Osmanlı Devleti'nde hırsızlık yapan bazı kimselere kürek cezası verildiği bilgisi doğrudur. Ancak bu uygulamayı doğru değerlendirebilmek için öncelikle kürek cezasının ne olduğunu, hangi suçlara uygulandığını ve Osmanlı hukukunda nasıl bir yere sahip olduğunu açıklamak gerekir. Ardından, İslam hukukunda hırsızlık için öngörülen el kesme cezasının hangi şartlarda uygulanacağını ve bunun yerine başka cezaların verilmesinin nasıl değerlendirildiğini birbirinden ayırmak gerekir.
Osmanlı'da Kürek Mahkumluğu
Kürek mahkumluğu cezası, Osmanlı donanmasının artan kürekçi ihtiyacını karşılamak amacıyla 16. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış bir ceza türüdür. Başlangıçta gemilerde kürek çekenlerin önemli bir kısmını esirler ve belirli şartlarla bu işi yapan kişiler oluştururken zamanla çeşitli suçlardan hüküm giyenler de kürekçi olarak çalıştırılmaya başlanmıştır. Bu ceza, İslam hukukunda veya Osmanlı örfi kanunlarında önceden belirlenmiş klasik bir ceza olmayıp donanmanın ihtiyaçları doğrultusunda gelişen bir uygulamaydı.
Kürek cezası yalnızca hırsızlara değil, farklı suçlardan hüküm giyen kimselere de veriliyordu. Hırsızlık, yankesicilik, hırsızlara yardım etme, yol kesme, yağma, sahte belge düzenleme, kalpazanlık, adam yaralama ve bazı başka suçlar bu kapsamda cezalandırılabiliyordu. Örneğin, 1559 tarihli bir Osmanlı arşiv kaydında, ölüm cezasını gerektiren suçları işlemeyen bazı hükümlülerin küreğe gönderilmesi emredilmiştir. 1568 tarihli başka bir hükümde ise kısas gerektirmeyen bazı organ kesme ve hapis cezalarının kürek cezasına çevrilmesi söz konusudur. Bu örnekler, kürek cezasının hem doğrudan hükmedilen hem de bazı durumlarda başka cezaların yerine uygulanan bir yaptırım olduğunu göstermektedir.
Kürek cezasının verilmesinde merkezi yönetimin önemli bir rolü vardı. Cezaların başka bir yaptırıma çevrilmesi çoğunlukla Divân-ı Hümâyun'un yetkisi çerçevesinde gerçekleşiyordu. Suç ve hükümlü hakkındaki bilgiler kadı tarafından kayda geçiriliyor, gerekli değerlendirmeler yapıldıktan sonra hükümlünün küreğe gönderilmesi kararlaştırılabiliyordu. Dolayısıyla bu uygulama, herhangi bir görevlinin kendi kararıyla suçlu gördüğü bir kimseyi gemide çalıştırmasından ibaret değildi. Dönemin hukukî ve idarî mekanizmaları içinde yürütülüyordu.12
İslam Hukukunda Hırsızlığın Cezası
İslam hukukunda hırsızlık, Kur'an-ı Kerim'de Mâide suresinin 38. ayetinde3 ele alınmış ve belirli şartları taşıyan hırsızlık suçu için el kesme cezası öngörülmüştür. Ancak bu hüküm, başkasına ait herhangi bir malı alan herkese, olayın niteliğine ve şartlarına bakılmaksızın uygulanacak bir ceza şeklinde anlaşılmamıştır. İslam hukukçuları, bu cezanın uygulanabilmesi için suçun oluşmasına, çalınan mala, malın korunma durumuna ve suçun ispatına ilişkin ayrıntılı şartlar belirlemişlerdir. Bir hırsızlık fiilinde şer'i el kesme cezasının verilebilmesi için çalınan malın belirli bir nisap miktarına ulaşması, korunan bir mekândan (hırz) alınmış olması, mal üzerinde hiçbir mülkiyet veya izin şüphesinin bulunmaması ve ispat şartlarının eksiksiz gerçekleşmesi gibi pek çok ağır fıkhı şartlar aranmaktadır.
Hanefi, Şafi ve Hanbelilere göre "Süphe bulunduğu takdirde mümkün mertebe hadleri kaldırınız." hadisi gereğince, bu şartlardan herhangi birinde noksanlık veya şüphe meydana geldiğinde şer'i had cezası düşmektedir.4
Had cezasının düştüğü veya şer'i şartların tam olarak oluşmadığı durumlarda ise suç cezasız bırakılmaz. İslam fıkhının devlete ve devlet başkanına tanıdığı "ta'zir (korkutmak, uyarmak)" ve "siyaset-i şer'iyye" yetkisi devreye girer. Ta'zir yetkisi kapsamında kamu düzenini ve mal güvenliğini korumak amacıyla devlet yetkilileri suçlulara hapis, sürgün, dayak veya kürek cezası gibi caydırıcı yaptırımlar uygulayabilir.5
Burada had cezası ile ta‘zir cezası arasındaki farkı bilmek önemlidir. Had, türü ve temel çerçevesi dini kaynaklarda belirlenmiş cezalara verilen isimdir. Ta‘zir ise had veya kısas cezasını gerektirecek şartları taşımayan yahut bu gruba girmeyen suçlarda, yetkili makamın hukuk kuralları çerçevesinde belirlediği cezaları ifade eder. Mesela bir kimsenin hırsızlık amacıyla bir eve girmesi ancak malı alamadan yakalanması, had cezasını gerektiren tamamlanmış hırsızlıkla aynı şekilde değerlendirilmez. Benzer biçimde, malın korunma şartının bulunmaması veya suçun diğer hukuki unsurlarının eksik olması da had cezasının uygulanmasını engelleyebilir. Böyle durumlarda suç karşılıksız bırakılmaz. Şartlarına göre başka bir yaptırım uygulanabilir.6 Osmanlı Devleti'ndeki uygulama da bu çerçevede değerlendirilmelidir.
Bu bağlamda, Osmanlı Devleti de kanunnamelerinde yer alan kürek cezasını fıkhın bu ta'zir ve siyaset-i şer'iyye ilkelerine dayandırarak mahkeme kararlarıyla uyguladığı için, had şartları taşımayan veya ta'zir gerektiren hırsızlık suçlarında kürek cezasının tatbik edilmesi İslam hukukuna göre caizdir.
BAZI OSMANLI PADİŞAHLARININ KENDİ OĞUL VE KARDEŞLERİNİ ÖLDÜRTMELERİNİN SEBEPLERİ
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE DEVAM EDEN "RAMAZAN TOPU (İFTAR TOPU)" UYGULAMASININ DİNİ DAYANAĞI NEDİR?
OSMANLI’DA ŞER’Î VE ÖRFÎ HUKUK BİRLİKTE NASIL UYGULANIYORDU?
OSMANLI DEVLETİ 1. DÜNYA SAVAŞI'NDA NEDEN YENİLDİ? BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN DİKKAT ÇEKEN İZAHI
Mehmet İşpirli, "Kürek Cezası", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2019, c. 2, s. 112-114.
Ahmet Kılınç, "Klasik Dönem Osmanlı Devleti’nde Uygulanan Kürek Cezasının Hukuki Tahlili", Belleten Türk Tarih Kurumu, 2015, say. 79, s 531-558.
Hem hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadın yok mu, yaptıklarına bir cezâ, Allah'dan bir azâb olmak üzere onların (sağ) ellerini kesin! Çünki Allah, Azîz (kudreti dâimâ galib gelen)dir, Hakîm (her işi hikmetli olan)dır.
Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c. 7, s. 409.
Vehbe Zuhayli, İslam Fıkhı Ansiklopedisi, Risale Yay., İstanbul 1990, c. 7, s. 472-473.
Ali Bardakoğlu, "Hırsızlık", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1998, c. 17, s. 385-386.

