Tasavvuf, İslam’ın kalbi ve manevi yönünü yaşama çabasıdır. İslam’ın temel hükümleri yani namaz, oruç, zekat gibi ibadetler yerleştikten sonra bazı Müslümanlar Allah’a daha fazla nasıl yaklaşabileceklerini düşünmeye başlamışlardır. Bu arayış, daha çok ibadet etmek, nefsi terbiye etmek ve gafletten uzak bir hayat yaşamak isteğinden doğmuştur. Bu yüzden tasavvuf, İslam’dan ayrı bir yol değildir. Aksine İslam’ın içinde, onun ruhunu daha derin yaşamaya yönelik bir çabadır. Nitekim ilk dönem Müslümanlarında da dünyaya fazla bağlanmayan, ibadete ağırlık veren bir zühd hayatı görülmektedir. Bu da tasavvufun temelinin İslam’ın ilk yıllarına kadar uzandığını gösterir.
Ayrıca tasavvufun bazı yönleri kalbi olduğu için tamamen akıl ölçüleriyle tartılamayabilir. İnsan sevgisi, Allah aşkı, ihlas, teslimiyet gibi duygular nasıl ölçülemiyorsa, tasavvuftaki bazı haller de aynı şekilde doğrudan akıl ile analiz edilemeyebilir. Bu durum, tasavvufun yanlış olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine onun daha çok enfüsi yani iç dünyaya hitap ettiğini gösterir. İslam tarihinde de buna benzer örnekler vardır. Mesela sahabelerden bazıları gecelerini ibadetle geçirir, dünyadan uzak bir hayat yaşamaya çalışırlardı. Hz. Peygamber’in (sav) Hira mağarasında tefekküre çekilmesi de insanın tasavvufi yönüne, manevi arayışına bir örnek olarak gösterilebilir.
Ancak tarih boyunca tasavvufun kendisi değil, bazı uygulamaları eleştirilmiştir. Bunlardan biri, bazı kişilerin “hakikate ulaşan artık ibadet etmez” gibi yanlış bir düşünceye kapılmasıdır. Bu anlayış İslam’a açıkça aykırıdır. Çünkü İslam’da en yüksek mertebede olan peygamberler bile ibadeti terk etmemiştir. Bu yüzden gerçek tasavvuf âlimleri bu tür fikirleri kabul etmemiş ve reddetmiştir. Bunlar sapkın görüşler ve fırkalar olarak ayrıştırılmışlardır. Yani burada eleştirilen şey tasavvuf değil, tasavvuf adına ortaya çıkan yanlış bir görüştür.
Bir diğer eleştiri, vahdet-i vücud gibi bazı derin tasavvufi fikirlerin yanlış anlaşılmasından kaynaklanır. Bu düşünceyi yanlış yorumlayan bazı kişiler “her şey Allah’tır” gibi İslam’a aykırı sonuçlara varmıştır. Halbuki bu anlayışın doğru açıklaması, her şeyin Allah’ın yaratmasıyla var olduğu ve O’na bağlı bulunduğudur. Yani burada da sorun düşüncenin kendisinden ziyade, yanlış yorumlanmasındadır. Ayrıca bazı zatların manevi sarhoşluk halinde söyledikleri sözler, sonradan bunları duyan kişiler tarafından yanlış anlaşılabilmektedir. Bu tür ifadeleri, o an yaşanan manevi cezbe ve halin etkisiyle değerlendirmek gerekir.
Tasavvufun eleştirildiği bir başka konu da zikir ve sema gibi uygulamalardır. Bazı tarikatlarda müzik eşliğinde yapılan zikirler, bazı âlimler tarafından uygun görülmemiştir. Ancak bu mesele dinin temel bir konusu değil, daha çok yorum farkı ile ilgilidir. Nitekim İslam tarihinde birçok konuda farklı görüşler olmuştur ve bu da bunlardan biridir.12
Sonuç olarak tasavvuf, İslam’dan kopuk bir yapı değil, onun manevi yönünü derinleştirme çabasıdır. Ancak tarih içinde bazı kişiler aşırıya kaçmış, yanlış yorumlar yapmış veya dini ölçülerin dışına çıkmıştır. Bu yüzden tasavvuf eleştirilirken aslında bu hatalı uygulamalar hedef alınmıştır. Doğru olan, tasavvufu bütünüyle reddetmek değil, Kur’an ve sünnete uygun olanını esas alıp yanlış olan uygulamaları ayırmaktır. Böyle bakıldığında tasavvuf ile İslam arasında bir çelişki olmadığı, aksine doğru anlaşıldığında birbirini tamamladığı görülür.
Reşat Öngören, "Tasavvuf", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2011, c. 40, s. 119-123.
Muharrem Çakmak, "Tasavvufa Yöneltilen Eleştirilerin İlimleşme Sürecine Etkileri", Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2017, sayı 39, s. 320- 326.

