İŞÂRÂTÜ'L-İ'CÂZKur’ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?

7

Maa-hâzâ, kaleme aldığım şu İşârâtü’l-İ‘câz adlı eserimi, hakîkî bir tefsîr niyetiyle yapmadım. Ancak ulemâ-yı İslâmdan ehl-i tahkîkin takdîrlerine mazhar olduğu takdîrde, uzak bir istikbâlde yapılacak yüksek bir tefsîre bir örnek ve bir me’haz olmak üzere, o zamanların insanlarına bir yâdigâr maksadıyla yaptım.

[Kur’ân nedir? Ta‘rîfi nasıldır?]

Elcevab: Kur’ân, şu kitâb-ı kebîr-i kâinâtın bir tercüme-i ezeliyesi; ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi‘ dillerinin tercümân-ı ebedîsi; ve şu âlem-i gayb ve şehâdet kitabının müfessiri; ve zeminde ve gökte gizli esmâ-yı İlâhiyenin ma‘nevî hazînelerinin keşşâfı; ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakāikin miftâhı; ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisânı; ve şu âlem perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazînesi; ve İslâmiyet âlem-i ma‘nevîsinin güneşi, temeli, hendesesi; ve âlem-i uhrevînin mukaddes haritası;

ve zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsîr-i vâzıhı, burhân-ı kātıı, tercümân-ı sâtıı; ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi; ve insâniyet-i kübrâ olan İslâmiyet’in mâ ve ziyâsı; ve nev‘-i beşerin hikmet-i hakîkiyesi; ve insaniyeti saâdete sevk eden hakîkî mürşidi ve hâdîsi;

ve insana hem bir kitâb-ı şerîat, hem bir kitâb-ı hikmet, hem bir kitâb-ı duâ, hem bir kitâb-ı ubûdiyet, hem bir kitâb-ı emr u da‘vet, hem bir kitâb-ı zikir, hem bir kitâb-ı fikirdir. Hem insanın bütün hâcât-ı ma‘neviyesine merci‘ olacak çok kitapları tazammun eden, tek, câmi‘ bir kitâb-ı mukaddestir. Hem bütün evliyâ ve sıddîkînin ve urefâ ve muhakkikînin muhtelif meşreblerine ve ayrı ayrı mesleklerine; ve her birindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvîr edecek ve her bir mesleğin mesâkına muvâfık ve onu tasvîr edecek birer risâle ibrâz eden mukaddes bir kütübhâne hükmünde bir kitâb-ı semâvîdir.

Kur’ân, Arş-ı A‘zam’dan, İsm-i A‘zam'dan ve her ismin mertebe-i a‘zamından geldiği için On İkinci Söz’de beyân ve isbat edildiği gibi Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi i‘tibâriyle Allâh’ın kelâmıdır.

8

Hem bütün mevcûdâtın İlâhı ünvânıyla Allâh’ın fermanıdır. Hem bütün semâvât ve arzın Hâlik’ı nâmına bir hitâbdır. Hem rubûbiyet-i mutlaka cihetinden gelen bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarından bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir. Hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazen şifreler bulunan bir muhâbere mecmûasıdır. Hem İsm-i A‘zam'ın muhîtinden nüzûl ile Arş-ı A‘zam’ın bütün muhâtına bakan ve teftîş eden hikmet-feşân bir Kitâb-ı Mukaddes’dir. Ve şu sırdandır ki, Kelâmullâh ünvânı, kemâl-i liyâkatla Kur’ân’a verilmiştir. Ve dâimâ da veriliyor.

Kur’ân’dan sonra, sâir Enbiyâ’nın kütüb ve suhufları derecesi gelir. Sâir nihâyetsiz kelimât-ı İlâhiyenin bir kısmı dahi, hâs bir i‘tibâr ile, cüz’î bir ünvân ile, husûsî bir tecellî ile, cüz’î bir isim ile, hâs bir rubûbiyet ile ve mahsûs bir saltanat ile ve husûsî bir rahmet ile zâhir olan ilhâmât sûretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvanâtın ilhâmâtları, külliyet ve husûsiyet i‘tibâriyle pek çok muhteliftir.

Kur’ân, asırları muhtelif bütün Enbiyâ’nın kitaplarını ve meşrebleri muhtelif bütün evliyânın risâlelerini ve meslekleri muhtelif bütün Asfiyâ'nın eserlerini icmâlen tazammun eden; ve cihât-ı sittesi parlak; ve evhâm ve şübehâtın zulümâtından musaffâ; ve nokta-i istinâdı, bilyakîn vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî; ve hedefi ve gāyesi, bilmüşâhede saâdet-i ebediye; içi, bilbedâhe hâlis hidâyet; üstü, bizzarûre envâr-ı îmân; altı, biilmilyakîn delîl ve burhân; sağı, bi’t-tecrübe teslîm-i kalb ve vicdân; solu, biaynilyakîn teshîr-i akıl ve iz‘ân; meyvesi, bihakkilyakîn rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân; makamı ve revâcı, bilhadsi’s-sâdık makbûl-ü melek ve ins ve can bir kitâb-ı semâvîdir.

Kur’ân’ın ta‘rîfine dâir sıfatların her biri başka yerlerde kat‘î isbat edilmiş veya isbat edilecektir. Da‘vâ mücerred değil, her birisi burhân-ı kat‘î ile müberhendir.

Saîdü’n-Nûrsî

9

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَیَانَ

(فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖینَ عَلٰی نَبِیِّهٖ مُحَمَّدٍنِ الَّذٖٓی اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَجَعَلَ مُعْجِزَاتِهِ الْكُبْرَی الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَٓائِقِ الْكَٓائِنَاتِ بَاقِیَةً عَلٰی مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰی یَوْمِ الدّٖینِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ عَٓامَّةً وَاَصْحَابِهٖ كَٓافَّةً)

Evvelen: Şu İşârâtü’l-İ‘câz adlı eserden maksadımız, Kur’ân’ın nazmına, lafzına ve ibâresine âit i‘câz işaretlerini ve remizlerini beyân etmektir. Çünki i‘câzın mühim bir vechi, nazmından tecellî eder. Ve en parlak i‘câz, Kur’ân’ın nazmındaki nakışlardan ibârettir.

Sâniyen: Kur’ân’daki anâsır-ı esâsiye ve Kur’ân’ın ta‘kîb ettiği maksadlar tevhîd nübüvvet haşir ile adâlet ve ibâdet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyân edeceğiz.

Suâl?: Kur’ân’ın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden ma‘lûmdur?

Elcevab: Evet, benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzînin derelerinden vücûd ve hayat sahrâsında misâfir olup, istikbâlin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile olarak müteselsilen yürümekte iken, kâinâtın nazar-ı dikkatini celb etti. Şu garîb ve acîb mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar? diye ahvâllerini anlamak üzere hükûmet-i hilkat fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı: Ve aralarında şöyle bir muhâvere başladı.

Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reîsiniz kimdir?

Bu suâle, benî-âdem nâmına, emsâli büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm nev‘-i beşere vekâleten karşısına çıkarak, şöyle cevâbda bulundu:

10

Ey hikmet Bu gördüğün insanlar, Sultân-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından varlık ve ziyâ âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultân-ı Ezelî, bütün mevcûdâtı içinde biz insanları seçmiş ve emânet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saâdet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saâdet-i ebediye yollarını te’mîn etmekle, re’sül mâlımız olan isti‘dâdlarımızı nemâlandırmaktır. Bundan sonra şu azîm insan kervanına Sultân-ı Ezelî’den risâlet vazîfesiyle gelip riyâset eden benim. İşte o Sultân-ı Ezelî’nin risâlet berâtı olarak bana verdiği Kur’ân-ı Azîmüşşân elimdedir. Şübhen varsa al, oku

Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verdiği şu cevâblar, Kur’ân’dan muktebes ve Kur’ân lisânıyla söylendiğinden, Kur’ân’ın anâsır-ı esâsiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.

Suâl?: Şu makāsıd-ı erbaa, Kur’ân’ın hangi âyetlerinde bulunuyor?

Elcevab: O anâsır-ı erbaa Kur’ân’ın hey’et-i mecmûasında bulunduğu gibi; Kur’ân’ın sûrelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarâhaten veya işareten veya remzen bulunmaktadırlar. Çünki Kur’ân’ın küllü, cüz’lerinde göründüğü gibi; Kur’ân’ın cüz’leri de Kur’ân’ın küllüne aynadırlar. Bunun içindir ki Kur’ân, Müşahhas olduğu hâlde, efrâd sâhibi olan küllî gibi ta‘rîf edilir.

Suâl?: بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makāsıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?

Elcevab : Evet, قُلْ kelimesi, Kur’ân’ın çok yerlerinde mezkûrdur. Veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadderolan قُلْ kelimelerine esas olmak üzere بِسْمِ اللّٰهِ dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, Muhammed asm Bu cümleyi insanlara söyle ve ta‘lîm et. Demek besmele'de İlâhî ve zımnî bir emir var. Binâenaleyh şu mukadder olan قُلْ emri, risâlet ve nübüvvete işârettir. Çünki resûl olmasa idi, teblîğ ve ta‘lîme me’mûr olmazdı. Kezâlik, hasrı ifade eden câr ve mecrûrun takdîmi, tevhîdeîmâdır. Ve kezâ, اَلرَّحْمٰنِ nizâm ve adâlete, اَلرَّحٖیمِ de haşre delâlet eder.

11

Ve kezâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ daki ل ihtisâsı ifade ettiğinden tevhîde işârettir. رَبِّ الْعَالَمٖینَ adâletle nübüvvete remizdir. Çünki terbiye resûller vâsıtasıyla olur. مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ zâten sarâhaten haşir ve kıyâmete delâlet eder. Ve kezâ اِنَّٓا اَعْطَیْنَاكَ الْكَوْثَرَ sadefi de, o makāsıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ Bu kelâm güneş gibidir. Yani güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir. Başka bir güneşe ihtiyâç bırakmaz. بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazîfeyi, kendisine de yapıyor. İkinci bir بِسْمِ اللّٰهِ daha lâzım değildir.

Evet, بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nûrdur ki, bu nûr hiç bir şeye bağlı değildir. Hatta bu nûrun câr ve mecrûru bile hiç bir şeye muhtâç değildir. Ancak ب harfinden müstefâd olan اَسْتَعٖینُ veya örfen ma‘lûm olan اَتَیَمَّنُ veyâhûd mukadder olan قُلْ ün istilzâm ettiği اَقْرَأُ fiillerinden birine mütealliktir.

İhtâr: بِسْمِ اللّٰهِ daki câr ve mecrûra müteallik olarak mezkûr olan fiiller, besmeleden sonra takdîr edilir ki, hasrı ifade etmekle, ihlâs ve tevhîdi tazammun etsin. İsim: Cenâb-ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin Gaffâr ve Rezzâk, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nev‘leri vardır.

Suâl: Bu fiilî isimlerin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?

Elcevab: Kudret-i ezeliyenin kâinâttaki mevcûdâtın nev‘lerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husûle gelir. Bu i‘tibârla بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve te’sîrini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir rûh gibi olur. Öyle ise, hiç kimse hiç bir işini besmele’siz bırakmasın.

Lafza-i Celâli, bütün sıfât-ı kemâliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki Lafza-i Celâl, Zât-ı Akdes’e delâlet eder. Zât-ı Akdes de bütün sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm eder. Öyle ise, o lafza-i mukaddese, delâlet-i iltizâmiye ile bütün sıfât-ı kemâliyeye delâlet eder.

12

İhtâr: Başka ism-i hâslarda bu delâlet yoktur. Çünki başka zâtlarda, sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm etmek yoktur.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Bu iki sıfatın Lafza-i Celâl'den sonra zikirlerini îcâb eden münâsebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i Celâl'den celâl silsilesi tecellî ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemâl silsilesi tecellî ediyor.

Evet, her bir âlemde emir ve nehiy, sevâb ve azâb, terğîb ve terhîb, tesbîh ve tahmîd, havf ve recâ gibi pek çok fürûât, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül edegelmektedir.

İkincisi, Cenâb-ı Hakk’ın ismi, Zât-ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle, Lafza-i Celâl, sıfât-ı ayniyeye işârettir. اَلرَّحٖیمِ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmâdır. اَلرَّحْمٰنِ dahi, ne ayn ve ne gayr olan sıfât-ı seb‘aya remizdir. Zîrâ Rahmân, Rezzâk ma‘nâsınadır. Rızık, bekāya sebebdir. Bekā, tekerrür-ü vücûddan ibârettir. Vücûd ise, birincisi mümeyyize, ikincisi muhassise, üçüncüsü müessire olmak üzere ilim, irâde, kudret sıfatlarını istilzâm eder. Bekā dahi, semere-i rızık mahsûlü olduğu için basar, sem‘, kelâm sıfatlarını iktizâ eder ki, merzûk istediği zaman ihtiyâcını görsün, istediği zaman işitsin. Aralarında vâsıta bulunduğu takdîrde, o vâsıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şübhesiz birinci sıfatı olan hayatı istilzâm ederler.

Suâl?: Rahmân büyük ni‘metlere, Rahîm küçük ni‘metlere delâlet ettikleri cihetle, Rahîm’in Rahmân’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek ma‘nâsına olan san‘atü’t-tedellî kāidesine dâhildir. Bu ise belâgatçe makbûl değildir.

Elcevab: Evet, kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksânlarını ikmâl ettikleri gibi, küçük ni‘metler de büyük ni‘metlere mütemmimdirler. Bu i‘tibârla mütemmim olan, hadd-i zâtında küçük de olsa, fâideyi ikmâl ettiğinden, büyükten daha büyük olması îcâb eder.

Ve kezâ, büyükten beklenilen menfaat küçüğe mütevakkıf ise, o küçük, büyük sırasına geçer. O büyük dahi küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisân ile rûh gibi.

13

Ve kezâ, bu makam, ni‘metlerin ta‘dâdı veya ni‘metler ile imtinân makamı değildir. Ancak insanları, gizli ve küçük ni‘metlere tenbîh ve îkāz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki tedellî şutenbîh makamında terakkî sayılır. Çünki gizli ve küçük ni‘metleri insanlara göstermek ve insanları onların vücûduna îkāz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu i‘tibârla, şu mes’elemizde tedellî değil, terakkî vardır.

Suâl?: Mebde’ ve me’haz i‘tibâriyle rikkatü’l-kalb ma‘nâsını ifade eden bu iki sıfatın Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması câiz değildir. Eğer ma‘nâ-yı hakîkîlerinin lâzımı ve netîcesi olanin‘âm ve ihsân kasdedilirse, mecazda ne hikmet vardır?

Elcevab: Bu iki sıfat, yed gibi ma‘nâ-yı hakîkîleriyle Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması muhâl olan müteşâbihâttandır. Müteşâbihâtta ma‘nâ-yı mecâzînin, ma‘nâ-yı hakîkînin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’lûf ve ma‘lûmları olmayan ma‘nâları ve hakîkatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibârettir. Meselâ yed'in ma‘nâ-yı mecâzîsi insanlara me’nûs olmadığından, ma‘nâ-yı hakîkînin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.

اَلْحَمْدُ Evvelen Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münâsebet, Rahmân ve Rahîm’in delâlet ettikleri ni‘metlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzûmundan ibârettir.

Sâniyen Şu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, her biri niam-ı esâsiyeden birine işâret olmak üzere, Kur’ân’ın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni‘metler de neş’e-i ûlâ ile neş’e-i ûlâda bekā neş’e-i uhrâ ile neş’e-i uhrâda bekā ni‘metlerinden ibârettir.

Sâlisen Bu cümlenin Kur’ân’ın başlangıcı olan Fâtiha Sûresi’ne fâtiha, yani başlangıç yapılması neye binâendir?

Elcevab: Kâinâtın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gāye وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِیَعْبُدُونِ fermân-ı celîlince ibâdettir.

14

Hamd ise, ibâdetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüshasıdır. الحمد للّٰە ın bu makamda zikri, hilkatin gāyesini tasavvur etmeye işârettir.

Râbian Hamdin en meşhûr ma‘nâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhâr etmektir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk, insanı, kâinâta câmi‘ bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-yı Hüsnâ'dan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir numûne, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.

Eğer insan, maddî ve ma‘nevî her bir uzvunu Allâh’ın emrettiği yere sarf etmekle, hamdin şu‘belerinden olan şükr-ü örfîyi îfâ ve şerîata imtisâl etse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendilerine mahsûs âlemlere birer pencere olur. İnsan, o pencerelerden o âlemlere bakar. Ve o âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir mir’ât ve bir ayna olur. O vakit insan, rûhuyla, cismiyle âlem-i şehâdet ve âlem-i gayba bir hulâsa olur. Ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemâliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِیًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِیَعْرِفُونٖی hadîs-i şerîfinin beyânında, Mahlûkātı yarattım ki, bana bir ayna olsun. Ve o aynada cemâlimi göreyim demiştir.

لِلّٰهِ ل, burada ihtisâs içindir. Hamdin Zât-ı Akdes’e hâs ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu lâm ın mütealliki olan ihtisâs hazf olduktan sonra, ona intikāl etmiştir ki, ihlâs ve tevhîdi ifade etsin.

İhtâr: Müşahhas olan bir şeyin umûmî bir mefhûm ile mülâhaza edildiğine binâen, Zât-ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde, Vâcibü’l-Vücûd mefhûmuyla tasavvur edilebilir.

رَبِّ Yani her bir cüz’ü, bir âlem mesâbesinde bulunan şu âlemi bütün eczâsıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerrâtını kemâl-i intizâmla tahrîk eder.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç