nûrun alâ nûr; şâyet muhâlif cihetleri varsa, benim kusurlarıma atfedilebilir. Evet, tashîhe muhtâç yerleri vardır. Fakat hatt-ı harbde, büyük bir ihlâs ile, şehîdler arasında yazılıp giydirilen o yırtık ibârelerin tebdîline şehîdlerin kan ve elbiselerinin tebdîline cevâz verilmediği gibi cevâz veremedim. Ve kalbim râzı olmadı. Şimdi de râzı değildir. Çünki o zamandaki ihlâs ve hulûsu şimdi bulamıyorum. Hâşiye
SAYFA 7
Maa-hâzâ, kaleme aldığım şu İşârâtü’l-İ‘câz adlı eserimi, hakîkî bir tefsîr niyetiyle yapmadım. Ancak ulemâ-yı İslâmdan ehl-i tahkîkin takdîrlerine mazhar olduğu takdîrde, uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsîre bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım.
[Kur’ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?]
Elcevab: Kur’ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi‘ dillerinin tercümân-ı ebedîsi; ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-yı İlâhiyenin ma‘nevî hazînelerinin keşşâfı; ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakāikin miftâhı; ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi; ve İslâmiyet âlem-i ma‘nevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; ve âlem-i uhrevînin mukaddes haritası;
ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsîr-i vâzıhı, burhân-ı kātıı, tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ ve ziyâsı; ve nev‘-i beşerin hikmet-i hakîkiyesi; ve insaniyeti saâdete sevk eden hakîkî mürşidi ve hâdîsi;
ve insana hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emr u da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikirdir. Hem insanın bütün hâcât-ı ma‘neviyesine merci‘ olacak çok kitapları tazammun eden, tek, câmi‘ bir kitâb-ı mukaddestir. Hem bütün evliyâ ve sıddîkînin ve urefâ ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine; ve her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvîr edecek birer risâle ibrâz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.
Kur’ân, Arş-ı A‘zam’dan, İsm-i A‘zam'dan ve her ismin mertebe-i a‘zamından geldiği için On İkinci Söz’de beyân ve isbat edildiği gibi Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi i‘tibâriyle Allâh’ın kelâmıdır.
SAYFA 8
Hem bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allâh’ın fermanıdır. Hem bütün semâvât ve arzın Hâlik’ı nâmına bir hitâbdır. Hem rubûbiyet-i mutlaka cihetinden gelen bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarından bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifreler bulunan bir muhâbere mecmûasıdır. Hem İsm-i A‘zam'ın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı A‘zam’ın bütün muhâtına bakan ve teftîş eden hikmet-feşân bir Kitâb-ı Mukaddes’dir. Ve şu sırdandır ki, Kelâmullâh ünvânı, kemâl-i liyâkatla Kur’ân’a verilmiştir. Ve dâimâ da veriliyor.
Kur’ân’dan sonra, sâir Enbiyâ’nın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihâyetsiz kelimât-ı İlâhiyenin bir kısmı dahi, hâs bir i‘tibâr ile, cüz’î bir ünvân ile, husûsî bir tecellî ile, cüz’î bir isim ile, hâs bir rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve husûsî bir rahmet ile zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanâtın ilhâmâtları, külliyet ve husûsiyet i‘tibâriyle pek çok muhteliftir.
Kur’ân, asırları muhtelif bütün Enbiyâ’nın kitaplarını ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risâlelerini ve meslekleri muhtelif bütün Asfiyâ'nın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât-ı sittesi parlak; ve evhâm ve şübehâtın zulümâtından musaffâ; ve nokta-i istinâdı, bilyakîn vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî; ve hedefi ve gāyesi, bilmüşâhede saâdet-i ebediye; içi, bilbedâhe hâlis hidâyet; üstü, bizzarûre envâr-ı îmân; altı, biilmilyakîn delîl ve burhân; sağı, bi’t-tecrübe teslîm-i kalb ve vicdân; solu, biaynilyakîn teshîr-i akıl ve iz‘ân; meyvesi, bihakkilyakîn rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân; makamı ve revâcı, bilhadsi’s-sâdık makbûl-ü melek ve ins ve can bir kitâb-ı semâvîdir.
Kur’ân’ın ta‘rîfine dâir sıfatların her biri başka yerlerde kat‘î isbat edilmiş veya isbat edilecektir. Da‘vâ mücerred değil, her birisi burhân-ı kat‘î ile müberhendir.
Saîdü’n-Nûrsî
SAYFA 9
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ
اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَیَانَ
(فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖینَ عَلٰی نَبِیِّهٖ مُحَمَّدٍنِ الَّذٖٓی اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَجَعَلَ مُعْجِزَاتِهِ الْكُبْرَی الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَٓائِقِ الْكَٓائِنَاتِ بَاقِیَةً عَلٰی مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰی یَوْمِ الدّٖینِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ عَٓامَّةً وَاَصْحَابِهٖ كَٓافَّةً)
Evvelen: Şu İşârâtü’l-İ‘câz adlı eserden maksadımız, Kur’ân’ın nazmına, lafzına ve ibâresine âit i‘câz işaretlerini ve remizlerini beyân etmektir. Çünki i‘câzın mühim bir vechi, nazmından tecellî eder. Ve en parlak i‘câz, Kur’ân’ın nazmındaki nakışlardan ibârettir.
Sâniyen: Kur’ân’daki anâsır-ı esâsiye ve Kur’ân’ın ta‘kîb ettiği maksadlar tevhîd nübüvvet haşir ile adâlet ve ibâdet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyân edeceğiz.
Suâl?: Kur’ân’ın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden ma‘lûmdur?
Elcevab: Evet, benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzînin derelerinden vücûd ve hayat sahrâsında misâfir olup, istikbâlin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile olarak müteselsilen yürümekte iken, kâinâtın nazar-ı dikkatini celb etti. Şu garîb ve acîb mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar? diye ahvâllerini anlamak üzere hükûmet-i hilkat fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı: Ve aralarında şöyle bir muhâvere başladı.
Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reîsiniz kimdir?
Bu suâle, benî-âdem nâmına, emsâli büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm nev‘-i beşere vekâleten karşısına çıkarak, şöyle cevâbda bulundu:
SAYFA 10
Ey hikmet Bu gördüğün insanlar, Sultân-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından varlık ve ziyâ âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultân-ı Ezelî, bütün mevcûdâtı içinde biz insanları seçmiş ve emânet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saâdet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saâdet-i ebediye yollarını te’mîn etmekle, re’sül mâlımız olan isti‘dâdlarımızı nemâlandırmaktır. Bundan sonra şu azîm insan kervanına Sultân-ı Ezelî’den risâlet vazîfesiyle gelip riyâset eden benim. İşte o Sultân-ı Ezelî’nin risâlet berâtı olarak bana verdiği Kur’ân-ı Azîmüşşân elimdedir. Şübhen varsa al, oku
Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verdiği şu cevâblar, Kur’ân’dan muktebes ve Kur’ân lisânıyla söylendiğinden, Kur’ân’ın anâsır-ı esâsiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.
Suâl?: Şu makāsıd-ı erbaa, Kur’ân’ın hangi âyetlerinde bulunuyor?
Elcevab: O anâsır-ı erbaa Kur’ân’ın hey’et-i mecmûasında bulunduğu gibi; Kur’ân’ın sûrelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarâhaten veya işareten veya remzen bulunmaktadırlar. Çünki Kur’ân’ın küllü, cüz’lerinde göründüğü gibi; Kur’ân’ın cüz’leri de Kur’ân’ın küllüne aynadırlar. Bunun içindir ki Kur’ân, Müşahhas olduğu hâlde, efrâd sâhibi olan küllî gibi ta‘rîf edilir.
Suâl?: بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makāsıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?
Elcevab : Evet, قُلْ kelimesi, Kur’ân’ın çok yerlerinde mezkûrdur. Veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadderolan قُلْ kelimelerine esas olmak üzere بِسْمِ اللّٰهِ dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, Yâ Muhammed asm Bu cümleyi insanlara söyle ve ta‘lîm et. Demek besmele'de İlâhî ve zımnî bir emir var. Binâenaleyh şu mukadder olan قُلْ emri, risâlet ve nübüvvete işârettir. Çünki resûl olmasa idi, teblîğ ve ta‘lîme me’mûr olmazdı. Kezâlik, hasrı ifade eden câr ve mecrûrun takdîmi, tevhîdeîmâdır. Ve kezâ, اَلرَّحْمٰنِ nizâm ve adâlete, اَلرَّحٖیمِ de haşre delâlet eder.
SAYFA 11
Ve kezâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ daki ل ihtisâsı ifade ettiğinden tevhîde işârettir. رَبِّ الْعَالَمٖینَ adâletle nübüvvete remizdir. Çünki terbiye resûller vâsıtasıyla olur. مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ zâten sarâhaten haşir ve kıyâmete delâlet eder. Ve kezâ اِنَّٓا اَعْطَیْنَاكَ الْكَوْثَرَ sadefi de, o makāsıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ Bu kelâm güneş gibidir. Yani güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir. Başka bir güneşe ihtiyâç bırakmaz. بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazîfeyi, kendisine de yapıyor. İkinci bir بِسْمِ اللّٰهِ daha lâzım değildir.
Evet, بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nûrdur ki, bu nûr hiç bir şeye bağlı değildir. Hatta bu nûrun câr ve mecrûru bile hiç bir şeye muhtâç değildir. Ancak ب harfinden müstefâd olan اَسْتَعٖینُ veya örfen ma‘lûm olan اَتَیَمَّنُ veyâhûd mukadder olan قُلْ ün istilzâm ettiği اَقْرَأُ fiillerinden birine mütealliktir.
İhtâr: بِسْمِ اللّٰهِ daki câr ve mecrûra müteallik olarak mezkûr olan fiiller, besmeleden sonra takdîr edilir ki, hasrı ifade etmekle, ihlâs ve tevhîdi tazammun etsin. İsim: Cenâb-ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin Gaffâr ve Rezzâk, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nev‘leri vardır.
Suâl: Bu fiilî isimlerin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?
Elcevab: Kudret-i ezeliyenin kâinâttaki mevcûdâtın nev‘lerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husûle gelir. Bu i‘tibârla بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve te’sîrini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir rûh gibi olur. Öyle ise, hiç kimse hiç bir işini besmele’siz bırakmasın.
Lafza-i Celâli, bütün sıfât-ı kemâliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki Lafza-i Celâl, Zât-ı Akdes’e delâlet eder. Zât-ı Akdes de bütün sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm eder. Öyle ise, o lafza-i mukaddese, delâlet-i iltizâmiye ile bütün sıfât-ı kemâliyeye delâlet eder.
SAYFA 12
İhtâr: Başka ism-i hâslarda bu delâlet yoktur. Çünki başka zâtlarda, sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm etmek yoktur.
اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Bu iki sıfatın Lafza-i Celâl'den sonra zikirlerini îcâb eden münâsebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i Celâl'den celâl silsilesi tecellî ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemâl silsilesi tecellî ediyor.
Evet, her bir âlemde emir ve nehiy, sevâb ve azâb, terğîb ve terhîb, tesbîh ve tahmîd, havf ve recâ gibi pek çok fürûât, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül edegelmektedir.
İkincisi, Cenâb-ı Hakk’ın ismi, Zât-ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle, Lafza-i Celâl, sıfât-ı ayniyeye işârettir. اَلرَّحٖیمِ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmâdır. اَلرَّحْمٰنِ dahi, ne ayn ve ne gayr olan sıfât-ı seb‘aya remizdir. Zîrâ Rahmân, Rezzâk ma‘nâsınadır. Rızık, bekāya sebebdir. Bekā, tekerrür-ü vücûddan ibârettir. Vücûd ise, birincisi mümeyyize, ikincisi muhassise, üçüncüsü müessire olmak üzere ilim, irâde, kudret sıfatlarını istilzâm eder. Bekā dahi, semere-i rızık mahsûlü olduğu için basar, sem‘, kelâm sıfatlarını iktizâ eder ki, merzûk istediği zaman ihtiyâcını görsün, istediği zaman işitsin. Aralarında vâsıta bulunduğu takdîrde, o vâsıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şübhesiz birinci sıfatı olan hayatı istilzâm ederler.
Suâl?: Rahmân büyük ni‘metlere, Rahîm küçük ni‘metlere delâlet ettikleri cihetle, Rahîm’in Rahmân’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek ma‘nâsına olan san‘atü’t-tedellî kāidesine dâhildir. Bu ise belâgatçe makbûl değildir.
Elcevab: Evet, kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksânlarını ikmâl ettikleri gibi, küçük ni‘metler de büyük ni‘metlere mütemmimdirler. Bu i‘tibârla mütemmim olan, hadd-i zâtında küçük de olsa, fâideyi ikmâl ettiğinden, büyükten daha büyük olması îcâb eder.
Ve kezâ, büyükten beklenilen menfaat küçüğe mütevakkıf ise, o küçük, büyük sırasına geçer. O büyük dahi küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisân ile rûh gibi.
SAYFA 13
Ve kezâ, bu makam, ni‘metlerin ta‘dâdı veya ni‘metler ile imtinân makamı değildir. Ancak insanları, gizli ve küçük ni‘metlere tenbîh ve îkāz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki tedellî şutenbîh makamında terakkî sayılır. Çünki gizli ve küçük ni‘metleri insanlara göstermek ve insanları onların vücûduna îkāz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu i‘tibârla, şu mes’elemizde tedellî değil, terakkî vardır.
Suâl?: Mebde’ ve me’haz i‘tibâriyle rikkatü’l-kalb ma‘nâsını ifade eden bu iki sıfatın Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması câiz değildir. Eğer ma‘nâ-yı hakîkîlerinin lâzımı ve netîcesi olanin‘âm ve ihsân kasdedilirse, mecazda ne hikmet vardır?
Elcevab: Bu iki sıfat, yed gibi ma‘nâ-yı hakîkîleriyle Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması muhâl olan müteşâbihâttandır. Müteşâbihâtta ma‘nâ-yı mecâzînin, ma‘nâ-yı hakîkînin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’lûf ve ma‘lûmları olmayan ma‘nâları ve hakîkatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibârettir. Meselâ yed'in ma‘nâ-yı mecâzîsi insanlara me’nûs olmadığından, ma‘nâ-yı hakîkînin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.
اَلْحَمْدُ Evvelen Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münâsebet, Rahmân ve Rahîm’in delâlet ettikleri ni‘metlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzûmundan ibârettir.
Sâniyen Şu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, her biri niam-ı esâsiyeden birine işâret olmak üzere, Kur’ân’ın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni‘metler de neş’e-i ûlâ ile neş’e-i ûlâda bekā neş’e-i uhrâ ile neş’e-i uhrâda bekā ni‘metlerinden ibârettir.
Sâlisen Bu cümlenin Kur’ân’ın başlangıcı olan Fâtiha Sûresi’ne fâtiha, yani başlangıç yapılması neye binâendir?
Elcevab: Kâinâtın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gāye وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِیَعْبُدُونِ fermân-ı celîlince ibâdettir.
SAYFA 14
Hamd ise, ibâdetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüshasıdır. الحمد للّٰە ın bu makamda zikri, hilkatin gāyesini tasavvur etmeye işârettir.
Râbian Hamdin en meşhûr ma‘nâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhâr etmektir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk, insanı, kâinâta câmi‘ bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-yı Hüsnâ'dan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir numûne, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.
Eğer insan, maddî ve ma‘nevî her bir uzvunu Allâh’ın emrettiği yere sarf etmekle, hamdin şu‘belerinden olan şükr-ü örfîyi îfâ ve şerîata imtisâl etse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendilerine mahsûs âlemlere birer pencere olur. İnsan, o pencerelerden o âlemlere bakar. Ve o âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir mir’ât ve bir ayna olur. O vakit insan, rûhuyla, cismiyle âlem-i şehâdet ve âlem-i gayba bir hulâsa olur. Ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemâliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِیًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِیَعْرِفُونٖی hadîs-i şerîfinin beyânında, Mahlûkātı yarattım ki, bana bir ayna olsun. Ve o aynada cemâlimi göreyim demiştir.
لِلّٰهِ ل, burada ihtisâs içindir. Hamdin Zât-ı Akdes’e hâs ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu lâm ın mütealliki olan ihtisâs hazf olduktan sonra, ona intikāl etmiştir ki, ihlâs ve tevhîdi ifade etsin.
İhtâr: Müşahhas olan bir şeyin umûmî bir mefhûm ile mülâhaza edildiğine binâen, Zât-ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde, Vâcibü’l-Vücûd mefhûmuyla tasavvur edilebilir.
رَبِّ Yani her bir cüz’ü, bir âlem mesâbesinde bulunan şu âlemi bütün eczâsıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerrâtını kemâl-i intizâmla tahrîk eder.
SAYFA 15
Evet, Cenâb-ı Hakk, her şey için bir nokta-i kemâl ta‘yîn etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey, o nokta-i kemâle doğru hareket etmek üzere, sanki ma‘nevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esnâ-yı harekette onlara yardım eden ve mâni‘lerini def‘ eden şübhesiz Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesidir.
Evet, kâinâta dikkatle bakıldığı zaman, insanların tâifeleri ve kabîleleri gibi, kâinâtın zerrâtı münferiden ve müctemian Hâliklarının kanununa imtisâlen, muayyen olan vazîfelerine koşmakta oldukları hissedilir. Yalnız bedbaht insanlar müstesnâ
اَلْعَالَمٖینَ Bu kelimenin sonundaki ینya yalnız i‘râb alâmetidir, عشرین, ثلاثین gibi. Veya cem‘ alâmetidir. Çünki âlemin ihtivâ ettiği cüz’lerin her birisi bir âlemdir. Veyâhûd yalnız manzûme-i şemsiyeye münhasır değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şu gayr-i mütenâhî fezâda çok âlemleri vardır.
Evet اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ تَجْرِی النُّجُومُ بِهٖ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ رَاَیْتُهُمْ لٖی سَاجِدٖینَ de olduğu gibi, burada da ukalâya mahsûs olan cem‘ sîgasıyla gayr-i ukalâ da cem‘lendirilmiştir. Bu ise kavâide muhâliftir?
Evet, âlemin ihtivâ ettiği uzuvların birer âkil, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmesi, belâgatin en makbûl bir prensibidir. Zîrâ kâinâtın âlem ile tesmiyesi, kâinâtın Sâni‘ine olan delâleti, şehâdeti, işareti içindir. Binâenaleyh kâinâtın uzuvları da Sâni‘e olan delâletleri, şehâdetleri için birer âlem olmaları îcâb eder. Öyle ise, Sâni‘in o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni‘i i‘lâm etmelerinden anlaşılır ki, o uzuvlar birer hayy, birer âkil, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmiştir. Onun için bu cem‘de kavâide muhâlefet yoktur.
Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını îcâb eden şöyle bir münâsebet vardır ki: Biri menfaatleri celb, diğeri mazarrâtları def‘ etmek üzere terbiyenin iki esası vardır. Rezzâk ma‘nâsına olan birinci esasa, Gaffâr ma‘nâsını ifade eden de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.
SAYFA 16
مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktizâ eden sebeb şudur ki: Şu sıfat, rahmeti ifade eden mâkabline neticedir. Zîrâ kıyâmetle saâdet-i ebediyenin geleceğine en büyük delîl, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve ni‘metin ni‘met olması, ancak ve ancak haşir ve saâdet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saâdet-i ebediye olmasa, en büyük ni‘metlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazîfesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezâlik, en latîf ni‘metlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle en büyük elemler sırasına geçerler.
Suâl?: Cenâb-ı Hakk’ın her şeye mâlik olduğu bir hakîkat iken, burada haşir ve cezâ gününün tahsîsi neye binâendir?
Elcevab: Şu âlemin insanlarca hakîr ve hasîs sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzât mübâşereti azamet-i İlâhiyeye münâsib görülmediğinden, vaz‘ edilen esbâb-ı zâhiriyenin o gün ref‘iyle; her şeyin şeffaf parlak iç yüzüyle tecellî edip, Sâni‘ini, Hâlik’ını vâsıtasız göreceğine işârettir.
یَوْمِ ta‘bîri ise, haşrin vukūunu gösteren emârelerden birine işârettir. Şöyle ki: Saniye, dakîka, sâat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehâl ötekiler de devirlerini ikmâl edeceklerine kanâat hâsıl olur. Kezâlik, yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünyâ içinde ta‘yîn edilen ma‘nevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de velev uzun bir zamandan sonra olsun devirlerini ikmâl edeceklerine hükmedilir.
Ve kezâ, bir gün veya bir sene zarfında vukū‘a gelen küçük küçük kıyâmetleri, haşirleri gören bir adam, saâdet-i ebediyenin haşrin tulû‘-u fecriyle, şahsı, bir nev‘ hükmünde olan insanlara ihsân edileceğine şübhe etmez.
دٖینِ kelimesinden maksad ya cezâdır, çünki o gün hayır ve şerlere cezâ verilecek bir gündür. Veya hakāik-i dîniyedir. Çünki hakāik-i dîniye o gün tam ma‘nâsıyla meydana çıkar ki, dâire-i i‘tikādın dâire-i esbâba galebe edeceği bir gündür.
SAYFA 17
Evet, Cenâb-ı Hakk müsebbebâtı esbâba bağlamakla, intizâmı te’mîn eden bir nizâmı kâinâtta vaz‘ etmiş. Ve her şeyi o nizâma mürâât etmeye ve o nizâmla kalmaya tevcîh etmiştir. Ve bilhassa insanı da, o dâire-i esbâba mürâât etmekle ve merbût olmakla mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada dâire-i esbâb dâire-i i‘tikāda gālib ise de, âhirette hakāik-i i‘tikādiye tamâmen tecellî etmekle, dâire-i esbâba galebe edecektir. Buna binâen, bu dâirelerin her birisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktizâ ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdîrde, dâire-i esbâbda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayâliyle dâire-i i‘tikāda bakan, Mu‘tezile olur ki, te’sîri esbâba verir. Ve kezâ dâire-i i‘tikādda iken rûhuyla, îmânıyla dâire-i esbâba bakan da, esbâba kıymet vermeyerek Cebriye Mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhâlefet eder.
اِیَّاكَ نَعْبُدُ ك zamirinde iki nükte vardır.
Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât-ı kemâliyenin ك zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işârettir. Çünki o sıfatların birer birer ta‘dâdından hâsıl olan büyük bir şevk ile, gaybdan hitâba, yani ism-i zâhirden şu ك zamirine iltifât ve intikāl olmuştur. Demek ك zamirinin mercii, geçen sıfât-ı kemâliye ile mevsûf olan zâttır.
İkincisi: Elfâz okunurken ma‘nâlarını düşünmek, belâgat mezhebinde vâcib olduğuna işârettir. Çünki ma‘nâlar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur. Ve o okuyuş tabiatıyla, zevkiyle hitâba incirâr eder. Hatta اِیَّاكَ نَعْبُدُ yü okuyan adam, sanki اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ cümlesindeki emre imtisâlen okuyor gibi olur.
Cem‘-i sîgasıyla zikredilen نَعْبُدُ deki zamir üç tâifeye işârettir.
Birincisi İnsanın vücûdundaki bütün a‘zâ ve zerrâta râci‘dir ki, bu i‘tibârla şükr-ü örfîyi edâ etmiş olur.
İkincisi Bütün ehl-i tevhîdin cemâatlerine âittir. Bu cihetle şerîata itâat etmiş olur.
Üçüncüsü Kâinâtın ihtivâ ettiği mevcûdâta işârettir. Bu i‘tibârla, şerîat-ı fıtriye-i kübrâya tâbi‘ olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.
SAYFA 18
Bu cümlenin mâkabliyle vech-i nazmı, نَعْبُدُ nün اَلْحَمْدُ ye tefsîr ve beyânı olmakla مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ de bir netice ve bir lâzım olmasıdır.
İhtâr: اِیَّاكَ nin takdîmi, ihlâsı vikāye etmek içindir. Ve zamîr-i hitâb da, ibâdetin sebeb ve illetine işârettir. Çünki hitâba incirâr eden, geçen sıfatla muttasıf olan zât, elbette ibâdete müstehaktır.
وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ نَسْتَعٖینُ de müstetir zamir, نَعْبُدُ nün fâili gibi, o üç cemâatten her birine râci‘dir. Yani Bizim vücûdumuzun zerrâtı veya ehl-i tevhîd cemâati veyâhûd kâinât mevcûdâtı, bütün hâcât ve maksadlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibâdetimize senden iâne ve tevfîk istiyoruz.
اِیَّاكَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin birincisi, hitâb ve huzurdaki lezzetin artırılmasına; ikincisi, ayân makamının burhân makamından daha yüksek olduğuna; üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimâli olmadığına; dördüncüsü, ibâdetle istiânenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işârettir.
Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münâsebet, ücretle hizmet arasındaki münâsebettir. Zîrâ ibâdet, abdin Allâh’a karşı bir hizmetidir. İâne de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddeme ile maksûd arasındaki alâkadır. Çünki iâne ve tevfîk, ibâdete mukaddemedir.
اِیَّاكَ kelimesinin takdîminden doğan hasr, abdin Cenâb-ı Hakk’a karşı yaptığı ibâdet ve hizmetle, vesâit ve esbâba olan tezellülden kurtuluşuna işârettir. Lâkin esbâbı tamâmen ihmâl ve terk etmek iyi değildir. Çünki o zaman, Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve meşîetiyle kâinâtta vaz‘ edilen nizâma karşı bir temerrüd çıkar.
Evet, dâire-i esbâbda iken tevekkül etmek, bir nevi‘ tenbellik ve atâlettir.