Bu konuya giriş yapmadan önce Sarfe Teorisi'nden bahsetmek yerinde olacaktır. Buna göre, Kur’ân’ın bir benzerinin ortaya konulup konulamayacağı meselesinde farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bir kısım âlimler, Kur’ân’ın i‘câzı, belâgati ve fesahati gibi bütün mucizevî yönleri sebebiyle insanların onun benzerini getirmekten aciz olduğunu savunmuştur. Diğer bir görüşe göre ise insanlar aslında böyle bir metin ortaya koyabilecek güce sahiptir; ancak inkârcıların bu gücü kullanmaları ilahî bir müdahale ile engellendiği için Kur’ân’ın benzerini getirmeye teşebbüs edememişlerdir. Bu ikinci yaklaşım, literatürde “sarfe teorisi” olarak adlandırılmaktadır.1
Bu bilgiler ışığında, Üstad Hazretlerinin Arapça orijinal nüshasında geçen, bahsettiğiniz metni inceleyelim.
ثم اعلم أن عجز البشر عن معارضة أقصر سورة إنِيّتُهُ بديهية، وأما لمِيَّتُهُ فقيل هي: أن الله تعالى صرف القوى عن المعارضة، والمذهب الأصح في اللِّمِيَّة ما عليه عبد القاهر الجرجاني، والزمخشري، والسكاكي، وهو : أن قدرة البشر لا تصل إلى درجة نظمه العالي.2
Yani: Şunu da bilmelisin ki beşerin, (Kur’an’ın) en kısa suresine bile muaraza (benzerini getirerek karşı koyma) hususundaki acziyeti bir vakıa olarak malumdur (inniyeti bedihidir). Ancak bu acziyetin illeti/nedeni (limmiyeti) hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür: Bir görüşe göre bu illet, Allah Teâlâ’nın (beşerdeki) muaraza kuvvelerini engellemesidir (sarfe). Lakin "limmiyet" hususunda Abdülkahir el-Cürcânî, Zemahşerî ve Sekkâkî’nin de benimsediği en sahih mezhep/yaklaşım şudur: Beşerin kudreti, Kur’an’ın o yüksek nazım derecesine ulaşmaktan acizdir.
Yani Bediüzzaman Hazretleri, doğrudan sarfe görüşüne paralel bir görüş ifade etmiyor. Bu konu hakkında var olan iki görüşü aktarıyor.
Bir görüşe göre muaraza kudretinin alındığını; daha doğru olan ve Abdülkahir el-Cürcânî, Zemahşerî ve Sekkâkî’nin benimsedikleri görüşe göre ise beşerin muarazaya gücünün yetmediğini ifade ediyor.
Aslında Bediüzzaman Hazretleri, daha doğru olan görüşün ikinci kısım olduğunu söylüyor.
Daha çok tercih edilen görüşün ikinci görüş olduğunu ifade bağlamında başka bir yerde ise şöyle demektedir:
İ‘câz-ı Kur’ân’da iki mezheb var. Mezheb-i ekser ve râcih odur ki, Kur’ân’daki letâif-i belâgat ve mezâyâ-yı maânî, kudret-i beşerin fevkındedir. İkinci mercûh mezheb der ki: Kur’ân’ın bir sûresine muâraza, kudret-i beşer dâhilindedir. Fakat Cenâb-ı Hakk mu‘cize-i Ahmediye olarak men‘ etmiş. Nasıl ki bir adam ayağa kalkabilir, fakat eser-i mu‘cize olarak bir Nebî dese ki: Sen kalkamayacaksın! O da kalkamazsa, mu‘cize olur. Şu mezheb-i mercûha (Sarfe Mezhebi) denilir. Yani Cenâb-ı Hakk cin ve insî men‘ etmiş ki, Kur’ân’ın bir sûresine mukābele edebilmesinler. Eğer men‘ etmese idi, cin ve ins bir sûresine mukābele ederdi.3
Yani Kur’ân’ın i‘câzı/mucizeliği konusunda iki temel görüş bulunmaktadır. Çoğunluk tarafından kabul edilen ve daha güçlü görülen görüşe göre, Kur’ân’daki belâgat incelikleri ve mana zenginlikleri insan gücünün üstündedir. Bu sebeple insanlar ne kadar uğraşsalar da Kur’ân’ın bir benzerini asla ortaya koyamazlar.
İkinci ve daha zayıf kabul edilen görüş ise, insanların aslında Kur’ân’ın bir benzerini yapabilecek güce sahip olduklarını; ancak Allah’ın, Kur’ân’ın mucize oluşunu göstermek için onları bundan alıkoyduğunu savunur. Bu görüş “sarfe mezhebi” olarak adlandırılır. Bu duruma, normalde ayağa kalkabilecek bir insanın, bir peygamberin mucizesi olarak kalkamaması örnek verilir. Buna göre kişi, kalkabilecek güçte olduğu hâlde ilahî bir engelle kalkamaz ve bu durum mucize olur.
Ancak genel kabul gören anlayış, Kur’ân’ın zaten mahiyeti itibarıyla insan gücünün üstünde olduğu ve bu yüzden benzerinin getirilemeyeceği yönündedir.
Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, TDV İslâm Araştırmaları Merkezi, İstanbul 2009, c. 36, s. 140.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz (Arapça Nüsha), Hayrat Neşriyat, Isparta, s. 203.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 312

