Hayrat Yardım, dünya genelinde ihtiyaç sahiplerine ulaştırdığı bağış ve yardımlarla bir iyilik köprüsü kurar. Siz de bu hayra ortak olun.
Hayrat Yardım'a Bağış Yap
SAYFA 26
[Sûre-i Bakara]
Suâl?: Îcâz ile i‘câz sıfatlarını hâvî Kur’ân-ı Azîmüşşân’da بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ فَبِاَیِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ وَیْلٌ یَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبٖینَ gibi pek çok âyetler tekerrür etmektedir. Hâlbuki bu tekrarlar, belâgate münâfîdir. Usanç veriyor.
Elcevab: Ey arkadaş Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Evet, tekrar ve tekerrür bazen usanç veriyor. Fakat umûmî değildir. Her yere, her kelâma ve her kitaba şâmil değildir. Usanç verici addedilen pek çok zâhirî tekrarlar, belâgatçe istihsân ve takdîr edilmektedir.
Evet, insanın yediği yemeklerin birisi gıda, diğeri tefekküh ve meyve olmak üzere iki kısımdır. Birinci kısım, tekerrür ettikçe memnuniyet verir, kuvvet verir. Kat kat teşekkürlere sebeb olur. İkinci kısmın tekerrüründe usanç, teceddüdünde lezzet vardır.
Kezâlik, kelâmlar da iki kısımdır. Bir kısmı rûhlara kūt, fikirlere kuvvet verici hakîkatlerdir ki, tekerrür ettikçe, güneşin ziyâsı gibi, rûhlara, fikirlere hayat verir. Meyve kabîlinden iştihâyı açan kısımda, tekerrür makbûl değildir, istihsân edilmez. Buna binâen Kur’ân, hey’et-i mecmûasıyla kalblere kūt ve kuvvet olup, tekrarı usanç değil, halâvet ve lezzet verdiği gibi; Kur’ân’ın âyetlerinde de öyle bir kısım vardır ki, o kuvvetin rûhu hükmünde olup tekerrür ettikçe daha ziyâde parlar. Hak ve hakîkat nûrlarını saçar. هُوَ الْمِسْكُ مَا كَرَّرْتَهُ یَتَضَوَّعُ
Ezcümle: بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖیمِ gibi âyetlerde bulunan ukde-i hayatiye ve nûrânî esaslar, tekerrür ettikçe iştihâları açar. Misk gibi, karıştırıldıkça kokar. Demek tekerrür zannedilen, hakîkatte tekerrür değildir. Ancak وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا kabîlinden, o ayrı ayrı hikmetleri, nükteleri, gāyeleri ifade eden tekrarlı kelâmlar, yalnız ibârece, lafızca birbirine benzedikleri için tekrar zannedilir. Hatta kıssa-i Mûsâ, çok meziyetleri ve hikmetleri müştemildir. Her makamda o makama münâsib bir vecihle zikredilmesi, ayn-ı belâgattir.
SAYFA 27
Evet, Kur’ân-ı Azîmüşşân, o kıssa-ı meşhûreyi gümüş iken, yed-i beyzâsına alarak altın şekline ifrâğıyla, öyle bir nakş-ı belâgate mazhar etmiştir ki, bütün ehl-i belâgat, onun belâgatine hayrân olmuşlar, secdeye varmışlardır.
Ve kezâ teyemmün, teberrük ve istiâne gibi çok vecihleri hâvî olan; ve tevhîd ve tenzîh ve senâ, celâl ve cemâl ve ihsân gibi çok makamları tazammun eden; ve tevhîd ve nübüvvet, haşir ve adâlet gibi makāsıd-ı erbaaya işâret eden Besmele, zikredilen yerlerin her birisinde bu vecihlerden, bu makamlardan biri i‘tibâriyle zikredilmiş ve edilmektedir. Maa-hâzâ, hangi sûrede tekerrür varsa, o sûrenin rûhuyla münâsib olan bir vecih bizzât kasdedilmekle, öteki vecihlerin istitrâdî ve tebeî zikirleri, belâgate münâfî değildir.
الٓمٓ Sûrelerin başlarında bulunan hurûf-u mukattaaya âit îzâhâtı Dört Mebhas da zikredeceğiz.
Birinci Mebhas: الٓمٓ ile, sûrelerin evvellerinde bulunan hurûf-u mukattaadan teneffüs eden i‘câz hakkındadır. İ‘câz, inci gibi incecik letâif-i belâgatin parıltılarının imtizâc ve ictimâından tecellî eden bir nûrdur. Bu mebhasda, bu nûru birkaç letâif zımnında îzâh etmekle parlatacağız. Fakat her bir latîfe ince ve ziyâsı az ise de, letâifin hey’et-i mecmûasından hâsıl olan tam bir ziyâ ile fecr-i sâdık çıkacaktır.
1 Hece harflerinin adedi elif-i sâkine hâriç kalmak şartıyla yirmi sekiz harftir. Kur’ân-ı Azîmüşşân, sûrelerin başında bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını da terk etmiştir.
2 Kur’ân’ın almış olduğu nısıf, terk ettiği nısıftan daha ziyâde kesîrü’l-isti‘mâldir.
3 Kur’ân, sûrelerin başında zikrettiği kısım içinde lisân üzerine daha suhûletli olan elif, lâm ı çok tekrar etmiştir.
4 Kur’ân, aldığı harfleri, hece harflerinin adedince sûrelere tevzî‘ etmiştir.
SAYFA 28
5 Hece harflerinin mehmûse, mechûre, şedîde, rahve, müsta‘liye, münhafiza, müntabika, münfetiha gibi çiftli cinslerinin her birisinden yine nısıf almıştır.
6 Çifti, yani eşi olmayan, evtâr kısmında, sakîlden azı, hafiften çoğu almıştır. Kalkale, zellâka gibi.
7 Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın, sûrelerin başındaki hurûf-u mukattaanın zikredilen minvâl üzerine tansîfleri hakkında ihtiyâr ettiği tarîk, beş yüz dört ihtimâlden intihâb edilmiştir. Ve intihâb edilen şu tarîkten başka hiç bir ihtimâl ile mezkûr tansîf mümkün değildir. Çünki taksîmler, pek çok birbirine girmiş ve çok mütefâvittir. Bu gibi i‘câz lem‘alarından hisse alamayan, zevkine levm ve itâb etsin.
İkinci Mebhas: Bu mebhasta de birkaç letâif vardır.
1 الٓمٓ ile emsâlinde göze çarpan garâbet, bu harflerin pek garîb ve acîb bir şeyin mukaddemesi ve keşif kolları olduklarına işârettir.
2 Bu sûrelerin başlarındaki taktî‘-i hurûf ile isimleri hecelemek, müsemmânın me’hazine ve neden neş’et ettiğine işârettir.
3 Bu harflerin taktîi, müsemmânın vâhid-i i‘tibârî olup, terkîb-i mezcî olmadığına işârettir.
4 Bu harflerin taktî‘ ile ta‘dâdı, san‘atın madde ve me’hazini muhâtaba göstermekle, muârazaya tâlib olanlara karşı meydan okuyarak, İşte i‘câz-ı san’atı, şu gördüğünüz harflerin nazım ve nakışlarından yaptım. Buyurunuz meydana diye, onların tahkîrâne tebkîtlerine tekdîrlerine işârettir.
5 Ma‘nâdan soyulmuş şu hece harflerinin zikri, muârızları huccetsiz bırakmaya işârettir.
Evet, Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân şu ma‘nâsız harflerin lisân-ı hâliyle i‘lân ediyor ki: Ben sizden belîğ ma‘nâları, hükümleri, hakîkatleri ifade eden yüksek hutbeleri ve nutukları istemiyorum.
SAYFA 29
Yalnız şu ta‘dâd ettiğim harflerden bir nazîre yapınız. Velev iftirâ ve hikâyelerden ibâret bile olursa olsun.
6 Harfleri ta‘dâd ile hecelemek, yeni kırâate ve kitabete başlayan mübtedîlere mahsûstur. Bundan anlaşılıyor ki, Kur’ân, ümmî bir kavme ve mübtedî bir muhîta muallimlik yapıyor.
7 الد gibi harfleri, meselâ الف, لام, دال gibi isimleriyle ta‘bîr ve zikretmek, ehl-i kırâat ve erbâb-ı kitâbetin ittihâz ettikleri bir usûldür. Bundan anlaşılıyor ki, hem söyleyen, hem dinleyen ümmî olduklarına nazaran, bu ta‘bîrler söyleyenden doğmuyor. Ve onun malı değildir. Ancak başka bir yerden ona geliyor.
Ey arkadaş Bu letâifin ince iplerinden dokunan yüksek nakş-ı belâgati göremeyen adam, belâgat ehlinden değildir. Erbâb-ı belâgate mürâcaat etsin.
Üçüncü Mebhas: الٓمٓ i‘câzın esaslarından, îcâzın en yüksek ve en ince derecesine bir misâldir. Bunda da birkaç letâif vardır.
1 الٓمٓ üç harfiyle üç hükme işârettir. Şöyle ki: الف هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ الْاَزَلِیُّ hükmüne ve kaziyesine; لام نَزَلَ بِهٖ جِبْرٖیلُ hükmüne ve kaziyesine; میم عَلٰی مُحَمَّدٍ عَلَیْهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ hükmüne ve kaziyesine remzen ve îmâen işârettir.
Evet, nasıl ki Kur’ân’ın hükümleri uzun bir sûrede, uzun bir sûre kısa bir sûrede, kısa bir sûre bir âyette, bir âyet bir cümlede, bir cümle bir kelimede, o kelime de sîn, lâm, mîm gibi hurûf-u mukattaada irtisâm eder, görünür. Kezâlik, الٓمٓ in her bir harfinde mezkûr hükümlerden biri temessül etmiş görünüyor.
2 Sûrelerin başlarındaki hurûf-u mukattaa, İlâhî bir şifredir. Beşer fikri ona yetişemiyor. Anahtarı ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dadır.
SAYFA 30
3 Şifrevârî şu hurûf-u mukattaanın zikri, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın fevkalâde bir zekâya mâlik olduğuna işarettir ki, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm remizleri, îmâları ve en gizli şeyleri sarîh gibi telakkî eder, anlar.
4 Şu harflerin taktîi, harf ve lafızların hâvî oldukları kıymet, yalnız ifade ettikleri ma‘nâlara göre değildir. İlm-i esrârü’l-hurûfta beyân edildiği gibi, aded ve sayılar misillü harflerin arasında fıtrî münâsebetlerin bulunduğuna işârettir. Hâşiye
5 الٓمٓ taktîiyle, bütün harflerin esas mahrecleri olan حَلْقْ, وَسَطْ, شَفَهْmahreclerine işârettir. Ve zihinlerin nazar-ı dikkatini şu mahreclere çeviriyor ki, zihinler gerek bu üç mahrecde, gerek bunlara bağlı küçük küçük mahreclerde lafızların ve harflerin nasıl vücûda geldiklerini hayret ve ibretle mütâlaa etsinler.
Ey zihnini belâgatin boyasıyla boyayan arkadaş Bu letâifi sıkacak olursan هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ içinden çıkacaktır.
Dördüncü Mebhas: الٓمٓ emsâliyle beraber, terkîb şeklinden taktî‘ sûretinde zikirleri, bu şeklin müstakil olup hiç bir imama tâbi‘ olmadığına ve hiç kimseyi taklîd etmiş olmadığına ve üslûbları acîb, çeşitleri garîb, yeni sâha-i vücûda gelen bir bedîa olduğuna işârettir. Bu mebhasta da birkaç letâif vardır.
1 Hatîblerin ve belîğlerin âdetindendir ki, mesleklerinde dâimâ bir misâle tâbi‘ olurlar. Ve bir örnek üzerine nakış dokuyorlar. Ve işlenmiş bir yolda yürüyorlar. Hâlbuki bu harflerden anlaşıldığına nazaran, Kur’ân hiç bir misâle tâbi‘ olmamıştır. Ve hiç bir nakş-ı belâgat örneği üzerine nakış yapmamıştır. Ve baştan başa işlenmemiş bir yolda yürümüştür.
2 Kur’ân, baştan aşağıya kadar, nâzil olduğu hey’et üzerine bâkîdir. Bu kadar Kur’ân’ı taklîd etmeye müştâk olan dostlara ve mütehâcim düşmanlara rağmen, şimdiye kadar Kur’ân’ın ne taklîdi yapılmış
SAYFA 31
ve ne de bir misâli gösterilmiştir.
Evet, Kur’ân milyonlarca Arabî kitaplarla mukāyese edilirse, Kur’ân’ın benzeri bulunamaz. O hâlde Kur’ân, ya hepsinin altındadır. Bu ise muhâldir. Öyle ise hepsinin fevkındedir. Öyle ise Allâh’ın kelâmıdır.
3 Beşerin san‘atı olan bir şey, bidâyette çirkin ve gayr-i muntazam olur. Sonra yavaş yavaş intizâma sokulur. Kur’ân ise, ilk zuhûrunda gösterdiği halâvetini, güzelliğini, gençliğini şimdi de öylece muhâfaza etmektedir.
Ey belâgat letâfetinin kokusunu koklayan arkadaş Zihnini şu mebâhis-i erbaaya gönder ki, bal arısı اَشْهَدُ اَنَّ هٰذَا كَلَامُ اللّٰهِ balını çıkarsın.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ
Arkadaş Kelâmların hüsnünü artıran ve güzelliğini fazlaca parlatan belâgatin esaslarından biri de şudur ki: Bir havuzu doldurmak için etrafından süzülerek havuza akan sular gibi, belîğ kelâmlarda da zikredilen kelimelerin, kayıdların, hey’etlerin tamâmen o kelâmın ta‘kîb ettiği esas maksada nâzır olmakla, onun takviyesine hizmet etmeleri belâgat mezhebinde lâzımdır.
Birinci Misâl: وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ olan âyet-i kerîme nazar-ı dikkate alınırsa görülür ki, bu kelâmdaki maksad ve esas, pek az bir azâb ile fazla korkutmaktır. Ve bu kelâmda olan mezkûr kelimeler ve kayıdlar, tamâmen o maksadı takviye için çalışıyorlar.
Ezcümle, şekk ve ihtimâli ifade eden اِنْ şartiye olup, azabın azlığına ve ehemmiyetsizliğine işârettir.
Ve kezâ نَفْحَةٌ sîgasıyla ve tenvîniyle azabın ehemmiyetsizliğini îmâdır.
Ve kezâ مَسَّ kelimesi, azabın şedîd olmadığına işârettir.
Ve kezâ teb‘îzi ifade eden مِنْ ve şiddeti gösteren nekâl kelimesine bedel, hıffeti îmâ eden عَذَابِ kelimesi ve رَبِّ kelimesinden îmâ edilen şefkat, hepsi de azabın kıllet ve ehemmiyetsizliğine işâret etmekle, şu şiiri, lisân-ı hâlleriyle temessül ediyorlar:
SAYFA 32
عِبَارَاتُنَا شَتّٰی وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلٰی ذَاكَ الْجَمَالِ یُشٖیرُ Yani İbârelerimiz ayrı ayrı ise de, hüsnün birdir. Hepsi de o hüsne işâret ediyorlar.
İkinci Misâl: الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ olan âyet-i kerîmedir. Bu âyette maksad-ı esâs, Kur’ân’ın yüksekliğini göstermektir. Ve bu maksadı takviye eden الٓمٓ ذٰلِكَ اَلْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ kayıdlarıdır. Evet, bu kayıdlar, istinâd ettikleri pek ince ve gizli delillerine işâret etmekle beraber, o maksadın takviyesine koşuyorlar.
Ezcümle الٓمٓ kasem olduğu cihetle, Kur’ân’ın azametine; ve altında müstetir gizli o mezkûr letâif cihetiyle de da‘vânın isbatına işâret eder.
Ve kezâ ذٰلِكَ zât ile sıfatı gösteren bir işâret olduğu i‘tibâriyle hem Kur’ân’ın azametine, hem azameti isbat eden sıfât-ı kemâliyeye işâret eder.
Ve kezâ ذٰلِكَ işâret-i hissiyeye mahsûs iken işâret-i akliyede kullanılması, ta‘zîm ve ehemmiyeti ifade ettiği gibi, ma‘kūl olan Kur’ân’ı mahsûs sûretinde göstermesi, Kur’ân’ı ezhân ve enzârın nazar-ı dikkatine arz etmekle, tesettürü îcâb eden hile, za‘fiyet ve sâir çirkin şeylerden münezzeh olduğunu izhâr ve i‘tirâf ettirmektir.
Ve kezâ ذٰلِكَ nin ل vâsıtasıyla ifade ettiği bu‘d, Kur’ân’ın kemâline delâlet eden ulüvv-ü rütbesine işârettir.
Ve kezâ اَلْكِتَابُ deki ال hasr-ı örfîyi ifade ettiğinden, Kur’ân’ın azametine ve başka kitapların mehâsinini cem‘ etmekle onların fevkınde olduğuna işârettir.
Ve kezâ كِتَابُ ta‘bîri, ehl-i kırâat ve kitabetten olmayan bir ümmînin mahsûlü olmadığına işârettir.
Ve kezâ لَا رَیْبَ فٖیهِ zamirinin her iki ihtimâline binâen Kur’ân’ın kemâlini isbat veya te’kîd eder.
Ve kezâ istiğrâkı ifade eden لَا Kur’ân’ın her köşesinde rekz ve her yerinde zikredilen delîller, burhânlar hücûma gelen şekk ve şübheleri def‘ ile, Kur’ân’ın o gibi lekelerden münezzeh olduğunu i‘lân eder. Ve lisân-ı hâliyle şu şiiri okutur:
وَكَمْ مِنْ عَٓائِبٍ قَوْلاً صَحٖیحًا وَاٰفَتُهُ مِنَ الْفَهْمِ السَّقٖیمِ Yani, Kur’ân’da ta‘yîb edilecek hiç bir nokta yoktur. Kur’ân gibi sahîh kavilleri ta‘yîb etmek, ancak fehimlerin sekāmetinden ileri geliyor.
SAYFA 33
Ve kezâ zarfiyeti ifade eden فی ta‘bîri, Kur’ân’ın sathına ve zâhirine konan şekk ve şübhe varsa, içerisindeki hakāik ile def‘ edilebileceğine işârettir.
Arkadaş Tahlîl vâsıtasıyla terkîbin kıymetini ve küll ile cüz’ler arasındaki farkı idrâk edebildi isen, bu misâllerdeki kuyûd ve hey’âta dikkat et. Ve o kelimelerden nebeân eden zülâl-i belâgati ve kevser-i fesâhati doyuncaya kadar iç. Elhamdülillâh de.
Suâl?: الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَیْبَ فٖیهِ هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ âyet-i kerîmesinin cümleleri, atıf ile birbiriyle bağlanmamış olduğu neye binâendir?
Elcevab : O cümleler arasındaki şiddet-i ittisâlden ve bağlılık ve sarılmaktan bir ayrılık yoktur ki, birbiriyle bağlamaya lüzûm olsun. Zîrâ o cümlelerin her birisi arkadaşlarına hem babadır, hem oğul. Yani hem delîldir, hem neticedir.
Evet, الٓمٓ lisân-ı hâliyle hem muârazaya meydan okur, hem mu‘ciz olduğunu i‘lân eder.
ذٰلِكَ الْكِتَابُ hem bütün kitaplara fâik olduğunu tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
لَا رَیْبَ فٖیهِ hem Kur’ân’ın şekk ve şübhe yeri olmadığını tasrîh eder, hem müstesnâ ve mümtâz olduğunu izhâr eder.
هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ hem tarîk-i müstakîmi irâe etmekle muvazzaf olduğunu gösterir, hem mücessem bir nûr-u hidâyet olduğunu i‘lân eder.
İşte bu cümlelerden her birisinin ifade ettiği birinci ma‘nâsıyla arkadaşlarına delîl olduğu gibi, ikinci ma‘nâsıyla da onlara neticedir.
Sonra bu âyetin şu cümleleri arasında i‘câza menba‘, belâgate medâr olan on iki münâsebet ve alâka ve bağlılık vardır. Bunlardan misâl olarak üç tane yi zikir, ötekileri de sana havâle ederim.
1 الٓمٓ bütün muârızları muârazaya da‘vet eder. Öyle ise en yüksek bir kitaptır. Öyle ise bir yakîn sadefidir. Zîrâ kitabın kemâli yakîn iledir. Öyle ise nev‘-i beşer için mücessem bir hidâyettir.
2 ذٰلِكَ الْكِتَابُ yani emsâline tefevvuk etmiştir. Öyle ise müstesnâdır. Çünki şekk ve şübhe yeri değildir. Çünki müttakîlere doğru yolu gösterir. Öyle ise mu‘cizdir.
3 هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ Yani tarîk-i müstakîme irşâd eder. Öyle ise yakîniyâttandır. Öyle ise mümtâzdır. Öyle ise mu‘cizdir.
SAYFA 34
Ey arkadaş Şu هُدًی لِلْمُتَّقٖینَ cümlesindeki nûr-u belâgat ve hüsn-ü kelâm Dört Nokta dan tezâhür etmiştir.
1 Bu cümlede mübtedâ mahzûftur. Bu hazf, cümleyi teşkîl eden mübtedâ ile haber arasındaki ittihâd, öyle bir dereceye varmış ki, sanki mübtedâ hazfolmayıp haberin içerisine girmiş. Hâricen ikisi müttehid oldukları gibi, zihnen de müttehid olduklarına işârettir.
2 هَادٖی yerinde هُدًی, yani ism-i fâil mevkiinde masdarın kullanılması, tecessüm eden nûr-u hidâyetten cevher-i Kur’ân’ın husûle geldiğine işârettir.
3 هُدًی deki tenvîn-i tenkîrden anlaşılıyor ki, hidâyet-i Kur’ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakîkati idrâk edilemez. Ve öyle geniş bir sahayı işgāl etmiştir ki, ihâtası ilmen kābil değildir. Çünki ma‘rife'nin zıddı olan nekre, ya şiddet-i hafâdan olur. Veya kesret-i zuhûrdan neş’et eder. Buna binâendir ki, Tenkîr bazen tahkîri, bazen de ta‘zîmi ifade eder denilmiştir.
4 Müteaddid kelimelere bedel, ism-i fâil sîgasıyla ihtiyâr edilen مُتَّقٖینَ kelimesi ile yapılan îcâz, hidâyetin semeresine ve te’sîrine işâret olduğu gibi, hidâyetin vücûduna da bir delîl-i innîdir.
Suâl?: Gāyet mahdûd, az birkaç noktadan beşerin tâkatinden hâriç denilen i‘câzın doğması ihtimâli var mıdır?
Elcevab: Maddî ve ma‘nevî her şeyde yardımın ve ictimâın büyük kuvvet ve te’sîri vardır. Evet, in‘ikâs sırrıyla üç şeyin hüsnü ictimâ‘ ederse, beş olur. Beş ictimâ‘ ederse, on olur. On ictimâ‘ ederse, kırk olur. Çünki her şeyde bir nevi‘ in‘ikâs ve bir nevi‘ temessül vardır.
Nasıl ki, birbirine mukābil tutulan iki aynada çok aynalar görünüyor. Kezâlik, iki-üç nükte veya iki-üç hüsün ictimâ‘ ettikleri zaman pek çok nükteler, pek çok hüsünler tevellüd eder. Bu sırra binâendir ki, her hüsün sâhibinin ve her bir sâhib-i kemâlin emsâliyle ictimâ‘ etmeye fıtrî bir meyli vardır ki, ictimâ‘ları zamanında, hüsünleri, kemâlleri bir iken iki olur. Hatta bir taş taşlığıyla beraber, kubbeli binalarda ustanın
SAYFA 35
elinden çıkar çıkmaz, başını eğer, arkadaşıyla birleşmeye meyleder ki, sukūt tehlikesinden kurtulsunlar.
Maalesef İnsanlar teâvün sırrını idrâk edememişler. Hiç olmazsa taşlar arasındaki yardım vaz‘iyetinden ders alsınlar.
Suâl?: Belâgat ve hidâyetten maksad, hakîkati vâzıh bir şekilde gösterip fikirleri ve zihinleri ihtilâflardan kurtarmak iken, müfessirlerin bu gibi âyetlerde yaptıkları ihtilâfât ve gösterdikleri ihtimâller, hem beyân ettikleri ayrı ayrı, birbirine uymayan vecihler altında hak ve hakîkat ne sûretle görülebilir?
Elcevab: Ma‘lûmdur ki, Kur’ân-ı Azîmüşşân yalnız bir asra değil, bütün asırlara nâzil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsûs değil, bütün tabakāt-ı beşere şumûlü vardır. Hem bir sınıf insanlara âit değil, bütün beşerin sınıflarına râci‘dir. Binâenaleyh, herkes, her tabaka, her zaman, fehmine, isti‘dâdına göre Kur’ân’ın hakāikinden hisse alabilir ve hissedardır. Hâlbuki nev‘-i beşer derece i‘tibâriyle muhtelif vezevk cihetiyle mütefâvit ve kezâ meyil, istihsân, lezzet, tabiat i‘tibâriyle birbirine uymuyor. Meselâ bir tâifenin istihsân ettiği bir şey, öteki tâifenin zevkine muhâliftir. Bir kavmin meylettiği bir şeyden öteki kavim nefret ediyor. Bu sırra binâendir ki, Kur’ân-ı Kerîm günahların cezâsı veya hayırların mükâfâtı hakkında zikrettiği âyetlerde tahsîsât yapmamış. Âmm bir şekilde bırakmıştır ki, herkes zevkine göre fehmetsin.
Hulâsa: Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân, âyetlerini, cümlelerini öyle bir şekilde nazmetmiş ve vaz‘ etmiştir ki, her cihetten ihtimâl yolları bulunsun. Muhtelif fehimler ve isti‘dâdlar, zevklerine göre hisselerini alabilsinler. Binâenaleyh ulûm-u Arabiyenin kaidelerine muvâfık ve belâgatin prensiplerine uygun ve ilm-i usûle mutâbık olmak şartıyla, birbirine muhâlif olan müfessirlerin beyânâtı ve ihtimâlleri, zamanlara, tabakalara ve fehimlere göre muraddır ve câizdir diye hükmedilebilir. Bu nükteden anlaşıldı ki, Kur’ân’ın i‘câz vecihlerinden biri odur ki, Kur’ân’ın nazmı öyle bir üslûbdadır, bütün asırlara, tabakalara intibâk edebilir.
SAYFA 36
اَلَّذٖینَ یُؤْمِنُونَ بِالْغَیْبِ Bu cümlenin evvelki cümle ile nazmını îcâb ettiren münâsebet vecihleri ise:
Bu cümle mü’minleri medheder, evvelki cümle de Kur’ân’ı medheder. Şu her iki medih arasında bir insıbâb vardır ki, o onu ister, o onu ister. Çünki ikinci medih, birinci medhin netîcesidir. Ve birinci medhe bir burhân-ı innîdir. Ve hidâyetin semeresi ve şâhididir. Ve aynı zamanda hidâyete bir yardımcı vazîfesi görüyor. Çünki mü’minleri medhetmekte, îmâna gelmek için bir teşvîk vardır. Teşvîk ise bir nevi‘ hidâyettir.
اَلَّذٖینَ ile مُتَّقٖینَ arasındaki münâsebete gelince: Bunların biri تخلیە, diğeri تحلیە dir. تخلیە tathîr etmek ve temizlemektir. تحلیە ise, tezyîn etmek ve süslendirmek ma‘nâsınadır. Bunlar birbiriyle arkadaş olup, burada olduğu gibi dâimâ birbirini ta‘kîb ediyorlar. Onun için kalb takvâ ile seyyiâttan temizlenir temizlenmez, hemen onun ardında îmân ile tezyîn edilmiş ve süslendirilmiştir.
Kur’ân-ı Kerîm, tahallî-i seyyiâtı üç mertebesiyle zikretmiştir. Birincisi, şirki terk; ikincisi, meâsîyi terk; üçüncüsü, mâsivâullâhı terk etmektir. تحلیە ise hasenât ile olur. Hasenât da, ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyâhûd mal ile olur. A‘mâl-i kalbiyenin şemsi, îmândır. A‘mâl-i bedeniyenin fihristesi, namazdır. A‘mâl-i mâliyenin kutbu, zekâttır.
Suâl?: اَلَّذٖینَ یُؤْمِنُونَ بِالْغَیْبِ hâl iktizâsına göre îcâz ise de, aynı ma‘nâyı ifade eden اَلْمُؤْمِنُونَ kelimesine nazaran itnâbdır. Evet, ال harfi اَلَّذٖینَ ile; مُؤْمِنُونَ kelimesi یُؤْمِنُونَ fiiliyle tebdîl edilmiştir. Bu itnâbın îcâza tercîh sebebi nedir?
Elcevab: اَلَّذٖینَ esmâ-yı mübhemeden olduğundan, onu ta‘yîn ve temyîz eden yalnız sılasıdır. Demek bütün kıymet, sılasına âittir. Başka sıfatlarında hiç kıymet yoktur. Bu ise, burada sılası olan îmâna büyük bir azamet vermekle, insanları îmân etmeye teşvîk eder.
SAYFA 37
Ama مُؤْمِنُونَ kelimesine bedel, fiil sîgasıyla یُؤْمِنُونَ nin tercîhi, îmân fiilini hayâl nazarına gösterip keyfiyetin tasvîr edilmesine, dâhilî ve hâricî delîllerin tecellîsiyle îmânın istimrâr ve devam ile teceddüd etmesine işârettir. Evet, delâilin zuhûru nisbetinde îmân ziyâdeleşir, teceddüd eder.
بِالْغَیْبِ Yani nifâksız, ihlâs-ı kalb ile îmân ediyorlar. Veya îmân edilen şeyler gāib olmakla beraber îmân ediyorlar. Veyâhûd gāibe veya âlem-i gayba îmân ediyorlar.
Îmân, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın teblîğ ettiği zarûriyât-ı dîniyeyi tafsîlen; ve zarûriyâtın gayrısını icmâlen tasdîk etmekten hâsıl olan bir nûrdur.
Suâl?: Avâm-ı nâstan hakāik-i dîniyeyi ta‘bîr eden ancak yüzde birdir.
Elcevab: Ta‘bîr etmemesi, bilmemesine delîl olamaz. Evet, çok def‘a lisân, insanın tasavvurâtından incelerini ta‘bîrden âciz olduğu gibi, kalbindeki ve vicdanındaki inceler de insanın aklına görünmez. Hatta belâgat dâhîlerinden Sekkâkî gibi bir zât, İmrüü’l-Kays veya başka bir bedevînin ibrâz ettiği belâgat incelerini kavramamıştır. Maa-hâzâ, îmânın var olup olmadığı sorgu ile anlaşılır. Meselâ âmî bir adama, bütün cihetleri ile, eczâsıyla, kudretinde ve tasarrufunda bulunan Sâni‘in yarattığı bu âlemin, bir cihetinde Sâni‘i olup olmadığı hakkında bir sorgu yapıldığı zaman, Hiç bir cihetinde değildir, olamaz dese, kâfîdir. Çünki nefyi cihetinin, yani Sâni‘in hiç bir cihette olamayacağının onun vicdânında sâbit olduğuna delâlet eder.
Îmân, Sa‘d-i Taftâzânî’nin tefsîrine göre, Cenâb-ı Hakk’ın istediği kulunun kalbine, cüz’-i ihtiyârının sarfından sonra ilkā ettiği bir nûrdur denilmiştir. Öyle ise îmân, Şems-i Ezelî’den vicdân-ı beşere ihsân edilen bir nûr ve bir şuâ‘dır ki, vicdânın iç yüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sâyede bütün kâinât ile bir ünsiyet, bir emniyet peydâ olur. Ve her şeyle kesb-i muârefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i ma‘neviye husûle gelir ki, insan o kuvvet ile her musîbete, her hâdiseye karşı mukāvemet edebilir. Ve öyle bir vüs‘at ve genişlik verir ki, insan o vüs‘atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.
SAYFA 38
Ve kezâ îmân, Şems-i Ezelî’den ihsân edilmiş bir nûr olduğu gibi, saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltı ile vicdânında bulunan bütün emellerinin ve isti‘dâdlarının tohumları, bir şecere-i tûbâ gibi neşv ü nemâya başlar. Ve bu sâyede ebed memleketine doğru hareket eder, gider.
وَیُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ Bu cümlenin evvelki cümle ile bağlılığı ve münâsebeti gün gibi âşikârdır. Lâkin bedenî ibâdet ve tâatlerden namazın tahsîsi, namazın bütün hasenâta fihrist ve örnek olduğuna işârettir. Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ân’a, insan kâinâta fihristedir. Namaz da hasenâta fihristedir. Çünki namaz; savm, hac, zekât ve sâir hakîkatleri hâvî olduğu gibi; idrâkli ve idrâksiz mahlûkātın ihtiyârî ve fıtrî ibâdetlerinin numûnelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükû‘da, kıyâmda olan melâikenin ibâdetlerini, hem taş ve ağaç ve hayvanların o ibâdetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibâdettir.
Suâl?: یُقٖیمُونَ nin fiil sîgasıyla zikrinde ne hikmet vardır?
Elcevab: Rûha hayat veren namazın o geniş hareketini ve âlem-i İslâm’a yayılmış olan o intibâh-ı rûhânîyi muhâtaba ihtâr edip göstermektir. Ve o güzel vaz‘iyeti ve o muntazam hâleti hayâle götürüp tasvîr etmekle, sâmi‘lerin namaza meylini îkāz edip artırmaktır.
Evet, dağınık bir vaz‘iyette bulunan efrâdı büyük bir sevinçle ictimâa sevk ettiren ses gibi ve ma‘lûm bir âlet gibi, âlemin sahrâsında dağılmış insanları cemâate da‘vet eden ezân-ı Muhammedî’nin asm o tatlı sesiyle, ibâdete ve cemâate bir meyil ve bir şevk husûle gelir.
Suâl?: یُصَلُّونَ kelimesine bedel, itnâblı یُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ nin zikrinde ne hikmet vardır?
Elcevab: Namazda lâzım olan ta‘dîl-i erkân, müdâvemet, muhâfaza gibi, ikāmenin ma‘nâlarını mürâât etmeye işârettir.
Arkadaş Namaz, kul ile Allâh arasında yüksek bir nisbet ve ulvî bir münâsebet ve nezîh bir hizmettir ki, her rûhu celb ve cezb etmek, namazın şe’nindendir. Namazın erkânı, Fütûhât-ı Mekkiye’nin şerh ettiği gibi öyle esrârı hâvîdir ki, her vicdânın muhabbetini celb etmek,
SAYFA 39
kezâ namazın şe’nindendir. Namaz, Hâlik-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört sâat zarfında ta‘yîn edilen vakitlerde ma‘nevî huzûruna yapılan bir da‘vettir. Bu da‘vetin şe’nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyâkla bu da‘vete icâbet etsin. Ve mi‘râcvârî olan o yüksek münâcâta mazhar olsun.
Namaz, kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbît ve idâme ve akılları ona tevcîh ettirmekle adâlet-i İlâhiyenin kanununa itâat; ve nizâm-ı Rabbânîye imtisâl ettirmek için yegâne İlâhî bir vesîledir. Zâten insan medenî olduğu cihetle, şahsî ve ictimâî hayatını kurtarmak için o kanun-u İlâhîye muhtâçtır. O vesîleye mürâât etmeyen veya tenbellikle namazı terk eden veyâhûd kıymetini bilmeyen, ne kadar câhil, ne derece hâsir, ne kadar zararlı olduğunu bil’âhire anlar, ama iş işten geçer.
وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ یُنْفِقُونَ Bu kelâmın mâkabliyle nazmını îcâb ettiren münâsebet ise: Namaz عِمَادُ الدّٖینِhadîs-i şerîfi mûcibince, dinin direği ve kıvâmı olduğu gibi; zekât da İslâm’ın kantarası, yani köprüsüdür. Demek birisi dîni, diğeri âsâyişi muhâfaza eden İlâhî iki esastırlar. Bunun için birbiriyle bağlanmışlardır.
Zekât ile sadakanın lâyık oldukları mevki‘lerini bulmak için birkaç şart vardır:
1 Sadakayı vermekte israf olmaması; 2 Başkasından alıp başkasına vermek sûretiyle halkın malından olmayıp, kendi malından olması; 3 Minnetle in‘âmın bozulmaması; 4 Fakîr olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi; 5 Sadakanın yalnız mala ve paraya münhasır olmadığı bilinmesiyle, ilim, fikir, kuvvet, amel gibi şeylerde de muhtâç olanlara sadakanın verilmesi; 6 Sadakayı alan adam, o sadakayı sefâhette değil, hâcât-ı zarûriyesinde sarf etmesi lâzımdır.
Kur’ân-ı Kerîm bu şartları, bu nükteleri insanlara sadaka olarak ihsân ve ihsâs etmek için یُزَكُّونَveya یَتَصَدَّقُونَveyâhûd یُؤْتُونَ الزَّكٰوةَgibi îcâzlı bir ifadeyi terk edip وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ یُنْفِقُونَ gibi itnâblı bir cümleyi ihtiyâr etmiştir.