Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, sorulan bu soruların önemli bir kısmı meseleye peşin hükümle yaklaşarak sorulmuştur. Yani kişi, zihninde Bediüzzaman Hazretlerini bir "Abdülhamid düşmanı" gibi kabul edip, ardından buna uygun delil aramaya çalışmıştır. Halbuki tarihi hakikatler incelendiğinde görülür ki Bediüzzaman Hazretlerinin maksadı şahıslarla mücadele değil, ümmetin zarar gördüğünü düşündüğü bazı idari yanlışları dile getirmek ve İslam’ın maslahatını müdafaa etmektir. Biz şimdi bu sorulara kısaca cevap verecek olursak:
1) Uyaracaksa neden âlim olarak halifesinin yanına gidip bir Akşemseddin gibi, İbnü'l-Arabî gibi uyarmayıp bunu aşikârane bir şekilde yapmış?
Öncelikle bu sorunun içerisinde aslında tarihi şartları tam dikkate almayan bir kıyas bulunmaktadır. Çünkü Akşemseddin Hazretleri, devletin en üst kademesiyle iç içe olan, bizzat Fatih Sultan Mehmed’in hocası ve terbiyecisi konumundaki bir zattır. Yani saraya ve padişaha doğrudan ulaşabilen, devlet mekanizmasının merkezinde bulunan bir şahsiyettir. Bu sebeple Bediüzzaman Hazretleri ile birebir kıyas edilmesi çok isabetli değildir.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri 1907 yılında İstanbul’a geldiğinde ilk niyeti doğrudan II. Abdülhamid ile görüşmekti. Hatta zihnindeki eğitim projelerini, özellikle Medresetü’z-Zehra fikrini, doğuda gördüğü problemleri ve ümmet adına düşündüğü çözümleri "Şefkatli Sultan" dediği Abdülhamid Han’a arz etmek istemiştir. Fakat çeşitli sebeplerle kendisine doğrudan görüşme imkânı verilmemiş, saray çevresi tarafından bu temas gerçekleşmemiştir.
Bunun üzerine o da fikirlerini gazeteler vasıtasıyla dile getirmeyi tercih etmiştir. Yani ortada önce bizzat görüşmeyi, uyarmayı hiç denemeden doğrudan gazete yolunu tercih etme gibi bir durum da yoktur. Bilakis önce muhatabına ulaşmak istemiş, bu mümkün olmayınca meseleleri kamuoyunda konuşmuştur. Ayrıca yaptığı yorumlar doğrudan şahsı hedef değil, dönemin idari uygulamalarına dair düşünceleridir.
2) Şeriat ile alakası olmayan o müthiş istibdad-ı zalimane yönetimi diye eleştirmiş, Abdülhamid Han bu baskıyı halkına mı yoksa düşmanlarına mı yapıyordu?
Konu ile ilgili Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:
Hem de meşrûtiyet, şeriâtın abd-i memlûkudur. Ondan gasbolunmaz. Dikkat isterim ki; Şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdâd-ı zâlimâne sırf milleti aldatmakla bir münasebet-i mevhumeye istinad ile ol kadar dâhil ve haric mühacemata karşı bu kadar zaman kendini muhafaza ettiğinden, şimdi asl-ı şeriatla münasebet-i hakikiyesi olan meşrutiyetin bekâsı bu kuvvet-i âlîye istinad etmek zarurîdir.1
Burada Bediüzzaman Hazretleri doğrudan şahsi bir "Abdülhamid düşmanlığı/eleştirisi" yaptığı değil, daha çok dönemin yönetim anlayışını ve baskıcı idare tarzını eleştirdiği görülmektedir. Zaten metinde dikkat edilirse “şeriat ile hiç münasebeti olmayan o müthiş istibdad-ı zalimane” ifadesiyle, İslam adına gösterilen fakat aslında şeriattan kaynaklanmayan baskıcı yönetim biçimine dikkat çekmektedir. Bediüzzaman Hazretleri burada meşrutiyeti savunurken, onu “şeriatın hizmetkârı” olarak tarif ediyor ve baskı ile idare yerine meşveret, hukuk ve adalet merkezli bir yönetimi öne çıkarıyor. Yani mesele sadece bir şahıs meselesi değil, monarşik yapının içerisinde ortaya çıkan baskıcı uygulamalara yönelik idari ve siyasi bir tenkittir. Ayrıca dönemin şartlarında sansür, jurnalcilik ve yoğun devlet baskısının yalnızca düşman unsurlara değil, birçok âlim, gazeteci ve fikir adamına da yöneldiği tarihi bir vakıadır.
3) Neden kâfirlerin ağzıyla istibdat dedi? Zira Türk İslam tarihçileri hiçbir zaman istibdat kelimesini kullanmaz. Said Nursi neye dayanarak bunu kullanmış?
Burada “neden kâfirlerin ağzıyla istibdat dedi?” tarzındaki ifade de yine meseleye öfke ve peşin hükümle yaklaşımın bir göstergesidir. Çünkü “istibdat” kelimesi o dönemde sadece Batılıların kullandığı bir kavram değildir. Meşrutiyet tartışmalarıyla birlikte Osmanlı aydınları, âlimleri ve siyaset çevrelerinde yaygın şekilde kullanılan siyasi bir terimdi. Bediüzzaman Hazretleri de bu kavramı, meşrutiyetin yani meşveret ve hürriyet esaslı yönetimin karşısındaki baskıcı-idare anlayışını ifade etmek için kullanıyordu. Zaten “Türk-İslam tarihçileri neden önceden bu kelimeyi kullanmadı?” sorusu çok anlamlı değildir. Çünkü geçmişte sadece Osmanlı değil, dünyanın büyük kısmı monarşik-idari sistemlerle yönetiliyordu. Meşrutiyet, anayasa, halk temsili ve modern yönetim tartışmaları yaygınlaşınca doğal olarak bu tarz kavramlar da siyasi literatürde daha görünür hale geldi. Yani burada mesele Batı ağzıyla konuşmak değil, dönemin siyasî dilinde kullanılan bir kavramla baskıcı yönetim anlayışını eleştirmektir.
4) Peki neden pişman oldu? 5) Bir âlim sohbetinde neden talebelerine siyaset anlattı? Talebelerini Abdülhamid Han'a karşı dolduruşa getirdi mi?
Bu soruda da yine araştırılmadan, peşin hükümler üzerinden servis edilen bazı iddiaların tekrar edilmiştir. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerinin doğrudan II. Abdülhamid’e düşmanlık eden açık ifadeleri yoktur. Aksine birçok yerde “Şefkatli Sultan” diyerek ondan hürmetle bahsetmiştir.
Ayrıca Bediüzzaman Hazretlerinin “Eski Said” dönemi dediği dönem, siyasetin içinde aktif olduğu yıllardır. O dönemde meşrutiyet, hürriyet, meşveret gibi meseleleri konuşmuş, bunu da ümmetin geleceği adına yapmıştır. Fakat sonrasında siyasetin insanı yıprattığını ve hakiki hizmetin iman hizmeti olduğunu düşünerek “Yeni Said” döneminde siyasetten uzaklaşmıştır.
31 Mart Vakası sürecine bakıldığında da Bediüzzaman Hazretlerinin tavrı oldukça açıktır. Divan-ı Harb-i Örfi’de yaptığı müdafaasında Sultan Abdülhamid için “Şefkatli Sultan” ifadesini kullanmış, hatta “siz ona zulmettiniz” manasına gelen savunmalar yapmıştır. Eğer gerçekten Abdülhamid Han aleyhinde kışkırtıcı bir yol izleseydi, İstanbul’da asayişi sağlamaya çalışmaz aksine kargaşayı desteklerdi. Tam tersine, isyanın büyümemesi için nasihatlerde bulunmuş, Hareket Ordusu İstanbul’a yaklaşınca da ortamın zulüm ve intikam havasına döndüğünü görerek İzmit tarafına çekilmiştir. Ayrıca yaklaşık 20 gün tutuklu kalmış ve Divan-ı Harb’de ağır ithamlarla yargılanmıştır. Eğer gerçekten talebelerini dolduruşa getirip Sultan’a karşı örgütleyen biri olsaydı, Hareket Ordusu’yla aynı çizgide hareket etmesi beklenirdi. Fakat tarihi tablo bunun tam tersini göstermektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, Asar-ı Bediyye, s. 384.

