İlgili kısım şöyledir:
Hem Mustafa Oruç’un darülfünun gençleri namına güzel hitabesinin lahikaya geçmek üzere gönderildiğine dair mübarek mektubunuzu aldık.1
Darülfünun kelimesinin anlamı üniversite demektir. Dolayısıyla “darülfünun gençleri” ifadesinden maksat, o dönemde üniversite okuyan Risale-i Nur talebesi gençlerdir, diyebiliriz.
Mustafa Oruç (Ramazanoğlu) Kimdir?
Mustafa Oruç’un tam adı Dr. Mustafa Hilmi Ramazanoğlu’dur. 1926’da Safranbolu'da doğmuştur. İlkokulu Safranbolu'da, ortaokul ve liseyi Kastamonu'da okumuştur. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesine girmiş ve doktor olmuştur. Uzun yıllar Karabük Demir Çelik Fabrikası'nda hekimlik yapmıştır.
Soyadındaki farklılığın sebebi şudur: Ailesi başlangıçta Ramazanoğlu soyadını almak istemiş fakat bu kabul edilmeyince Oruç soyadını kullanmıştır. Daha sonra Ramazanoğlu soyadına izin verilince soyadlarını değiştirmişlerdir.
Mustafa Oruç henüz Kastamonu'da ortaokul öğrencisiyken Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret etmeye başlar. Meyve Risalesi'nin Altıncı Meselesinin başında geçen “Bize Halıkımızı tanıttır. Muallimlerimiz, Allah’tan bahsetmiyorlar.” cümlesini kuran, Kastamonu'da Bediüzzaman Hazretlerini ziyaret eden öğrenciler arasında Mustafa Oruç da bulunmaktadır.
İstanbul Tıp Fakültesine geçtiğinde Risale-i Nur hizmetini üniversite çevresinde sürdürür. Bediüzzaman Hazretleri, üniversite gençlerinin Risale-i Nur'a yönelmesini özellikle önemsiyor ve Mustafa Oruç'u bu gençlerin önde gelenlerinden sayıyordu.
1948'de Bediüzzaman Hazretleri ve talebeleri Afyon'da tutuklandığında Mustafa Oruç İstanbul Tıp Fakültesi öğrencisidir. Üniversitede namaz kılan 33 öğrenci bir araya gelir. Bediüzzaman Hazretleri ve talebelerinin yalnız olmadığını göstermek için basın yoluyla destek açıklaması yapmak isterler. Çeşitli gazetelere başvururlar. Açıklamayı Yeni Sabah gazetesi kabul eder. İsim listesinin emniyete ulaşmasının ardından Mustafa Oruç ve Metin Halıcı hakkında işlem yapılır. Önce İstanbul'da tutuklanırlar, ardından iki jandarma nezaretinde Afyon'a götürülürler.
Mustafa Oruç, Afyon hapishanesindeki şartları oldukça ağır anlatır. Hapishanede 47 gün kalır ve bu süreçte Bediüzzaman Hazretlerine küçük hizmetlerde bulunur. 47 günün sonunda beraat ederler. Ancak tutuklanma, imtihan dönemine denk geldiği için bir eğitim yılı kaybeder. 1952 Gençlik Rehberi davası sırasında Bediüzzaman Hazretleri, İstanbul'da Akşehir Palas Oteli'nde kalır. Bu dönemde Mustafa Oruç kendisini birçok defa ziyaret eder.
Mustafa Oruç’un Risale-i Nur'da yazdığı mektuplardan bir mektup şöyledir:
Üniversitedeki Nur şakirdlerinin, Risale-i Nur hakikatinin fen dairesinde fevkalade kıymetini takdir ettiklerine bir numune olan, yazdıkları mektublarıdır.
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَیْءٍ اِلَّا یُسَبِّحُ بِحَمْدِهٖ
اَلسَّلَامُ عَلَیْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Şu kainat semasının gurubu olmayan ma‘nevi güneşi Kur’an-ı Kerim, şu mevcudat kitab-ı kebirinin ayat-ı tekviniyesini okutturmak ve mahiyetini göstermek için, şua‘ları hükmünde olan envarını neşrediyor. Akl-ı beşeri tenvir ile, sırat-ı müstakimi gösteriyor. Beşeriyet aleminde her ferd, hilkatindeki makāsıdı ve fıtratındaki metalibi ve istikāmetindeki gāyesini, o hidayet güneşinin nuru ile görür, anlar ve bilir. O hidayet nurunun tecellisine mazhar olanlar, kalbinin kābiliyeti nisbetinde ona aynadarlık ederek kurbiyet kesb eder. Eşya ve hayatın mahiyeti, ancak o nur ile tezahür ederek görülür, anlaşılır, bilinir. Şems-i Ezeli’nin ma‘nevi hidayet nurlarını temsil eden Kur’an-ı Kerim, kalb gözüyle hak ve hakikati görmeyi te’min eder. Onun için onun nurundan uzakta kalanlar, zulümatta kalırlar. Zira her şey nur ile görülür, anlaşılır, bilinir.İşte şu kitab-ı kebirin ma‘nevi ve sermedi güneşi olan Kur’an-ı Kerim’in nur-u tecellisine, bu asrımızda Nur ismiyle müsemma olan Risale-i Nur şahs-ı ma‘nevisi mazhar olmuştur. O Nurlar ki, zulümattan ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusu ile gündüzünü gece yapan sefahetperest, aklı gözüne inmiş, zulümatta kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı, projeksiyon gibi nurlarını iman hakikatlerine tevcih ederek, sırat-ı müstakimi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl-i küfrün ve münkirlerin başına vurup, "Ya aklını başından çıkar, at, hayvan ol; veyahud aklını başına al, insan ol!" diyor.
İlim bir nevi‘ nur olduğuna göre, Risale-i Nur’un ilme olan en derin vukūfunu gösterecek bir-iki deliline kısaca işaret ederiz:
Evvela: Şunu hatırlamalıyız ki, Risale-i Nur başka kitapları değil, belki yalnız Kur’an-ı Kerim’i üstad olarak tanıması ve ona hizmet etmesi i‘tibariyle, makbuliyeti hakkında bizim bu mevzu‘da söz söylememize hacet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbabı mabeyninde Risale-i Nur’un değerini tebarüz ettirmek için ilaveten deriz ki: Risale-i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzuh ile isbat edemediği en muğlak mes’eleleri, gāyet basit bir şekilde en ami avam tabakasından tut, ta en ali havas tabakasına kadar herkesin isti‘dadı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda, şübhesiz, ikna‘ edici ve yakini bir şekilde izah ve isbat etmesidir. Bu hususiyet hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.
İkincisi: Bütün Nur eserleri, Kur’an-ı Kerim’in bir kısım ayetlerinin hakiki tefsiri olup, onun ma‘nevi i‘cazının lem‘aları olduğunu her hususta göstermesidir.
Üçüncüsü: İnsanların en derin hacetlerine kat‘i delil ve burhanlarla ilmi mahiyette cevab vermesidir. Mesela, Vacibü’l-Vücud’un varlığını ve ahiret ve sair iman rükünlerini bir zerrenin lisan-ı hali ve kāli suretinde tercümanlığını yaparak isbat etmesi, en meşhur İslam feylesoflarından İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşd, bu mesleklerde bütün mevcudatı delil olarak gösterdikleri halde, Risale-i Nur o hakikatleri aynen bir zerre veya bir çekirdek lisanıyla isbat ediyor. Eğer Risale-i Nur’un ilmi kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale-i Nur’dan ders alacaklardı.
Dördüncüsü: Risale-i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri, komprimeler gibi hulasalar nev‘inden kısa bir zamanda te’min etmesidir.
Beşincisi: Risale-i Nur, ilmin esas gāyesi olan rıza-yı İlahiyi tahsile sebeb olmasıdır. Ve ilmi, dünya menfaatine hiçbir cihetle alet etmeyerek, tam ma‘nasıyla insaniyete hizmet etmesi gibi en ulvi vazifeyi temsil etmesidir.
Altıncısı: Risale-i Nur kuvvetli ve kudsi ve imani bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcudatın lisan-ı hali ve kāli suretinde tercümanlığını yapmasıdır. Aynı zamanda iman hakikatlerini ilmelyakin ve aynelyakin ve hakkalyakin derecelerinde inkişaf ettirmesidir.
Yedincisi: Risale-i Nur’un, bütün ilimleri cami‘ oluşudur. Adeta ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbabı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan en derin vukūfunu tebarüz ettiren vecizeler mecmuası olmasıdır. Misal olarak birkaçını zikrederek, hey’et-i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere, Risale-i Nur bahrine müracaat etmesini tavsiye ederiz.
Mesela, sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halketmiştir.
Bir kelebeğin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi dahi o tanzim etmiştir.
Bir zerreyi icad etmek için, bütün kainatı icad edecek bir kudret-i gayr-i mütenahi lazımdır. Zira şu kitab-ı kebir-i kainatın her bir harfinin, bahusus zihayat her bir harfinin her bir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nazır birer gözü vardır.
Tabiat, misali bir matbaadır, tabi‘ değildir; nakıştır, nakkāş değildir; mistardır, masdar değildir; nizamdır, nazım değildir; kanundur, kudret değildir; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değildir.
Ruh dahi sabit ve daim fıtri kanunlar gibi, alem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş ve kudret ona vücud-u hissi giydirmiş bir seyyale-i latifeyi o cevhere zarf etmiştir ve hakeza... Binler vecizeler var.
اَلْبَاقٖی هُوَ الْبَاقٖی
Üniversite Nurcuları namına duanıza çok muhtaç
Bediüzzaman Said Nursi, Lahikaya Parlak Bir Zeyl, Hayrat Neşriyat, Isparta 2026, s.55.
Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.236.
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2020, c.3, s.423.

