Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin sözleri ve duaları aktarılırken, bunların kendi dillerindeki asıl ifadelerinin aynen korunması şart değildir. Zira Kur’an, Arapça olarak indirilmiş ilahi kelamdır ve geçmişte yaşanan hadiseleri ve söylenen sözleri de muhatapların anlayacağı en fasih ve beliğ Arapça ile nakleder. Bu hakikat Kur’an’da açıkça şöyle beyan edilmektedir:
Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik. 1
Bu sebeple Kur’an’da zikredilen kıssalar, geçmiş kavimlerin kendi dillerinden nakledilmiş ham bir tercüme değil; Allah Teala’nın muradını tam bildiren kelamı olarak vahyedilmiştir.
Biz her peygamberi ancak kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açıkça anlatsın. 2
Bu ayet de her peygamberin kendi kavmine onların anlayacağı dille hitap ettiğini göstermektedir. Mesela Hz. Yusuf (as) Mısır’da yaşarken Arapça dışında, o çevrede kullanılan bir dili konuşuyordu. Fakat Kur’an’da geçen “وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي” gibi ifadeler, Hz. Yusuf’un (as) o anda kullandığı tarihi lafızların aynısı değil; onun kastettiği mananın Allah Teala tarafından Arapça olarak bildirilmesidir.
Dolayısıyla Kur’an’da yer alan peygamber sözleri ve dualar, beşeri bir tercüme değil; manası eksiksiz muhafaza edilerek ilahi kelam içinde zikredilen vahyin beyanıdır. İnsanların konuşmalarında bulunabilecek ifade eksiklikleri, dil kusurları veya kapalılıklar Kur’an’a yansımaz. Allah, peygamberlerin ve geçmiş kavimlerin sözlerini, onların ne söylemek istediğini tam olarak bildiren mu‘ciz bir üslupla haber verir.
Bu itibarla Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İbrahim ve Hz. İsa (as) gibi Arapça dışında bir dil konuşan peygamberlerin sözleri Kur’an’da asli dilleriyle değil, manaları muhafaza edilerek Allah Teala’nın Arapça kelamı içinde yer almıştır. Tefsirlerde bu mesele, sözün mana ile hikaye edilmesi çerçevesinde izah edilmiştir. Bu konuda büyük müfessir İmam Kurtubi şöyle söylemektedir:
İlim adamları, şeriatın Arap olmayanlara kendi dilleriyle nakledilmesinin ve onlara bunun tercüme edilmesinin caiz olduğunu ittifakla kabul ederler. Bu ise mana ile nakil demektir. Diğer taraftan Cenab-ı Hak, bunu kendi Kitabında bize nakletmiş olduğu geçmişlerin haberlerinde de yapmış bulunmaktadır. O, bizlere aynı anlamı ifade etmekle birlikte farklı lafızlarla değişik yerlerde kıssalar anlatmış ve bu kıssaları bizlere kahramanlarının dillerinden Arapçaya naklederek anlatmıştır. 3
Büyük müfessir Fahreddin er-Razi de şöyle söylemektedir:
Bazen de söylenilen sözü, mana cihetinden nakletme şeklinde olur… Kur’an mu‘ciz bir lafızdır; fakat önceki peygamberlerden sadır olmuş yahut onlara indirilmiş olan şeyleri ifade eden lafızların aynen nakledilmesi şart değildir.
Sonuç olarak: Kur’an’da peygamberlerin sözleri ve duaları, onların konuştuğu asli dillerin birebir aynı lafızlarıyla değil; Allah Teala’nın Arapça kelamı içinde, manaları tam muhafaza edilerek nakledilir. Bu sebeple Hz. Yusuf (as) gibi Arapça konuşmamış peygamberlerin ifadeleri de Kur’an’da ilahi beyan olarak en fasih şekilde yer alır. Yani ortada beşeri bir tercüme değil, manayı eksiksiz bildiren vahiy vardır.
Yusuf Suresi, 12:2
İbrahim Suresi, 14:4
İmam Kurtubi, el-Cami' li-Ahkami'l-Kur'an, Buruç Yayınları, 1997, Cilt 2, s. 113-115

