İŞÂRÂTÜ'L-İ'CÂZ

9

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ

اَلرَّحْمٰنُ عَلَّمَ الْقُرْاٰنَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلَّمَهُ الْبَیَانَ

(فَنَحْمَدُهُ مُصَلّٖینَ عَلٰی نَبِیِّهٖ مُحَمَّدٍنِ الَّذٖٓی اَرْسَلَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمٖینَ وَجَعَلَ مُعْجِزَاتِهِ الْكُبْرَی الْجَامِعَةَ بِرُمُوزِهَا وَاِشَارَاتِهَا لِحَقَٓائِقِ الْكَٓائِنَاتِ بَاقِیَةً عَلٰی مَرِّ الدُّهُورِ اِلٰی یَوْمِ الدّٖینِ وَعَلٰٓی اٰلِهٖ عَٓامَّةً وَاَصْحَابِهٖ كَٓافَّةً)

Evvelen: Şu İşârâtü’l-İ‘câz adlı eserden maksadımız, Kur’ân’ın nazmına, lafzına ve ibâresine âit i‘câz işaretlerini ve remizlerini beyân etmektir. Çünki i‘câzın mühim bir vechi, nazmından tecellî eder. Ve en parlak i‘câz, Kur’ân’ın nazmındaki nakışlardan ibârettir.

Sâniyen: Kur’ân’daki anâsır-ı esâsiye ve Kur’ân’ın ta‘kîb ettiği maksadlar tevhîd nübüvvet haşir ile adâlet ve ibâdet olmak üzere dörttür. Bu dört unsuru beyân edeceğiz.

Suâl?: Kur’ân’ın, şu dört hedefe doğru yürüdüğü neden ma‘lûmdur?

Elcevab: Evet, benî-âdem, büyük bir kervan ve azîm bir kafile gibi mâzînin derelerinden vücûd ve hayat sahrâsında misâfir olup, istikbâlin yüksek dağlarına ve müzeyyen bağlarına müteveccihen kafile kafile olarak müteselsilen yürümekte iken, kâinâtın nazar-ı dikkatini celb etti. Şu garîb ve acîb mahlûklar kimlerdir? Nereden geliyorlar? Nereye gidiyorlar? diye ahvâllerini anlamak üzere hükûmet-i hilkat fenn-i hikmeti karşılarına çıkardı: Ve aralarında şöyle bir muhâvere başladı.

Hikmet: Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reîsiniz kimdir?

Bu suâle, benî-âdem nâmına, emsâli büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm nev‘-i beşere vekâleten karşısına çıkarak, şöyle cevâbda bulundu:

10

Ey hikmet Bu gördüğün insanlar, Sultân-ı Ezelî’nin kudretiyle, yokluk karanlıklarından varlık ve ziyâ âlemine çıkarılan mahlûklardır. Sultân-ı Ezelî, bütün mevcûdâtı içinde biz insanları seçmiş ve emânet-i kübrâyı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saâdet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saâdet-i ebediye yollarını te’mîn etmekle, re’sül mâlımız olan isti‘dâdlarımızı nemâlandırmaktır. Bundan sonra şu azîm insan kervanına Sultân-ı Ezelî’den risâlet vazîfesiyle gelip riyâset eden benim. İşte o Sultân-ı Ezelî’nin risâlet berâtı olarak bana verdiği Kur’ân-ı Azîmüşşân elimdedir. Şübhen varsa al, oku

Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın verdiği şu cevâblar, Kur’ân’dan muktebes ve Kur’ân lisânıyla söylendiğinden, Kur’ân’ın anâsır-ı esâsiyesinin şu dört maksadda temerküz ettiği anlaşılıyor.

Suâl?: Şu makāsıd-ı erbaa, Kur’ân’ın hangi âyetlerinde bulunuyor?

Elcevab: O anâsır-ı erbaa Kur’ân’ın hey’et-i mecmûasında bulunduğu gibi; Kur’ân’ın sûrelerinde, âyetlerinde, kelâmlarında, hatta kelimelerinde bile sarâhaten veya işareten veya remzen bulunmaktadırlar. Çünki Kur’ân’ın küllü, cüz’lerinde göründüğü gibi; Kur’ân’ın cüz’leri de Kur’ân’ın küllüne aynadırlar. Bunun içindir ki Kur’ân, Müşahhas olduğu hâlde, efrâd sâhibi olan küllî gibi ta‘rîf edilir.

Suâl?: بِسْمِ اللّٰهِ ve اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ gibi âyetlerde makāsıd-ı erbaaya işaretler var mıdır?

Elcevab : Evet, قُلْ kelimesi, Kur’ân’ın çok yerlerinde mezkûrdur. Veya mukadderdir. Bu mezkûr ve mukadderolan قُلْ kelimelerine esas olmak üzere بِسْمِ اللّٰهِ dan evvel قُلْ kelimesi mukadderdir. Yani, Muhammed asm Bu cümleyi insanlara söyle ve ta‘lîm et. Demek besmele'de İlâhî ve zımnî bir emir var. Binâenaleyh şu mukadder olan قُلْ emri, risâlet ve nübüvvete işârettir. Çünki resûl olmasa idi, teblîğ ve ta‘lîme me’mûr olmazdı. Kezâlik, hasrı ifade eden câr ve mecrûrun takdîmi, tevhîdeîmâdır. Ve kezâ, اَلرَّحْمٰنِ nizâm ve adâlete, اَلرَّحٖیمِ de haşre delâlet eder.

11

Ve kezâ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ daki ل ihtisâsı ifade ettiğinden tevhîde işârettir. رَبِّ الْعَالَمٖینَ adâletle nübüvvete remizdir. Çünki terbiye resûller vâsıtasıyla olur. مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ zâten sarâhaten haşir ve kıyâmete delâlet eder. Ve kezâ اِنَّٓا اَعْطَیْنَاكَ الْكَوْثَرَ sadefi de, o makāsıd-ı erbaa cevherlerini tazammun etmiştir.

بِسْمِ اللّٰهِ Bu kelâm güneş gibidir. Yani güneş başkalarını gösterdiği gibi, kendini de gösterir. Başka bir güneşe ihtiyâç bırakmaz. بِسْمِ اللّٰهِ başkalarına yaptığı vazîfeyi, kendisine de yapıyor. İkinci bir بِسْمِ اللّٰهِ daha lâzım değildir.

Evet, بِسْمِ اللّٰهِ öyle müstakil bir nûrdur ki, bu nûr hiç bir şeye bağlı değildir. Hatta bu nûrun câr ve mecrûru bile hiç bir şeye muhtâç değildir. Ancak ب harfinden müstefâd olan اَسْتَعٖینُ veya örfen ma‘lûm olan اَتَیَمَّنُ veyâhûd mukadder olan قُلْ ün istilzâm ettiği اَقْرَأُ fiillerinden birine mütealliktir.

İhtâr: بِسْمِ اللّٰهِ daki câr ve mecrûra müteallik olarak mezkûr olan fiiller, besmeleden sonra takdîr edilir ki, hasrı ifade etmekle, ihlâs ve tevhîdi tazammun etsin. İsim: Cenâb-ı Hakk’ın zâtî isimleri olduğu gibi, fiilî isimleri de vardır. Bu fiilî isimlerin Gaffâr ve Rezzâk, Muhyî ve Mümît gibi pek çok nev‘leri vardır.

Suâl: Bu fiilî isimlerin kesretle tenevvüü neden meydana geliyor?

Elcevab: Kudret-i ezeliyenin kâinâttaki mevcûdâtın nev‘lerine, ferdlerine olan nisbet ve taallukundan husûle gelir. Bu i‘tibârla بِسْمِ اللّٰهِ kudret-i ezeliyenin taalluk ve te’sîrini celb eder. Ve o taalluk, abdin kesbine ve işine yardım edici bir rûh gibi olur. Öyle ise, hiç kimse hiç bir işini besmele’siz bırakmasın.

Lafza-i Celâli, bütün sıfât-ı kemâliyeyi tazammun eden bir sadeftir. Çünki Lafza-i Celâl, Zât-ı Akdes’e delâlet eder. Zât-ı Akdes de bütün sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm eder. Öyle ise, o lafza-i mukaddese, delâlet-i iltizâmiye ile bütün sıfât-ı kemâliyeye delâlet eder.

12

İhtâr: Başka ism-i hâslarda bu delâlet yoktur. Çünki başka zâtlarda, sıfât-ı kemâliyeyi istilzâm etmek yoktur.

اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ Bu iki sıfatın Lafza-i Celâl'den sonra zikirlerini îcâb eden münâsebetlerden birisi şudur ki: Lafza-i Celâl'den celâl silsilesi tecellî ettiği gibi, bu iki sıfattan dahi cemâl silsilesi tecellî ediyor.

Evet, her bir âlemde emir ve nehiy, sevâb ve azâb, terğîb ve terhîb, tesbîh ve tahmîd, havf ve recâ gibi pek çok fürûât, celâl ve cemâlin tecellîsiyle teselsül edegelmektedir.

İkincisi, Cenâb-ı Hakk’ın ismi, Zât-ı Akdes’ine ayn olduğu cihetle, Lafza-i Celâl, sıfât-ı ayniyeye işârettir. اَلرَّحٖیمِ de, fiilî olan sıfât-ı gayriyeye îmâdır. اَلرَّحْمٰنِ dahi, ne ayn ve ne gayr olan sıfât-ı seb‘aya remizdir. Zîrâ Rahmân, Rezzâk ma‘nâsınadır. Rızık, bekāya sebebdir. Bekā, tekerrür-ü vücûddan ibârettir. Vücûd ise, birincisi mümeyyize, ikincisi muhassise, üçüncüsü müessire olmak üzere ilim, irâde, kudret sıfatlarını istilzâm eder. Bekā dahi, semere-i rızık mahsûlü olduğu için basar, sem‘, kelâm sıfatlarını iktizâ eder ki, merzûk istediği zaman ihtiyâcını görsün, istediği zaman işitsin. Aralarında vâsıta bulunduğu takdîrde, o vâsıta ile konuşsun. Bu altı sıfat, şübhesiz birinci sıfatı olan hayatı istilzâm ederler.

Suâl?: Rahmân büyük ni‘metlere, Rahîm küçük ni‘metlere delâlet ettikleri cihetle, Rahîm’in Rahmân’dan sonra zikri, yukarıdan aşağıya inmek ma‘nâsına olan san‘atü’t-tedellî kāidesine dâhildir. Bu ise belâgatçe makbûl değildir.

Elcevab: Evet, kaşlar göze, gem ata mütemmim oldukları ve onların noksânlarını ikmâl ettikleri gibi, küçük ni‘metler de büyük ni‘metlere mütemmimdirler. Bu i‘tibârla mütemmim olan, hadd-i zâtında küçük de olsa, fâideyi ikmâl ettiğinden, büyükten daha büyük olması îcâb eder.

Ve kezâ, büyükten beklenilen menfaat küçüğe mütevakkıf ise, o küçük, büyük sırasına geçer. O büyük dahi küçük hükmünde kalır. Kilit ile anahtar, lisân ile rûh gibi.

13

Ve kezâ, bu makam, ni‘metlerin ta‘dâdı veya ni‘metler ile imtinân makamı değildir. Ancak insanları, gizli ve küçük ni‘metlere tenbîh ve îkāz etmek makamıdır. Evvelki makamlardaki tedellî şutenbîh makamında terakkî sayılır. Çünki gizli ve küçük ni‘metleri insanlara göstermek ve insanları onların vücûduna îkāz etmek, daha lâyık ve daha lâzımdır. Bu i‘tibârla, şu mes’elemizde tedellî değil, terakkî vardır.

Suâl?: Mebde’ ve me’haz i‘tibâriyle rikkatü’l-kalb ma‘nâsını ifade eden bu iki sıfatın Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması câiz değildir. Eğer ma‘nâ-yı hakîkîlerinin lâzımı ve netîcesi olanin‘âm ve ihsân kasdedilirse, mecazda ne hikmet vardır?

Elcevab: Bu iki sıfat, yed gibi ma‘nâ-yı hakîkîleriyle Cenâb-ı Hakk hakkında kullanılması muhâl olan müteşâbihâttandır. Müteşâbihâtta ma‘nâ-yı mecâzînin, ma‘nâ-yı hakîkînin lafzıyla, üslûbuyla gösterilmesindeki hikmet, insanların me’lûf ve ma‘lûmları olmayan ma‘nâları ve hakîkatleri zihinlerine yakınlaştırıp kabûl ettirmekten ibârettir. Meselâ yed'in ma‘nâ-yı mecâzîsi insanlara me’nûs olmadığından, ma‘nâ-yı hakîkînin şekliyle, lafzıyla gösterilmesi zarûreti vardır.

اَلْحَمْدُ Evvelen Bu kelimeyi mâkabline bağlattıran cihet-i münâsebet, Rahmân ve Rahîm’in delâlet ettikleri ni‘metlerin hamd ve şükür ile karşılanması lüzûmundan ibârettir.

Sâniyen Şu اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi, her biri niam-ı esâsiyeden birine işâret olmak üzere, Kur’ân’ın dört sûresinde tekerrür etmiştir. O ni‘metler de neş’e-i ûlâ ile neş’e-i ûlâda bekā neş’e-i uhrâ ile neş’e-i uhrâda bekā ni‘metlerinden ibârettir.

Sâlisen Bu cümlenin Kur’ân’ın başlangıcı olan Fâtiha Sûresi’ne fâtiha, yani başlangıç yapılması neye binâendir?

Elcevab: Kâinâtın ve dolayısıyla insanların hilkatindeki hikmet ve gāye وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِیَعْبُدُونِ fermân-ı celîlince ibâdettir.

14

Hamd ise, ibâdetin icmâlî bir sûreti ve küçük bir nüshasıdır. الحمد للّٰە ın bu makamda zikri, hilkatin gāyesini tasavvur etmeye işârettir.

Râbian Hamdin en meşhûr ma‘nâsı, sıfât-ı kemâliyeyi izhâr etmektir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hakk, insanı, kâinâta câmi‘ bir nüsha ve on sekiz bin âlemi hâvî şu büyük âlemin kitabına bir fihrist olarak yaratmıştır. Ve Esmâ-yı Hüsnâ'dan her birisinin tecellîgâhı olan her bir âlemden bir örnek, bir numûne, insanın cevherinde vedîa bırakmıştır.

Eğer insan, maddî ve ma‘nevî her bir uzvunu Allâh’ın emrettiği yere sarf etmekle, hamdin şu‘belerinden olan şükr-ü örfîyi îfâ ve şerîata imtisâl etse, insanın cevherinde vedîa bırakılan o örneklerin her birisi, kendilerine mahsûs âlemlere birer pencere olur. İnsan, o pencerelerden o âlemlere bakar. Ve o âleme tecellî eden sıfatla, o âlemden tezâhür eden isme bir mir’ât ve bir ayna olur. O vakit insan, rûhuyla, cismiyle âlem-i şehâdet ve âlem-i gayba bir hulâsa olur. Ve her iki âleme tecellî eden, insana da tecellî eder. İşte bu cihetle insan, sıfât-ı kemâliye-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. Nitekim Muhyiddîn-i Arabî كُنْتُ كَنْزًا مَخْفِیًّا فَخَلَقْتُ الْخَلْقَ لِیَعْرِفُونٖی hadîs-i şerîfinin beyânında, Mahlûkātı yarattım ki, bana bir ayna olsun. Ve o aynada cemâlimi göreyim demiştir.

لِلّٰهِ ل, burada ihtisâs içindir. Hamdin Zât-ı Akdes’e hâs ve münhasır olduğunu ifade eder. Bu lâm ın mütealliki olan ihtisâs hazf olduktan sonra, ona intikāl etmiştir ki, ihlâs ve tevhîdi ifade etsin.

İhtâr: Müşahhas olan bir şeyin umûmî bir mefhûm ile mülâhaza edildiğine binâen, Zât-ı Akdes de müşahhas olduğu hâlde, Vâcibü’l-Vücûd mefhûmuyla tasavvur edilebilir.

رَبِّ Yani her bir cüz’ü, bir âlem mesâbesinde bulunan şu âlemi bütün eczâsıyla terbiye ve yıldızlar hükmünde olan o cüz’lerin zerrâtını kemâl-i intizâmla tahrîk eder.

15

Evet, Cenâb-ı Hakk, her şey için bir nokta-i kemâl ta‘yîn etmiştir. Ve o noktayı elde etmek için o şeye bir meyil vermiştir. Her şey, o nokta-i kemâle doğru hareket etmek üzere, sanki ma‘nevî bir emir almış gibi muntazaman o noktaya müteveccihen hareket etmektedir. Esnâ-yı harekette onlara yardım eden ve mâni‘lerini def‘ eden şübhesiz Cenâb-ı Hakk’ın terbiyesidir.

Evet, kâinâta dikkatle bakıldığı zaman, insanların tâifeleri ve kabîleleri gibi, kâinâtın zerrâtı münferiden ve müctemian Hâliklarının kanununa imtisâlen, muayyen olan vazîfelerine koşmakta oldukları hissedilir. Yalnız bedbaht insanlar müstesnâ

اَلْعَالَمٖینَ Bu kelimenin sonundaki ینya yalnız i‘râb alâmetidir, عشرین, ثلاثین gibi. Veya cem‘ alâmetidir. Çünki âlemin ihtivâ ettiği cüz’lerin her birisi bir âlemdir. Veyâhûd yalnız manzûme-i şemsiyeye münhasır değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şu gayr-i mütenâhî fezâda çok âlemleri vardır.

Evet اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ كَمْ لِلّٰهِ مِنْ فَلَكٍ تَجْرِی النُّجُومُ بِهٖ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُ رَاَیْتُهُمْ لٖی سَاجِدٖینَ de olduğu gibi, burada da ukalâya mahsûs olan cem‘ sîgasıyla gayr-i ukalâ da cem‘lendirilmiştir. Bu ise kavâide muhâliftir?

Evet, âlemin ihtivâ ettiği uzuvların birer âkil, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmesi, belâgatin en makbûl bir prensibidir. Zîrâ kâinâtın âlem ile tesmiyesi, kâinâtın Sâni‘ine olan delâleti, şehâdeti, işareti içindir. Binâenaleyh kâinâtın uzuvları da Sâni‘e olan delâletleri, şehâdetleri için birer âlem olmaları îcâb eder. Öyle ise, Sâni‘in o uzuvları terbiyesinden ve o uzuvların da Sâni‘i i‘lâm etmelerinden anlaşılır ki, o uzuvlar birer hayy, birer âkil, birer mütekellim sûretinde tasavvur edilmiştir. Onun için bu cem‘de kavâide muhâlefet yoktur.

Mâkabliyle bu iki sıfatın nazmını îcâb eden şöyle bir münâsebet vardır ki: Biri menfaatleri celb, diğeri mazarrâtları def‘ etmek üzere terbiyenin iki esası vardır. Rezzâk ma‘nâsına olan birinci esasa, Gaffâr ma‘nâsını ifade eden de ikinci esasa işaretleri için birbiriyle bağlanmıştır.

16

مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ Mâkabliyle şu sıfatın nazmını iktizâ eden sebeb şudur ki: Şu sıfat, rahmeti ifade eden mâkabline neticedir. Zîrâ kıyâmetle saâdet-i ebediyenin geleceğine en büyük delîl, rahmettir. Evet, rahmetin rahmet olması ve ni‘metin ni‘met olması, ancak ve ancak haşir ve saâdet-i ebediyeye bağlıdır. Evet, saâdet-i ebediye olmasa, en büyük ni‘metlerden sayılan aklın, insanın kafasında yılan vazîfesini görmekten başka bir işi kalmaz. Kezâlik, en latîf ni‘metlerden sayılan şefkat ve muhabbet, ebedî bir ayrılık düşüncesiyle en büyük elemler sırasına geçerler.

Suâl?: Cenâb-ı Hakk’ın her şeye mâlik olduğu bir hakîkat iken, burada haşir ve cezâ gününün tahsîsi neye binâendir?

Elcevab: Şu âlemin insanlarca hakîr ve hasîs sayılan bazı şeylerine kudret-i ezeliyenin bizzât mübâşereti azamet-i İlâhiyeye münâsib görülmediğinden, vaz‘ edilen esbâb-ı zâhiriyenin o gün ref‘iyle; her şeyin şeffaf parlak iç yüzüyle tecellî edip, Sâni‘ini, Hâlik’ını vâsıtasız göreceğine işârettir.

یَوْمِ ta‘bîri ise, haşrin vukūunu gösteren emârelerden birine işârettir. Şöyle ki: Saniye, dakîka, sâat ve günleri gösteren haftalık bir saatin millerinden birisi devrini tamam ettiği zaman, behemehâl ötekiler de devirlerini ikmâl edeceklerine kanâat hâsıl olur. Kezâlik, yevm, sene, ömr-ü beşer ve ömr-ü dünyâ içinde ta‘yîn edilen ma‘nevî millerden birisi devrini tamam ettiğinde, ötekilerin de velev uzun bir zamandan sonra olsun devirlerini ikmâl edeceklerine hükmedilir.

Ve kezâ, bir gün veya bir sene zarfında vukū‘a gelen küçük küçük kıyâmetleri, haşirleri gören bir adam, saâdet-i ebediyenin haşrin tulû‘-u fecriyle, şahsı, bir nev‘ hükmünde olan insanlara ihsân edileceğine şübhe etmez.

دٖینِ kelimesinden maksad ya cezâdır, çünki o gün hayır ve şerlere cezâ verilecek bir gündür. Veya hakāik-i dîniyedir. Çünki hakāik-i dîniye o gün tam ma‘nâsıyla meydana çıkar ki, dâire-i i‘tikādın dâire-i esbâba galebe edeceği bir gündür.

17

Evet, Cenâb-ı Hakk müsebbebâtı esbâba bağlamakla, intizâmı te’mîn eden bir nizâmı kâinâtta vaz‘ etmiş. Ve her şeyi o nizâma mürâât etmeye ve o nizâmla kalmaya tevcîh etmiştir. Ve bilhassa insanı da, o dâire-i esbâba mürâât etmekle ve merbût olmakla mükellef kılmıştır. Her ne kadar dünyada dâire-i esbâb dâire-i i‘tikāda gālib ise de, âhirette hakāik-i i‘tikādiye tamâmen tecellî etmekle, dâire-i esbâba galebe edecektir. Buna binâen, bu dâirelerin her birisi için ayrı ayrı makamlar, ayrı ayrı hükümler vardır. Ve her makamın iktizâ ettiği hükme göre hareket lâzımdır. Aksi takdîrde, dâire-i esbâbda iken tabiatıyla, vehmiyle, hayâliyle dâire-i i‘tikāda bakan, Mu‘tezile olur ki, te’sîri esbâba verir. Ve kezâ dâire-i i‘tikādda iken rûhuyla, îmânıyla dâire-i esbâba bakan da, esbâba kıymet vermeyerek Cebriye Mezhebi gibi tenbelcesine bir tevekkül ile nizâm-ı âleme muhâlefet eder.

اِیَّاكَ نَعْبُدُ ك zamirinde iki nükte vardır.

Birincisi: Mâkablinde zikredilen sıfât-ı kemâliyenin ك zamirinde müstetir ve mutazammın olduğuna işârettir. Çünki o sıfatların birer birer ta‘dâdından hâsıl olan büyük bir şevk ile, gaybdan hitâba, yani ism-i zâhirden şu ك zamirine iltifât ve intikāl olmuştur. Demek ك zamirinin mercii, geçen sıfât-ı kemâliye ile mevsûf olan zâttır.

İkincisi: Elfâz okunurken ma‘nâlarını düşünmek, belâgat mezhebinde vâcib olduğuna işârettir. Çünki ma‘nâlar düşünülürse, nâzil olduğu gibi okunur. Ve o okuyuş tabiatıyla, zevkiyle hitâba incirâr eder. Hatta اِیَّاكَ نَعْبُدُ yü okuyan adam, sanki اُعْبُدْ رَبَّكَ كَاَنَّكَ تَرَاهُ cümlesindeki emre imtisâlen okuyor gibi olur.

Cem‘-i sîgasıyla zikredilen نَعْبُدُ deki zamir üç tâifeye işârettir.

Birincisi İnsanın vücûdundaki bütün a‘zâ ve zerrâta râci‘dir ki, bu i‘tibârla şükr-ü örfîyi edâ etmiş olur.

İkincisi Bütün ehl-i tevhîdin cemâatlerine âittir. Bu cihetle şerîata itâat etmiş olur.

Üçüncüsü Kâinâtın ihtivâ ettiği mevcûdâta işârettir. Bu i‘tibârla, şerîat-ı fıtriye-i kübrâya tâbi‘ olarak hayret ve muhabbetle kudret ve azametin arşı altında sâcid ve âbid olmuş olur.

18

Bu cümlenin mâkabliyle vech-i nazmı, نَعْبُدُ nün اَلْحَمْدُ ye tefsîr ve beyânı olmakla مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ de bir netice ve bir lâzım olmasıdır.

İhtâr: اِیَّاكَ nin takdîmi, ihlâsı vikāye etmek içindir. Ve zamîr-i hitâb da, ibâdetin sebeb ve illetine işârettir. Çünki hitâba incirâr eden, geçen sıfatla muttasıf olan zât, elbette ibâdete müstehaktır.

وَاِیَّاكَ نَسْتَعٖینُ نَسْتَعٖینُ de müstetir zamir, نَعْبُدُ nün fâili gibi, o üç cemâatten her birine râci‘dir. Yani Bizim vücûdumuzun zerrâtı veya ehl-i tevhîd cemâati veyâhûd kâinât mevcûdâtı, bütün hâcât ve maksadlarımıza, bilhassa en ehemm olan ibâdetimize senden iâne ve tevfîk istiyoruz.

اِیَّاكَ kelimesinin tekrarlanmasındaki hikmetin birincisi, hitâb ve huzurdaki lezzetin artırılmasına; ikincisi, ayân makamının burhân makamından daha yüksek olduğuna; üçüncüsü, huzurda sıdk olup kizbin ihtimâli olmadığına; dördüncüsü, ibâdetle istiânenin ayrı ve müstakil maksadlar olduklarına işârettir.

Bu iki fiili birbiriyle bağlayan münâsebet, ücretle hizmet arasındaki münâsebettir. Zîrâ ibâdet, abdin Allâh’a karşı bir hizmetidir. İâne de, o hizmete karşı bir ücret gibidir. Veya mukaddeme ile maksûd arasındaki alâkadır. Çünki iâne ve tevfîk, ibâdete mukaddemedir.

اِیَّاكَ kelimesinin takdîminden doğan hasr, abdin Cenâb-ı Hakk’a karşı yaptığı ibâdet ve hizmetle, vesâit ve esbâba olan tezellülden kurtuluşuna işârettir. Lâkin esbâbı tamâmen ihmâl ve terk etmek iyi değildir. Çünki o zaman, Cenâb-ı Hakk’ın hikmet ve meşîetiyle kâinâtta vaz‘ edilen nizâma karşı bir temerrüd çıkar.

Evet, dâire-i esbâbda iken tevekkül etmek, bir nevi‘ tenbellik ve atâlettir.

19

اِهْدِنَا Hidâyeti taleb etmekle iâneyi istemek arasında ne münâsebet vardır?

Evet, biri suâl, diğeri cevâb olduklarından birbiriyle bağlanılmıştır. Şöyle ki: نَسْتَعٖینُ ile iâne taleb edilirken, makam iktizâsıyla, Ne istiyorsun? diye vârid olan mukadder suâl اِهْدِنَا ile cevablandırılmıştır. اِهْدِنَا ile istenilen şeylerin hem ayrı ayrı, hem müteaddid olması اِهْدِنَا ma‘nâsının da ayrı ayrı ve müteaddid olmasını îcâb eder.

Sanki اِهْدِنَا dört masdardan müştaktır. Meselâ, bir mü’min hidâyeti isterse, اِهْدِنَا sebât ve devam ma‘nâsını ifade eder. Zengin olan isterse ziyâde ma‘nâsını, fakîr olan isterse i‘tâ ma‘nâsını, zayıf olan isterse iâne ve tevfîk ma‘nâsını ifade eder.

Ve kezâ, Her şeyi halk ve hidâyet etmiştir ma‘nâsında bulunan خَلَقَ كُلَّ شَیْءٍ وَهَدٰیhükmünce, zâhirî ve bâtınî duygular, âfâkî ve hâricî delîller, enfüsî ve dâhilî burhânlar, peygamberlerin irsâliyle, kitapların inzâli gibi vâsıtalar i‘tibâriyle de hidâyetin ma‘nâsı taaddüd eder.

İhtâr: En büyük hidâyet, hicabın kaldırılmasıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl göstermektir. اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اتِّبَاعَهُ وَاَرِنَا الْبَاطِلَ بَاطِلاً وَارْزُقْنَا اجْتِنَابَهُٓ اٰمٖینَ

اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ Sırât-ı müstakîm, şecâat, iffet, hikmetin mezcinden ve hulâsasından hâsıl olan adl ve adâlete işârettir. Şöyle ki:

Tagayyür ve inkılâb ve felâketlere ma‘rûz ve muhtâç şu insan bedeninde iskân edilen rûhun yaşayabilmesi için üç kuvvet ihdâs edilmiştir. Bu kuvvetlerin birincisi, menfaatleri celb ve cezb için kuvve-i şeheviye-i behîmiye; ikincisi, zararlı şeyleri def‘ için kuvve-i sebûiye-i gadabiye; üçüncüsü, nef‘ ve zararı, iyi ve kötüyü birbirinden temyîz için kuvve-i akliye-i melekiyedir.

Lâkin insandaki bu kuvvetlere şerîatça bir had ve bir nihâyet ta‘yîn edilmiş ise de, fıtraten ta‘yîn edilmemiş olduğundan, bu kuvvetlerin her birisi tefrît, vasat, ifrât nâmıyla üç mertebeye ayrılırlar.

20

Meselâ, kuvve-i şeheviyenin tefrît mertebesi humûddur ki, ne helâle ve ne harâma şehveti, bir iştihâsı yoktur. İfrât mertebesi fücûrdur ki, nâmusları ve ırzları pây-i mâl etmek iştihâsında olur. Vasat mertebesi ise iffettir ki, helâline şehveti var, harâma yoktur.

İhtâr: Kuvve-i şeheviyenin yemek, içmek, uyumak ve konuşmak gibi fürûâtında da bu üç mertebe mevcûddur.

Ve kezâ, kuvve-i gadabiyenin tefrît mertebesi cebânettir ki, korkulmayan şeylerden bile korkar. İfrât mertebesi tehevvürdür ki, ne maddî ve ne ma‘nevî hiç bir şeyden korkmaz. Bütün istibdâdlar, tahakkümler, zulümler bu mertebenin mahsûlüdür. Vasat mertebesi ise şecâattir ki, hukuk-u dîniye ve dünyeviyesi için canını fedâ eder, meşrû‘ olmayan şeylere karışmaz.

İhtâr: Bu kuvve-i gadabiyenin fürûâtında da şu üç mertebenin yeri vardır.

Ve kezâ, kuvve-i akliyenin tefrît mertebesi gabâvettir ki, hiç bir şeyden haberi olmaz. İfrât mertebesi cerbezedir ki, hakkı bâtıl, bâtılı hak sûretinde göstermeye kadar hileli ve aldatıcı bir zekâya mâlik olur. Vasat mertebesi ise hikmettir ki, hakkı hak bilir, imtisâl eder. Bâtılı bâtıl bilir, ictinâb eder. وَمَنْ یُؤْتَ الْحِكْمَةَ فَقَدْ اُوتِیَ خَیْرًا كَثٖیرًا

İhtâr: Bu kuvvetin şu üç mertebeye inkısâmı gibi, fürûâtı da o üç mertebeyi hâvîdir. Meselâ, halk-ı ef‘âl mes’elesinde Cebir Mezhebi ifrâttır ki, bütün bütün insanı mahrûm eder. İ‘tizâl Mezhebi de tefrîttir ki, te’sîri insana verir. Ehl-i Sünnet Mezhebi vasattır. Çünki bu mezheb, beyne-beynedir ki, o fiillerin bidâyetini irâde-i cüz’iyeye, nihâyetini irâde-i külliyeye veriyor.

Ve kezâ, i‘tikādda da ta‘tîl ifrâttır, teşbîh tefrîttir, tevhîd vasattır.

Hulâsa: şu dokuz mertebenin altısı zulümdür, üçü adl ve adâlettir. Sırât-ı müstakîmden murad, şu üç mertebedir.

21

صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ Kur’ân’ın inciler gibi lafızlarının dizilmesi, bir hayta, bir çeşide, bir nakşa münhasır değildir. Belki zuhûrca, hafâca, yakınlıkça, uzaklıkça mütefâvit çok tenâsüblerden hâsıl olan pek çok nakışlar üzerine dizilmişlerdir, nazmedilmişlerdir. Zâten i‘câzın esası, ihtisârdan sonra ancak böyle nakışlardadır.

Evet, صِرَاطَ الَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ ile mâkablindeki her bir kelime arasında bir münâsebet vardır.

Meselâ, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile münâsebeti vardır. Çünki ni‘met, hamde delîl ve karînedir. رَبِّ الْعَالَمٖینَ ile münâsebetdârdır. Çünki terbiyenin kemâli, ni‘metlerin tevâlî ve teâkubu ile olur. اَلرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ ile alâkadârdır. Çünki اَلَّذٖینَ den irâde edilen Enbiyâ, şühedâ, sulehâ, ulemâ rahmettirler. مَالِكِ یَوْمِ الدّٖینِ ile alâkası vardır. Çünki ni‘met-i kâmile, ancak dindir. نَعْبُدُ ile alâkası var. Çünki ibâdette imamlar bunlardır. نَسْتَعٖینُ ile var. Çünki tevfîke ve iâneye mazhar bunlardır. اِهْدِنَا ile var. Çünki hidâyette muktedâ-bih onlardır. صِرَاطَ الْمُسْتَقٖیمَ ile vardır. Çünki doğru yol, ancak onların mesleğidir.

Tarîk veya sebîl kelimelerine صراط kelimesinin tercîhi, mesleklerinin etrafı mahdûd ve işlek bir cadde olduğuna ve o caddeye girenlerin bir daha çıkmamalarına işârettir.

Ma‘hûd ve ma‘lûm olan şeylerde kullanılması usûl ittihâz edilen esmâ-yı mevsûleden اَلَّذٖینَ ta‘bîri, onların zulümât-ı beşeriye içinde elmas gibi parladıklarına işarettir ki, onları taharrî ve taleb etmeye ve aramaya lüzûm yoktur. Onlar, herkesin gözü önünde hazır olduklarını te’mîn eden bir ulüvv-ü şâna mâliktirler.

Cem‘ sîgasıyla اَلَّذٖینَ nin zikri, onlara iktidâ ve tâbi‘ olmak imkânının mevcûdiyetine ve onların mesleklerinde butlân olmadığına işârettir. Çünki ferdî olmayan bir meslekte tevâtür vardır. Tevâtürde butlân yoktur.

Mâzî sîgasıyla اَنْعَمْتَ nin zikri, tekrar-ı ni‘meti taleb etmeye bir vesîle olduğuna ve Allâh’a râci‘ olan zamiri de, bir yardımcı ve bir şefâatçi vazîfesini gördüğüne işârettir. Yani, Ey Rabbim Mâdem ki in‘âm senin fiilindir. Ve evvelce de in‘âmı yapmışsın. İstihkākım olmadığı hâlde istediğim in‘âmı tekrarlamak, senin şânındandır.

22

عَلَیْهِمْ deki عَلٰی Enbiyâ'ya yükletilen risâlet ve teklîf yükünün pek ağır olduğuna; ve sahrâları fâidelendirmek için yağmur, kar ve fırtınaların şedâidine ma‘rûz kalan yüksek dağlar gibi, peygamberlerin de ümmetlerini feyizlendirmek için risâlet zahmetlerine ma‘rûz kaldıklarına işârettir.

İhtâr: Başka bir sûrede zikr edilen فَاُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذٖینَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَیْهِمْ مِنَ النَّبِیّٖنَ وَالصِّدّٖیقٖینَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِحٖینَ olan âyet-i kerîme, buradaki اَلَّذٖینَ اَنْعَمْتَ عَلَیْهِمْ âyet-i celîlesini beyân eder. Zâten Kur’ân’ın bir kısmı, bir kısmını tefsîr eder.

Suâl? Peygamberlerin meslekleri birbirine uymadığı gibi, ibâdetleri de birbirine muhâliftir. Bunun esbâbı nedir?

Elcevab İ‘tikād ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esâsiyede peygamberlerin hepsi dâimdirler, sâbittirler, müttehiddirler. İhtilâf ve tefâvütleri ancak fürûâttadır. Zâten zamanların tebeddülüyle fürûâtın da tebeddül ve tagayyürü tabîî bir şeydir.

Evet, mevâsim-i erbaada tedâvi ve telebbüs gibi çok şeyler tebeddüle uğrar. Meselâ, kışın giyilen kalın elbise, yazın tebeddüle uğrar. Veya kışın güzel te’sîri olan bir ilacın yazın fenâ te’sîri olur, kullanılmaz. Kezâlik, kalb ve rûhların gıdası olan ahkâm-ı dîniyenin fürûâtı da, ömr-ü beşerin devreleri i‘tibâriyle tebeddüle uğrar.

غَیْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَیْهِمْ Havf ve firar makamı olan şu sıfatın mâkablindeki makamlar ile münâsebâtı ise, bu makamın hayret ve dehşet nazarıyla Celâl ve Cemâl ile muttasıf olan makam-ı rubûbiyete baktırması; ve ilticâ ve dehâlet nazarıyla نَعْبُدُ deki makam-ı ubûdiyete baktırması; ve acz nazarıyla نَسْتَعٖینُ deki tevekkül makamına baktırması; ve teselli nazarıyla refîk-i dâimî olan makam-ı recâya baktırmasıdır. Çünki korkunç bir şeyi gören adam, korku ve hayret içinde kalır. Sonra firar etmeye meyleder. Âciz olduğu takdîrde tevekkül eder, sonra teselli yollarını arar.

Risale-i Nur'u uygulamada okuyunDaha iyi okuma deneyimi, kaldığınız yerden.
Uygulamada Aç