İnsanlara İslami mevzuları anlattığımız zaman anlattıklarımızı kabul edenlerin yanında, anlattıklarımızı kabul etmeyen ve farklı tepkide bulunan insanlar da mutlaka olacaktır. Tepkide bulunma itibarıyla muhataplarımızı beş kısma ayırabiliriz:
1. Anlattığımız şeyleri dinlemeyen veya dinlemek istemeyenler.
2. Dinleyen; fakat anlamayanlar.
3. Anlayan; fakat kabul etmeyen, itiraz edenler.
4. Kabul eden; fakat yaşamayanlar.
5. Kabul eden ve yaşayanlar.
İnsanlarla kurulan her diyalogda muhataplar, kaçınılmaz olarak bu beş gruptan birinde yer alır. Diyaloğa hiç girmeyenler ile söyleneni anlamayanlar bir kenara bırakıldığında, geriye iki temel muhatap tipi kalır: Mesajı kabul edenler ve kabul etmeyenler. Unutulmamalıdır ki, her insanı ikna etmek ne bizim görevimizdir ne de fiilen mümkündür. Bize düşen, hakikati bildiğimiz ölçüde delilleriyle birlikte açık, tutarlı ve güzel bir üslupla ortaya koymaktır.
Mesajı kabul etmeyenlerin önemli bir kısmı, çoğu zaman benimsedikleri düşüncelere sorgulamadan bağlıdır. Bu nedenle öncelikli hedef, onları zorla ikna etmek değil; önyargılardan uzak, objektif bir şekilde düşünmeye ve hakikati yeniden değerlendirmeye davet etmektir. Buna rağmen insanların bir kısmı gerçeği anlarlar. Ama yine de kendi düşüncelerinden vazgeçmezler. Çünkü onlar için doğru olmaktan, haklı olmaktan daha mühim şeyler vardır. İbrahim (as) ve putperestlerle ilgili Kur’an’ın şu ayetlerine bakalım:
Nihâyet (İbrâhîm) onları (o putları) paramparça etti; ancak onların büyüğünü(bıraktı) ki, belki ona mürâcaat ederler! (Onlar döndükleri zaman:) “Bunu ilâhlarımıza kim yaptı? Hiç şübhesiz o, zâlimlerden biridir” dediler. (Bazıları:) “Onları diline dolayan bir genç işittik; kendisine İbrâhîm deniyormuş” dediler. “Öyle ise onu insanların gözü önüne getirin; belki (onun yaptığına) şâhidlik ederler” dediler. (İbrâhîm'i getirdikten sonra:) “Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrâhîm?” dediler. (İbrâhîm:) “Belki onu bu büyükleri yapmıştır; onlara bir sorun bakalım, eğer konuşuyorlarsa!” dedi. Bunun üzerine (orada bulunanlar) kendi vicdanlarına döndüler de (kendi kendilerine): “Gerçekten zâlim olanlar, ancak sizlersiniz” dediler. Sonra yine eski kafalarına döndürüldüler: “Yemîn olsun (sen de) bilirsin ki, bunlar konuşmazlar!” (dediler). (İbrâhîm) şöyle dedi: “Öyle ise Allah'ı bırakıp da, size bir fayda vermeyen, hem size bir zararı da dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?” “Size de, Allah'dan başka tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Hiç akıl erdirmez misiniz?” (Bazıları:) “Eğer (bir iş) yapacak kimseler iseniz, onu yakın da ilâhlarınıza yardım edin!” dediler.1
Yukarıdaki ayetlere dikkat edilirse, putperestler, Hz. İbrahim (as)’ın haklı, kendilerinin haksız ve yanlış yolda olduklarını anlamışlardı, fakat yine de, eski fikir ve düşüncelerinden ayrılmadılar.
Rivayetlerden anlaşıldığına göre, Ebu Cehil’in inkârı da böyleydi. O Peygamber Efendimizin (sav) hak peygamber olduğunu biliyordu, fakat kabile taassubundan dolayı, inadından iman etmiyordu. Kureyş toplumunda Ebu Cehil yalnız değildi, onunla aynı duyguları paylaşan pek çok insan vardı.
Medine’deki yahudiler Peygamber Efendimizin (sav) hicretinden önce Medinelilere “Yakında bir peygamber çıkacak” diyorlardı. Fakat Peygamber Efendimiz (sav) Medine’ye hicret edince O'nu inkâr ettiler. Çünkü onlar son peygamberin kendi içlerinden çıkacağını zannediyorlardı. Kendi içlerinden çıkmayınca hasetlerinden, gururlarından iman etmediler. Şu ayet onların bu halini ortaya koyar:
Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, o Peygamberi, kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Buna rağmen onlardan bir fırka bile bile hakkı gizlerler.2
İman ve ibadet, bir bilgi meselesi değil irade meselesidir. Bilginin iradeye tesir ettiği doğrudur, fakat nihai kararı verecek olan yine iradedir. Doktorlar sigara ve içkinin sağlığa zararını herkesten iyi bilirler, ama yine de sigara ve içki içen doktorlar vardır. Onların sigara ve içki içmesi zararlarını bilmemekten değildir.
Peki Nasıl Oluyor da, İnsanlar Gerçeği, Doğruyu, Hakikati Anladıkları, Bildikleri Halde Batılda Israr Edebiliyorlar?
İnsan yalnızca akıl ve mantıktan ibaret değildir. İnsanın bir de his, duygu ciheti vardır. Bu duyguların karakteristik özelliği “hazza yönelme, elemden kaçma” şeklindedir. İşte bir kısım insanların hakkı bildiği halde batılda, yanlışta inad ve ısrar etmesinin temelinde bu nefsani hazlar vardır.
Bu tip insanlar bağlı oldukları fikirlerde ve işledikleri fiillerde maddi veya manevi bir çıkar, bir menfaat, psikolojik bir tatmin, bir haz duyarlar. Bu cihetten kazandıkları hazları bırakmak istemezler. Aynı zamanda fikirlerinden ve işledikleri fiillerden vazgeçmek onlara maddi veya manevi elem verecektir. Bu iki cihet yani haz ve elem onları doğru olan şeyleri kabullenmekten ve yapmaktan alıkoyar.
Ebu Talib’in Peygamber Efendimize (sav) hitaben “Eğer Kureyş kadınlarının arkamdan, ölümden korktu da, yeğeninin dinine girdi, demeyeceklerini bilsem, senin dinine girerdim” sözü, onun onuruna düşkün biri olduğunu, ölüm anında bile insanların kendisiyle alay etmesine tahammül edemediğini gösterir.
Ebu Cehil ve Yahudilerin de Ebu Talib’den pek farkı yoktu. Peygamber Efendimizin (sav) Tevrat ve İncil’de geleceği vadedilen peygamber olduğunu anlayan Herakliyüs hakkında; “Cimri adam mülküne kıyamadı” dediği rivayet edilir.
Hülasa; bedeni hazlar, gurur, kibir, kendini beğenmişlik, haset gibi nefsani ve ruhi marazlar, hakkaniyetini anladıkları halde pek çok insanın İslam'a yönelmesini hep engellemiştir. Bu Peygamber Efendimizin (sav) zamanında olduğu gibi, bugün de öyledir.3
Netice itibarıyla bize düşen ise, herkesi ikna etmek gibi bir sorumluluğumuzun olmadığını bilmektir. Zira hidayet Allah'ın elindedir. Bizim vazifemiz, hakkı delilleriyle, hikmet ve güzel bir üslupla ortaya koymak; muhataplarımızı ön yargılarından, nefsânî arzularından ve taassuplarından sıyrılarak hakikati objektif bir şekilde değerlendirmeye davet etmektir. Hakkı kabul etmeyen kimselerin ısrarı karşısında ümitsizliğe kapılmak yerine, tebliğ vazifemizi samimiyetle yerine getirmeye devam etmek gerekir. Çünkü kişinin hakikati kabul etmesine engel olan çoğu zaman bilgi eksikliği değil, nefsin hazları, menfaatleri ve psikolojik bağlarıdır. Yazımızı Rabbimizin şu âyeleri ile bitiriyoruz:
(Habîbim, yâ Muhammed!) Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel nasîhatle da'vet et ve onlarla en güzel bir şekilde mücâdele et! Şübhe yok ki yolundan sapanları en iyi bilen ancak Rabbindir; hidâyete erenleri de en iyi bilen O'dur.4
Enbiya, 21/58-68.
Bakara, 2/146.
İdris Tüzün, Tebliğ Usulleri, Süeda Yayınları, İstanbul 2012, s.73.
Nahl, 16/125.

