“Türk” kavramını, kullanıldığı bağlama göre değerlendirmek gerekmektedir. Nüfus, soy veya vatandaşlık bakımından bakıldığı takdirde “Türk”, belirli bir etnik kimliği ve soya mensubiyeti ifade eder. Yani Türklük, kişinin soyuna ve yaratılıştan gelen aidiyetine ilişkin bir kavram olarak düşünülebilir. Dolayısıyla konuya bu açıdan bakıldığı takdirde, Türk olmanın şartı İslamiyet'i kabul etmektir yahut İslamiyet'ten çıkmak Türk kimliğini kaybetmektir demek doğru değildir.
Fakat tarihi ve manevi kimlik bakımından konu ele alındığında, Türk kavramı bambaşka bir anlam kazanmaktadır. Zira tarihi seyirde Türk milletinin en belirgin vasfı İslamiyet’tir. Türk kimliğini ayakta tutan en esaslı bağ İslam’dır. İslamiyet’ten uzaklaşmak, bu milletin tarihi ruhundan ve hakiki hüviyetinden uzaklaşmak demektir.
Türklerin inanç dünyası ve kültürel hayatı, İslam dininin temel prensiplerine yatkın olması sebebiyle, İslamiyet'in kabul edilmesine uygun bir zemin hazırlamıştır. Türkler İslamiyet'i kabul ettikten sonra Türklük, İslamiyet’le ayrılmaz derecede birleşmiştir. Zira Türkler, asırlar boyunca kişisel ve sosyal hayatlarında, sanat ve mimaride, şiir ve edebiyatta İslam hakikatlerini işlemiş; idari yapıda ve devlet otoritesinde İslam'ın politikasını esas almış ve fetihlerini bu doğrultuda gerçekleştirmiştir. Nitekim Kaşgarlı Mahmud'un Divanu Lugati't-Türk'te yaptığı Türk tanımı bunun en güzel örneğidir. Kaşgarlı Mahmud, Türklerin hasletlerinden söz ederken sevimlilik, tatlılık, edep, büyükleri ağırlamak, sözünü yerine getirmek, sadelik, öğünmemek, mertlik1 gibi kavramları ifade eder ki tüm bu hasletler aynı zamanda İslam'ın bir öğretisidir. 1070'li yıllarda yazılan ve Türk olmanın hasletlerini sıralayan bu satırlar, Türklerin asırlarca kendi kimliklerini İslam hakikatleri ile nasıl teşekkül ettirdiklerini göstermektedir.
Bin yılı aşkın bir süredir hala süregelen bu anlayış, ortaya büyük bir medeniyet çıkarmıştır. Bugün İslam'ı bilmeyen, Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethetme hayalini idrak edemez. Tevhid hakikatini kabul etmeyen, Türk topraklarında bulunan binlerce eseri, mimariyi ve edebi derinliği anlayamaz. Müslüman kavramından uzaklaşmış kişi, Türklerin en şerefli rütbesi olan şehitliği hakiki anlamda değerlendiremez. İslamiyet'i kabul etmeyen, devlet politikasından insan eğitimine kadar İslam hakikatlerini yaşayıp yaşatmış bir ecdadın tarihi mirasını anlayamaz ve manevi bağ kurup o kimliğe bürünemez.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri de değerlendirmesini bu manayı esas alarak yapmaktadır.
Türk milleti anasır-ı İslamiye içinde en kesretli olduğu halde, dünyanın her tarafında olan Türkler ise Müslümandır. Sair unsurlar gibi müslim ve gayr-i müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede Türk taifesi varsa, Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten dahi çıkmışlardır. Macarlar gibi. Halbuki küçük unsurlarda dahi hem müslim hem de gayr-i müslim var. Ey Türk kardeş, bilhassa sen dikkat et. Senin milliyetin İslamiyet’le imtizac etmiş. Ondan kābil-i tefrik değil. Tefrik etsen mahvsın. Bütün senin mazideki mefahirin, İslamiyet defterine geçmiş.
Bediüzzaman Hazretleri, Türk ile İslamiyet'in tamamen imtizaç edip ayrışmaz bir bütünlük sağladığına vurgu yapmaktadır. Öyle ki kültür ve medeniyeti, tarihi kahramanlıkları tamamen İslamiyet hesabına yapılmış, rıza-yı ilahi esas tutulmuştur. Bu sebeple İslam'dan ayrılan bir Türk; soyu ve ecdadı ile bağ kuramamış, Türklükten dahi çıkarak zamanla başkalaşmıştır.
Netice olarak: Türk olmak, tarihi ve manevi manada İslamiyet’le ayrılmaz bir surette birleşmiştir. Bu sebeple Türk milletinin tarifinde din, tali bir unsur değil; kurucu ve muhafaza edici esastır. Müslüman olmayan kimse etnik veya hukuki anlamda Türk olabilir. Türk denilebilir. Lakin, Türk milletinin manevi hüviyetini tam temsil edemez. Zira ecdadın kurduğu mana, medeniyet ve milli şahsiyet içinde Türk’ün mayası İslamiyet’le karılmıştır.
Kaşgarlı Mahmud, Divanu Lugati't-Türk , I, s. 352.

