Bu sözden aynı mahallede veya aynı apartmanda oturmak gibi fizikî/coğrafi bir zorunluluk sonucu çıkmaz. Esasen "vahdet-i itikadın (inanç birliğinin) vahdet-i içtimaiyeyi (toplumsal birliği) iktiza etmesi", Müslümanların kalbî, ruhî, fikrî ve amelî bir dayanışma içerisinde olması anlamına gelir.
İnananlar nerede olurlarsa olsunlar (ister gerçek hayatta ister sanal ortamda), söz ve hareketlerinde dinî ve millî ortak değerlere uygun davranarak bir çizgi üstünde omuz omuza verirler.
Müslüman, coğrafi olarak uzak olsa dahi, kendini tüm inananların oluşturduğu devasa bir vücudun azası olarak hisseder. Gerçek bir ittifakta her bir fert; diğer kardeşinin gözüyle bakabilir, onun kulağıyla işitebilir. Bu durum coğrafi olarak aynı apartmanda değil, gönül ve gaye birliği içerisinde yaşamakla mümkündür.
Müslümanları bir arada tutan ve ayrışmayı engelleyen, dinî ve millî ortak bağlarımızdır.
Dinî olarak tek bir Yaratıcı, tek bir Kitap, tek bir Ezan, cemaatle kılınan namazlar, hacdaki tek tip "lebbeyk" nidası ve ortak şehadet kelimesi müminleri ruhen birbirine bağlar.
Millî olarak ise tek vatan, tek bayrak ve ortak tarih bilincidir. Bu topraklarda Türk demek Müslüman demektir; İslamî kimliğini kaybeden, millî kimliğini de kaybeder. İslam’a bayraktarlık yapmış bir ecdadın torunları olarak, ortak milli ve dini değerleri taşıyan insanlara karşı uhuvvet-i İslamiye içerisinde merhametli ve şefkatli davranmak tarihi bir görevdir.
İnanç birliğinin toplumsal birliği sağlamasının önündeki en büyük engel menfi milliyetçiliktir.
İslamî bakış açısına göre menfi milliyetçilik (ırkçılık) yasaktır. İnsanların kendi ırklarını seçme hakkı yoktur. Bu yüzden ırkıyla övünmek veya başkasını yermek abestir ve büyük hatadır. Batı medeniyetinin esas aldığı ırkçılık, başkasını yutmakla beslendiği için felaketlere ve savaşlara yol açan bir zehirdir.
Müspet milliyetçilik ise meşrudur. Milletleri bir arada tutan, kardeşliğe ve yardımlaşmaya vesile olan, haksızlığa karşı kendi milletini ve vatanını Allah için sevmeyi netice veren müspet milliyetçilik ise dinen yasak değildir. Hangi ırktan olursa olsun, ortak değerleri taşıyan her fert bu milli ve dini duyguyla sevilir.
Müslüman bir toplum veya mahalle âdeta manevi bir ev gibidir. İçinde masumlar bulunan bir ev, bir tek suçlu yüzünden ateşe verilemez. Aynı şekilde, bir müminin veya komşunun hoşumuza gitmeyen tek bir çirkin hali yüzünden ona kin besleyip o manevi evi yakmaya çalışmak büyük bir zulümdür.
Kur'ân-ı Kerim, insanların farklı kabile ve ırklara ayrılmasını, bir ordunun sınıflara ayrılmasına benzetir. Asıl amaç, tearüf (tanışmak) ve teavün (yardımlaşmak) içindir; düşmanlık için değildir. En ilkel bedevi aşiretler (örneğin; Hasenân aşireti) bile dışarıdan bir tehlike geldiğinde iç düşmanlıklarını unutup omuz omuza verirlerken; yüzlerce düşman dairesi karşısında olan ehl-i imanın küçük ve cüz'i meselelerle birbirine düşmesi kabul edilemez.
"Vahdet-i içtimaiye", Müslümanların küresel ölçekte oluşturacağı ittifakları da kapsar.
İlmî İttifak açıısndan düşünüldüğünde, Müslüman ülkelerin ortak uluslararası üniversiteler ve AR-GE merkezleri kurarak bilim ve teknolojideki eksikliklerini gidermesi gereklidir.
İktisadî İttifak penceresinden meseleyi ele aldığımızda, Batı'nın sömürge düzenine ve yer altı kaynaklarımızı yağmalamasına karşı (boykot gibi duyarlılıklarla) ekonomik işbirlikleri kurulmalı, dışa bağımlılık bitirilmelidir.
Siyasî ve Askerî İttifak çerçevesinde, tıpkı Karabağ'ın esaretten kurtarılmasında, Libya ve Somali'deki krizlerin çözümünde veya Suriye halkının zulümden kurtulmasında olduğu gibi, Müslüman devletlerin siyasî ve askerî olarak birbirinin imdadına koşması bu zamanın en büyük farz bir vazifesidir.
Özetle; aynı binada oturmak bir ittifak değildir. Gerçek ittifak; müminlerin birbirini bir vücudun azaları gibi görmesi, küçük kırgınlıkları ortak değerler hatırına unutması ve İslam düşmanlarına karşı ortak, sarsılmaz bir "kurşunla perçinlenmiş bina" gibi durabilmesidir.

