
SAYFA 262
[Ecnebî feylesofların Kur’ân-ı Kerîm hakkındaki şehâdetleri]
Ecnebî feylesofların Kur’ân’ı tasdîk ettiklerine dâir şehâdetlerini neşreden Sebîlü’r-Reşâd’ın yüz yetmiş sayılı nüshasından alınmıştır.
[Prens Bismarck’ın Beyânâtı]
Bu beyânâtın bir hulâsası, Târîhçe-i Hayat'ta ve Nûr Çeşmesi'nde ve bir aynı Rehber'de yazılmıştır.
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan müteessirim, yâ Muhammed asm
Muhtelif devirlerde beşeriyeti idare etmek için taraf-ı lâhûtîden geldiği iddiâ olunan bütün münzel semâvî kitapları tam ve etrafıyla tedkîk ettim. Tahrîf olundukları için, hiç birisinde aradığım hikmet ve tam isâbeti göremedim. Bu kanunlar, değil bir cem‘iyetin, bir hâne halkının bile saâdetini te’mîn edecek mâhiyetten pek uzaktırlar. Lâkin Muhammedîlerin asm Kur’ân’ı, bu kayıddan âzâdedir. Ben Kur’ân’ı her cihetten tedkîk ettim. Her kelimesi’nde büyük hikmetler gördüm. Muhammedîlerin asm düşmanları, bu kitap Muhammed’in asm zâde-i tab‘ı olduğunu iddiâ ediyorlarsa da, en mükemmel, hatta en mütekâmil bir dimağdan böyle hârikanın zuhûrunu iddiâ etmek, hakîkatlere göz kapayarak kîn ve garaza âlet olmak ma‘nâsını ifade eder ki, bu da ilim ve hikmetle kābil-i te’lîf değildir. Ben şunu iddiâ ediyorum ki, Muhammed asm mümtâz bir kuvvettir. Destgâh-ı kudretin böyle ikinci bir vücûdu imkân sahasına getirmesi ihtimâlden uzaktır.
Sana muâsır bir vücûd olamadığımdan dolayı müteessirim, yâ Muhammed asm
Muallimi ve nâşiri olduğun bu kitap, senin değildir. Bu kitap lâhûtîdir. Bu kitabın lâhûtî olduğunu inkâr etmek, mevzû‘ ilimlerin butlânını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için, beşeriyet senin gibi mümtâz bir kudreti bir def‘a görmüş, bundan sonra da göremeyecektir. Ben huzûr-u mehâbetinde kemâl-i hürmetle eğilirim.
Prens Bismarck
SAYFA 263
[Doktor Moris’in Beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi'nde ve Târîhçe-i Hayat'ta yazılıdır.
(En temiz ve en doğru dîn, Müslümanlıktır)
Meşhûr muharrir, müsteşrik ve edebiyât-ı Arabiye mütehassısı ve Kur’ân-ı Kerîm’in mütercimi Doktor Moris şöyle diyor:
Bizans Hristiyanlarını, içine düştükleri bâtıl i‘tikādlar girîvesinden, ancak Arabistân’ın Hira Dağı’nda yükselen sesi kurtarmıştır. İlâhî kelimeyi en ulvî makama yükselten ses, bu ses idi. Fakat Rumlar bu sesi dinleyememişlerdi. Bu ses, insanlara en temiz ve en doğru dîni ta‘lîm ediyordu. O yüksek dini ki, onun hakkında Gurd Firey Hesin gibi muhakkik bir fâzıl, şu sözleri pek haklı olarak söylüyor:
Bu dinde mukaddes sular, şâyân-ı teberrük eşyâlar, esnâm ve azîzler, yâhûd a‘mâl-i sâlihadan mücerred îmânı müfîd tanıyan akîdeler, yâhûd sekerât-ı mevt esnâsında nedâmetin bir fâide vereceğini ifade eden sözler, yâhûd başkaları tarafından vukū‘ bulacak duâ ve niyâzların günahkârları kurtaracağına dâir ifadeleri yoktur. Çünki bu gibi akîdeler, onları kabûl edenleri alçaltmış ve bu türlü insanlar, dîni rehberlerin esîri olmuşlardır.
[Doktor Moris’in İkinci Beyânâtı]
Hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta yazılıdır.
(Zamanlar geçtikçe, Kur’ân’ın ulvî sırları inkişâf ediyor)
Yine Doktor Moris, Le Parler Française Roman ünvanlı gazetede, Kur’ân’ın Fransızca mütercimlerinden Selman Runah’ın tenkîdâtına verdiği cevâbda diyor ki:
SAYFA 264
Kur’ân nedir? Kur’ân, her tenkîdin fevkınde bir fesâhat ve belâgat mu‘cizesidir. Kur’ân’ın üç yüz elli milyon Müslümanın göğsünü haklı bir gururla kabartan meziyeti, onun her ma‘nâyı hüsn-ü ifâde etmesi i‘tibâriyle, münzel kitapların en mükemmeli olmasıdır. Hayır, daha ileri gidebiliriz:
Kur’ân, kudret-i ezeliyenin, ezelî inâyetle insana bahş ettiği kütüb-ü semâviyenin en güzelidir. Beşeriyetin refâhı nokta-i nazarından Kur’ân’ın beyânâtı, Yunan felsefesinin ifâdâtından pek ziyâde ulvîdir.
Kur’ân, arz ve semânın Hâlik’ına hamd ve şükrânla doludur. Kur’ân’ın her kelimesi, her şeyi yaratan ve her şeyi hâiz olduğu kābiliyete göre sevk ve irşâd eden Zât-ı Kibriyâ’nın azametinde mündemicdir.
Edebiyât ile alâkadâr olanlar için Kur’ân, bir kitâb-ı edebdir. Lisân mütehassısları için Kur’ân, bir elfâz hazinesidir. Şâirler için Kur’ân, bir âhenk menbaıdır. Bundan başka bu kitap, ahkâm-ı fıkıh nâmına bir muhît-i maâriftir.
Davud’un as zamanından, Jan Talmus’un devrine kadar gönderilen kitapların hiç biri, Kur’ân’ın âyetleriyle muvaffakiyetli bir şekilde rekābet edememiştir.
Bundan dolayıdır ki, Müslümanların yüksek sınıfları, hayâtın hakîkatini kavramak nokta-i nazarından ne kadar tenevvür ederlerse, o derece Kur’ân ile alâkadâr oluyorlar. Ve ona pek fazla ta‘zîm ve hürmet gösteriyorlar. Müslümanların Kur’ân’a hürmetleri dâimâ tezâyüd etmektedir. İslâm muharrirleri, Kur’ân âyetlerinden iktibâs ile yazılarını süslerler. Ve o yazılar, o âyetlerden mülhem olurlar. Müslümanlar tahsîl ve terbiye i‘tibâriyle yükseldikçe, fikirlerini o nisbette Kur’ân’a istinâd ettiriyorlar.
Müslümanlar kitaplarına âşıktırlar. Ve onu kalblerinin bütün samîmiyetiyle mukaddes tanırlar. Hâlbuki kütüb-ü İlâhiyeye nâil olan diğer milletler, ne kitaplarına ehemmiyet verirler ve ne de hürmet gösterirler.
Müslümanların Kur’ân’a hürmetlerinin sebebi, Kur’ân pâyidâr oldukça, başka bir dînî rehbere arz-ı ihtiyâç etmeyeceklerini anlamalarıdır. Filhakîka Kur’ân’ın fesâhat, belâgat ve nezâhet i‘tibâriyle mümtâziyeti,
SAYFA 265
Müslümanları başka belâgat aramaktan vâreste kılmaktadır. Edebî dehâların, yüksek şâirlerin Kur’ân’ın huzûrunda eğildikleri bir vâkıadır. Kur’ân’ın hergün daha fazla tecellî etmekte olan güzellikleri, hergün daha fazla anlaşılan, fakat bitmeyen esrârı, şiir ve nesîrde üstâd olan müslümanları, üslûbunun nezâhet ve ulviyeti huzûrunda diz çökmeye mecbûr etmektedir.
Müslümanlar Kur’ân’ı, tâ rûz-u haşre kadar pâyidâr kalacak kıymet biçilmez bir hazîne addeylerler. Ve onunla pek haklı olarak iftihâr ederler. Müslümanlar Kur’ân’ı, en fasîh sözlerle, en rakîk ma‘nâlarla coşan bir nehre benzetirler. Şâyet Mösyö Rönah İslâm âlemiyle temas etmek fırsatını elde edecek olursa, münevver ve terbiyeli Müslümanların dirâyetlerine karşı en yüksek hürmeti perverde ettiklerini onun evâmir-i ahlâkiyesine fevkalâde riâyetkâr olduklarını ve bunların hâricine çıkmamaya gayret ettiklerini görürdü. Yeni nesiller ve asrî mekteblerin me’zunları da, Kur’ân’a ve Müslümanlığa karşı müstehziyâne bir cümlenin sarfına tahammül etmemektedirler. Çünki Kur’ân iki sıfatla bu ehliyeti hâizdir.
Bunların birincisi, bugün ellerde tedâvül eden Kur’ân’ın Hazret-i Muhammed’e asm vahiy olunan kitabın aynı olmasıdır. Hâlbuki İncil ile Tevrat hakkında bir çok şübheler ileri sürülmektedir.
İkincisi, Müslümanlar Kur'ân'ı, Arabca'nın en kuvvetli muhâfızı ve esâsât-ı dîniyenin amelî bir mâhiyet almasının en kuvvetli menba‘ı telakkî ederler.
Binâenaleyh, Mösyö Rönah eserini tashîh edecek olursa, Kur'ân’ın tercümesiyle insanları tenvîr etmek husûsunda insanlığa büyük bir muâvenette bulunur. Ve bâtıl i‘tikādların hududlarını târ u mâr etmeye hâdim olur.
Doktor Moris
SAYFA 266
[Mister John Davenport’un Beyânâtı]
Nûr Çeşmesi’nde ve Risâle-i Nûr’da yazılan bu nevi‘ feylesoflardan kırk altıncısıdır.
(Zât-ı Kibriyâ hakkındaki âyetlerin ulviyeti ve başdan başa Kur’ân’ın kudsî nezâheti)
Mister John Davenport, Hazret-i Muhammed asm ve Kur’ân-ı Kerîm ünvanlı eserinde, Kur’ân-ı Kerîm’den bahsederken şu sözleri söylüyor:
Kur’ân’ın sayısız hususiyetleri içinde bilhassa ikisi fevkalâde mühimdir. Bunların birisi, Zât-ı Kibriyâ’yı ifade eden âyâtın âhengindeki ulviyettir. Kur’ân-ı Kerîm, beşeri za‘fiyetlerden hiç birisini Zât-ı Kibriyâ’ya isnâddan münezzehtir.
İkincisi, Kur’ân, başından sonuna kadar gayr-i belîğ, gayr-i ahlâkî, yâhûd terbiyeye muhâlif fikirlerden, cümlelerden, hikâyelerden tamâmen münezzehtir. Hâlbuki bütün bu nakîsalar, Hristiyanların ellerindeki kitâb-ı mukaddeste mebzûliyetle vardır.
John Davenport
[Amerikalı Meşhûr Carlyle’ın Beyânâtı]
Bunun bir hulâsası, Nûr Çeşmesi'nde ve Târîhçe-i Hayat'ta yazılmıştır.
(Carlyle şöyle diyor:)
Kur’ân’ı bir kerre dikkatle okursanız, onun hususiyetlerini izhâra başladığını görürsünüz. Kur’ân’ın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kābil-i temyîzdir. Kur’ân’ın başlıca husûsiyetlerinden biri, onun asliyetidir.
Benim fikir ve kanâatime göre, Kur’ân, serâpâ samîmiyet ve hakkāniyetle doludur. Hazret-i Muhammed’in asm cihâna teblîğ ettiği da‘vet, hak ve hakîkattir.
Carlyle
SAYFA 267
[Edward Gibbon’un Beyânâtı]
Bunun bir hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta vardır.
(Müslümanlık tecessüd ve teslîs akîdesini reddeder )
İngiltere’nin en meşhûr ve en büyük müverrihlerinden Edward Gibbon’un, Roma İmparatorluğu’nun İnhitâtı ve Sukūtu adlı eserinde şöyle diyor:
Ganj Nehriyle Bahr-i Muhît-i Atlasî arasındaki memleketler, Kur’ân’ı, bir kānûn-u esâsî ve teşrîî hayatın rûhu olarak tanımışlardır. Kur’ân’ın nazarında satvetli bir hükümdârla, zavâllı bir fakîr arasında fark yoktur. Kur’ân, bu gibi esaslar üzerinde öyle bir teşrî‘ vücûda getirmiştir ki, dünyada bir nazîri yoktur.
Müslümanlığın esâsâtı teslîsiyeti ve Allâh’ın tecessüdiyetini ve vahdet-i vücûd akîdesini reddetmektedir. Bu mutasavvıfâne akîdeler, üç kuvvetli ulûhiyetin mevcûdiyetini ve Mesîh’in Allâh’ın oğlu olduğunu öğretmektedir ki, bu akîdeler ancak mutaassıb Hristiyanları tatmîn edebilir. Hâlbuki Kur’ân, bu gibi karışıklıklardan ve ibhâmlardan âzâdedir.
Kur’ân, Allâh’ın birliğine en kuvvetli delîldir. Feylesofâne bir dimağa mâlik olan bir muvahhid, İslâmiyet’in nokta-i nazarını kabûl etmekte hiç tereddüd etmez. Müslümanlık, belki bugünkü inkişâf-ı fikrîmizin seviyesinden daha yüksek bir dindir.
Edward Gibbon
[Marmadüke’ün Beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi'nde ve Târîhçe-i Hayat'ta yazılmıştır.
(Hâlik’ın hukukuyla mahlûkātın hukukunu en mükemmel bir sûrette, ancak müslümanlık ta‘rîf etmiştir)
Kur’ân’ın telkîn ve Hazret-i Muhammed’in asm teblîğ ettiği esâsâttan mükemmel bir ahlâk mecellesi vücûd bulur. Esâsât-ı Kur’âniyenin muhtelif memleketlerde insanlığa ettiği iyiliğini ve sonra da Allâh’a takarrüb etmek isteyen insanları Cenâb-ı Hakk’a rabt ettiğini inkâr etmek mümkün değildir.
Hâlik’ın hukukuyla mahlûkātın hukuku, mükemmel bir sûrette ancak müslümanlık tarafından ta‘rîf olunmuştur. Bunu yalnız Müslümanlar değil, Hristiyanlar da, Mûsevîler de i‘tirâf ediyorlar.
Marmadük
SAYFA 268
[Lövazon’un Beyânâtı]
Bunun bir hulâsası, Nûr Çeşmesi'nde ve Târîhçe-i Hayat'ta vardır.
(Kur’ân ile kavânîn-i tabîiye arasında tam bir âhenk vardır)
Yeni keşfiyâtın veyâhûd ilim ve irfânın yardımıyla hallolunan veyâhûd halline uğraşılan mesâil arasında bir mes’ele yoktur ki, İslâmiyet’in esâsâtıyla taâruz etsin. Bizim, Hristiyanlığı kavânîn-i tabîiye ile te’lîf için sarf ettiğimiz mesâîye mukābil, Kur’ân-ı Kerîm ve ta‘lîmiyle kavânîn-i tabîiye arasında tam bir âhenk görülmektedir. Kur’ân, her hürmete şâyân olan eserdir.
Lövazon
[Müsteşrik Sedio’nun Beyânâtı]
Bir hulâsası, Târîhçe-i Hayat'ta ve Nûr Çeşmesi'nde yazılıdır.
(Kur’ân, bütün iyilik ve fazîlet esaslarını muhtevîdir. İnsanı her türlü dalâletlerden korur)
Kur’ân, insanlara hukukullâhı tanıtmış, mahlûkātın Hâlik'tan ne bekleyeceğini, mahlûkātın Hâlık ile münâsebâtını en sarîh şekilde öğretmiştir. Kur’ân, ahlâk ve felsefenin bütün esâsâtını câmi‘dir. Fazîlet ve rezîlet, hayır ve şer ve eşyânın mâhiyet-i hakîkiyesi, hulâsa her mevzû‘ Kur’ân’da ifade olunmuştur.
Hikmet ve felsefenin esası olan kaideler, adâlet ve müsâvâtı öğreten ve başkalarına iyilik etmeyi, fazîletkâr olmayı ta‘lîm eden esaslar, bunların hepsi Kur’ân’da vardır. Kur’ân, insanı iktisâd ve i‘tidâle sevk eder. Dalâletten korur. Ahlâkî zaafların karanlıklarından çıkarır. Teâlî-i ahlâk nûruna ulaştırır. İnsanın kusûrlarını, hatâlarını kemâle kalb edip insanı i‘tilâ eyler.
Müsteşrik Sedio
SAYFA 269
[Doktor Johnson’un Beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi'nde ve Târîhçe-i Hayat'ta vardır.
(Kur’ân, öyle bir Peygamber asm sesidir ki, onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin akisleri saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar.)
Kur’ân şiir midir? Hayır, Kur'ân şiir değildir. Fakat onun şiir olup olmadığını tefrîk etmek müşkildir. Kur’ân, şiirden daha yüksek bir üslûba mâliktir. Bununla beraber Kur’ân ne tarihtir, ne tercüme-i hâldir, ne de Îsâ’nın as dağda îrâd ettiği mev‘iza gibi bir mecmûa-i eş‘ardır. Hatta Kur’ân, ne Buda’nın telkînâtı gibi mâba‘de't-tabîa bir telkînâtdır, ne mantık kitabıdır, ne de Eflâtun’un herkese îrâd ettiği nasihatler gibidir.
Kur’ân, ancak bir Peygamber’in asm sesidir. Bu ses öyle bir ses ki, onu bütün dünya dinleyebilir. Bu sesin akisleri saraylarda, çöllerde, şehirlerde, devletlerde çınlar. Bu sesin teblîğ ettiği dîn, evvelâ nâşirlerini bulmuş, sonra teceddüdperver, i‘mâr edici bir kuvvet şeklinde tecellî etmiştir. Bu sâyededir ki, Yunanistan ile Asya’nın birleşen ışığı, Avrupa’nın zulümât-âbâd olan karanlıklarını yarmış ve bu hâdise, Hristiyanlığın en karanlık devirlerini yaşadığı zaman vukū‘ bulmuştur.
Doktor Johnson
[Doktor Siti Yangest’ın beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta vardır.
(Kur’ân’ın cihanşumûl hakîkati: Kur’ân, Allâh’ın birliğine inanmak hakîkat-i kübrâsını i‘lân eder.)
İngilizce-Arabca ve Arabca-İngilizce lügatların muharriri Doktor Siti Yangest, Kur’ân hakkında şu sözleri söylüyor:
SAYFA 270
Kur’ân, insanların yed-i istifâdesine geçen eserlerin en büyüklerinden biridir. Kur’ân’da büyük bir insanın hayâl ve seciyesi en vâzıh şekilde görülmektedir. Carlyle Kur’ân’ın ulviyeti, onun cihân şumûl hakîkatindedir, dediği zaman, şübhesiz doğru söylemişti.
Muhammed’in asm doğruluğu, fa‘âliyeti, hakîkati taharrîde samîmiyeti, sarsılmaz azmi, îmânı, kendisini dinlemek istemeyenlere ezelî hakîkati dinletmek yolundaki sebâtı, bana kalırsa onun, o cesûr ve azimkâr peygamber’in asm hâtem-i risâlet olduğunun en kat‘î ve en emîn delilleridir.
Kur’ân, akāid ve ahlâkın ve insanlara hidâyet ve hayâtta muvaffakiyet te’mîn eden esâsâtın mükemmel mecellesidir. Bütün bu esâsâtın üssü’l-esâsı, âlemin bütün mukadderâtını yed-i kudretinde tutan Zât-ı Kibriyâ’ya îmândır.
Allâh’ın birliğine îmân etmek hakîkat-i kübrâsını i‘lân ediyorken, Kur’ân, lisân-ı belâgatin en yükseğine ve nezâhetin şâhikasına varır. Sonra Kur’ân, Allâh’ın irâdesine itâati, Allâh’a isyanın netîcelerini îzâh ederken, insanların muhayyilesini elektrikleyen en seyyâl lisânı kullanır. Resûl-ü Kibriyâ’ya asm teselli vermek ve onu teşvîk etmek, yâhûd halkı sâir peygamberlerin ahvâliyle ve milletlerinin âkıbetiyle korkutmak îcâb ettiği zaman, Kur’ân’ın lisânı en kat‘î ciddiyeti almaktadır.
Mâdem ki Kur’ân’ın, birbirine düşman kabîleleri ve yekdiğeriyle mücâdele eden unsurları toplu bir millet hâline getirdiğini ve onları eski fikirlerinden daha ileri bir seviyeye yükselttiğini görüyoruz. O hâlde belâgat-i Kur’âniyenin mükemmeliyetine hükmetmeliyiz. Çünki Kur’ân’ın bu belâgati, vahşi kabîleleri medenî bir millet hâline getirmiş, dünyanın eski târîhine yeni bir kuvvet ilâve etmiştir.
Zaman ve mekân i‘tibâriyle birbirinden çok uzak oldukları gibi, fikrî inkişâf i‘tibâriyle de birbirinden çok farklı insanlara hârikulâde bir hassâsiyet ilhâm eden ve muhâlefeti hayrete ve istihsâna kalb eden Kur’ân, en şâyân-ı hayret eser tanınmaya lâyıktır.
Kur’ân, beşerin mukadderâtıyla meşgul âlimler için, tetebbua şâyân en fâideli mevzû‘ sayılır.
Doktor Siti Yangest
SAYFA 271
[Korsel (Corselle)’in Beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta yazılıdır.
(Kur’ân’ın lisânı, nezâhet ve belâgat i‘tibâriyle nazîrsizdir. Kur’ân, bizâtihî muhteşem bir mu‘cizedir.)
Kur’ân’ın mutaassıb münekkidi ve mütercimi Korsel diyor ki: Kur’ân, şübhesiz Arabca'nın en mükemmel ve pek mevsûk bir eseridir. Müslümanların i‘tikādı vechile, bir insan kalemi bu i‘câzkâr eseri vücûda getiremez. Kur’ân, bizâtihî dâimî bir mu‘cizedir. Hem öyle bir mu‘cize ki, ölüleri diriltmekten daha yüksektir. Bu mukaddes kitabın tâ kendisi, menşeinin semâvî olduğunu isbata kâfîdir. Muhammed asm, bu mu‘cizeye istinâden, bir peygamber asm olarak tanınmasını istemiştir. Arabistân’ın çıplak ve kısır çöllerini aydınlatan şâirlere ve hatîblere meydan okuyan Kur’ân, bir âyetine bir nazîre istemiş, bir kimse bu tahaddîye karşı gelememişti. Burada yalnız bir misâl îrâd ederek, bütün büyük adamların Kur’ân’ın belâgatine baş eğdiklerini göstermek isterim.
Hazret-i Muhammed’in asm zamanında, Arabistân şâirlerinin şehr-i yârı, Şâir Lebîd idi. Lebîd, muallakāttan birinin nâzımıdır. O zaman putperest olan Lebîd, Kur’ân’ın belâgati karşısında lâl kalmış, bu belâgati en güzel sözlerle ifade etmişti. Kur’ân’ın belâgati karşısında hayrân kalan Lebîd, Müslümanlığı kabûl etmiş,
Kur’ân’ın ancak bir peygamber lisânından duyulacağını söylemiştir. Kur’ân’ın lisânı ise, gāyet belîğ ve hârikulâde seyyâldir. Cenâb-ı Hakk’ın şân ve celâletini, azamet-i sıfatlarını ifade eden âyetlerin ekserîsi, müstesnâ bir güzelliği hâizdir. Kur’ân’ı bîtarafâne tercümeye gayret ettim ise de, kāri’lerim Kur’ân’ın metninde sadâkatkârane bir ifadeye muvaffak olamadığımı göreceklerdir. Ve bu kusuruma rağmen, kāri’lerim tercümemde bahis mevzû‘u ettiğim muhteşem âyetlerin bir çoklarını okuyacaklardır.
Korsel
SAYFA 272
[Rodwell’in Beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta neşredilmiştir.
(Kur’ân, beşeriyete İlâhî bir lütuftur. Kur’ân, muzaffer cumhuriyetler meydana getirmiştir.)
Kur’ân’ın âyetlerini nüzûl târîhine göre tertîb ve tercüme eden, İngiltere’nin en mutaassıb papazlarından Rodwell, şu hakîkatleri i‘tirâf ediyor:
Kur’ân, Arabistân’ın basît bedevîlerini öyle bir istihâleye uğratmıştır ki, bunların âdetâ meshûr olduklarını zannedersiniz. Hristiyanların telakkîsine göre Kur’ân’ın nâzil olmuş bir kitap olduğunu söyleyecek olsak bile,
Kur’ân, putperestliği imhâ; Allâh’ın vahdâniyet akîdesini te’sîs; cinlere, perilere, taşlara ibâdeti ilgā; çocukları diri diri gömmek gibi vahşi âdetleri izâle; bütün hurâfeleri istîsâl; taaddüd-ü zevcâtı tahdîd ile, bütün Arablar için İlâhî lütuf ve ni‘met olmuştur.
Kur’ân, bütün kâinâtı yaratan, gizli ve âşikâr her şeyi bilen Kādir-i Mutlak sıfatıyla Zât-ı Kibriyâ’yı takdîs ve tebcîl ettiğinden, her sitâyişe şâyândır. Kur’ân’ın Vâhid-i Ehad olan Allâh’a îmânı lâyetezelzeldir. Kur'ân’ın ifâdesi vecîz ve mücmel olmakla beraber, Kur'ân, ifâdesini en derin hakîkati ve en kuvvetli ve mülhem hikmeti takrîr eden elfâz ile söylemiştir.
Kur’ân, devamlı memleketler değilse de, muzaffer cumhuriyetler vücûda getirmeye hâdim olacak esasları muhtevî olduğunu isbat etmiştir.
Kur’ân’ın esaslarıyladır ki, fakr u sefâletleri, ancak cehâletleriyle kābil-i kıyâs olan, susuz ve çıplak bir yarımadanın sekenesi, yeni bir dinin harâretli ve samîmî sâlikleri olmuşlar, devletler kurmuşlar, şehirler inşâ etmişlerdir.
Filhakîka Müslümanların heybetidir ki, Füsdâd, Bağdâd, Kurtuba, Delhi, bütün Hristiyan Avrupa’yı titreten bir azamet ve haşmet ihrâz etmişlerdir.
Rodwell
SAYFA 273
[Gaston Kar’in Beyânâtı]
Târîhçe-i Hayât ile Nûr Çeşmesi'nde bir hulâsası neşredilmiştir.
(Müslümanlık, dünyanın kıvâmı olan bir dindir. Medeniyet cihânının istinâd ettiği temelleri muhtevîdir.)
Fransa’nın en ma‘rûf müsteşriklerinden Gaston Care, 1913 senesinde Figaro Gazetesi’nde, yeryüzünde Müslümanlık kalkacak olursa, müsâlemetin muhâfazasına imkân olup olmadığı hakkında makāleler silsilesi yazmış ve o zaman bu makāleler, şark gazeteleri tarafından tercüme olunmuştu. Fransız müsteşriki diyor ki:
Yüz milyonlarla insanın dîni olan Müslümanlık, bütün sâliklerine nazaran, dünyanın kıvâmı olan bir dindir. Bu aklî dinin menba‘ı ve düstûru olan Kur’ân, medeniyet cihânının istinâd ettiği temelleri muhtevîdir. O kadar ki, bu medeniyetin, İslâmiyet tarafından neşrolunan esasların imtizâcından vücûd bulduğunu söyleyebiliriz.
Filhakîka bu âlî dîn, Avrupa’ya, dünyanın i‘mârkârâne inkişâfı için lâzım olan en esaslı kaynakları te’mîn etmiştir. İslâmiyet’in bu fâikiyetini teslîm ederek, ona medyûn olduğumuz şükrânı tanımıyorsak da, hakîkatin bu merkezde olduğunda şekk ve şübhe yoktur.
Fransız muharriri, daha sonra, Kur’ân’ın umûmî müsâlemeti muhâfaza husûsundaki hizmetini bahis mevzû‘u ederek diyor ki:
İslâmiyet yeryüzünden kalkacak ve bu sûretle hiç bir Müslüman kalmayacak olursa, barışı devam ettirmeye imkân kalır mı? Hayır, buna imkân yoktur.
Gaston Care
SAYFA 274
[Alman âlimlerinden müsteşrik Yoçahim Du Ralf’ın Beyânâtı]
Bir hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta yazılmıştır.
(Kur’ân, bütün dînî kitaplara fâiktir)
Alman âlimlerinden ve müsteşriklerinden Yoçahim Du Ralf, Kur’ân’ın sıhhate verdiği ehemmiyetten bahsederken şu sözleri söylüyor:
İslâmiyet’in şimdiye kadar Avrupa muharrirlerinden hiç birinin nazar-ı dikkatini celb etmeyen bir safhasını bahis mevzû‘u etmek istiyorum. İslâmiyet’in bu safhası, onun sıhhati muhâfaza için vukū‘ bulan emirleridir. Evvelâ şunu i‘tirâf etmek lâzımdır: Kur’ân, bu nokta-i nazardan bütün dînî kitaplara fâiktir.
Kur’ân’ın ta‘rîf ettiği basît, fakat mükemmel sıhhî kāideleri nazar-ı dikkate alırsak, bu mukaddes kitap sâyesinde, bütün dünyanın bazı kısımlarının ve haşerât mahşeri olan Asya’nın ne müdhiş bir tehlike olmaktan kurtulduğunu görürüz. Müslümanlık nezâfeti, temizliği, nezâheti bütün sâliklerine farzetmekle, bir çok tahrîbkâr mikropları imhâ etmiştir.
Yoçahim Du Ralf
Sembires Encyclopedia nâmıyla intişâr eden İngilizce muhît-i maârifte Müslümanlıktan şu sûretle bahis olunmaktadır.
Bunun da bir hulâsası, Nûr Çeşmesi ve Târîhçe-i Hayat'ta intişâr etmiştir.
(Kur’ân âyetleri, İslâmiyet’in muhteşem bünyesinde altın bir kordon gibi işlenmiştir)
İslâm Peygamberinin asm seciyesini aydınlatan Kur’ân âyetleri, son derece mükemmel, son derece müessirdir. Bu kısım, Müslümanlığın ahlâkî kāidelerini ifade eder. Fakat bu kaideler, bir iki sûreye münhasır değildir. Bu âyetler, İslâmiyet’in muhteşem bünyesinde altın bir kordon gibi işlenmiştir.
SAYFA 275
İnsafsızlık, yalancılık, hırs, israf, fuhuş, hıyânet, gıybet, bunların hepsi Kur’ân tarafından en şiddetli sûrette takbîh olunmuş ve bunlar rezîletin tâ kendileri tanınmışlardır.
Diğer taraftan, hüsn-ü niyet sâhibi olmak, başkalarına iyilik etmek, iffet, hayâ, müsâmaha, sabır, tahammül, iktisâd, doğruluk, istikāmet, sulhperverlik, hakperestlik, her şeyden fazla Cenâb-ı Hakk’a i‘timâd ve tevekkül, Allâh’a itâat müslümanlık nazarında, hakîkî îmân esasları ve hakîkî bir mü’minin başlıca sıfatları olarak gösterilmiştir.
[Profesör Edward Monte’nin Beyânâtı]
Risâle-i Nûr’da ve Nûr Çeşmesi'nde yazılan bu nevi‘ feylesofların kırk yedincisidir.
(Resûl-ü Ekrem asm, idrâk ve şuûr timsâlidir)
Profesör Edward Monte, Hristiyanlığın İntişârı ve Hasmı Olan Müslümanlar ünvanlı eserinin 1718’inci sahîfelerinde diyor ki:
Rasyonalizmin, yani akliye kelimesinin müfâdını ve târîhî ehemmiyetini tevsî‘ edebilirsek, Müslümanlığın aklî bir dîn olduğunu söyleyebiliriz. Akıl ve mantık misdâkıyla akāid-i dîniyeyi muhâkeme eden mekteb, rasyonalizm kelimesinin İslâmiyet’e tamamıyla mutâbık olduğunu teslîm etmekte tereddüd etmez.
Resûl-ü Ekrem’in asm şuûr ve idrâk timsâli olduğu, dimağının îmân ışıklarıyla ve kâmil bir yakîn ile pür-nûr olduğu muhakkaktır.
Resûl-ü İslâm asm, muâsırlarını aynı heyecanla alevlemiş, bu sıfatlarla techîz etmişti. Hazret-i Muhammed asm, başarmak istediği ıslahâtı, İlâhî bir vahiy olarak takdîm etmiştir. Bu İlâhî vahiydir. Hazret-i Muhammed’in asm dîni, akıl kaidelerinin ilhâmlarına tamamıyla muvâfıktır.