Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyurmaktadır:
Hem hiçbir cihette imkân var mı ki, bu kâinâtı öyle bir kitap tarzında yazar ki, her bir ağacın bütün târîhçe-i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden; ve her bir otun ve çiçeğin bütün vazîfe-i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan; ve her bir zîşuûrun bütün sergüzeşte-i hayatını, hardal gibi küçük kuvve-i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran; ve bütün mülkünde ve devâir-i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi, müteaddit fotoğraflarla alarak muhâfaza eden; ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esası olan adâlet ve hikmet ve rahmetin tecellîleri ve tahakkukları için, koca cenneti ve cehennemi ve sırâtı ve mîzân-ı ekberi yaratan bir Hâkim-i Hakîm ve bir Alîm-i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadar eden amellerini yazdırmasın; ve mücâzât ve mükâfât için, fiillerini kaydettirmesin? Ve seyyiât ve hasenâtlarını, kaderin levhalarında yazmasın? Hâşâ! Kaderin levh-i mahfûzunda yazılan harfleri adedince hâşâ! 1
Allah, kâinatta hiçbir şeyi başıboş bırakmıyor. Bir ağacın bütün hayat programını küçücük çekirdeğine yerleştiriyor. Koca bir çınarın dalları, yaprakları, meyveleri, hatta yaşayacağı safhalar, manevî bir fihriste şeklinde çekirdeğinde yazılıyor. Aynı şekilde, bir çiçeğin vazifeleri tohumunda, bir insanın hatıraları küçücük hafızasında, kâinattaki hadiseler ise sayısız kayıt sistemleriyle muhafaza ediliyor. Bugün insanın yaptığı kamera kayıtları, ses kayıtları, dijital arşivler bile bu hakikatin küçük bir gölgesi gibidir. İnsan, aciz ilmiyle bile bu kadar kayıt yapabiliyorsa, her şeyi ihata eden sonsuz ilim sahibi Allah’ın hiçbir şeyi kayıtsız bırakmaması elbette daha evlâdır.
Madem Allah en küçük hadiseleri bile muhafaza ediyor, hafızayı bir arşiv gibi yaratıyor, tohumlarda koca hayatların programını saklıyor, kâinatta hiçbir şeyi zayi etmiyor; öyleyse insanların fiilleri de elbette kaydediliyor. Çünkü insan, sıradan bir mahlûk değil, kâinatla alâkadar bir memur hükmündedir. Onun amelleri ise adaletle, hikmetle, rahmetle, ubudiyetle bağlantılıdır. Koskoca ağacın programını çekirdeğinde saklayan Allah, insanın hayatını mı kaydetmeyecek? Hardal kadar hafızaya binlerce hatırayı yerleştiren Allah, insanın amellerini mi muhafaza etmeyecek? Adalet için mahkeme-i kübrayı kuran Allah, fiilleri delilsiz mi bırakacak? İşte “Hâşâ!” nidaları bunun içindir. Yani, böyle sonsuz ilim ve hikmet sahibi bir Zat’ın insan fiillerini kaydetmemesi asla düşünülemez.
Bediüzzaman Hazretleri, kader ile hafıza arasında da çok ince bir münasebet kuruyor. İnsan hafızası, Levh-i Mahfuz’un küçük bir numunesi gibidir. Nasıl hafıza geçmiş hayatı saklıyor, öyle de kader levhaları bütün mahlûkatın hayat programlarını muhafaza ediyor. İnsanın yaptığı ve yapacağı hiçbir şey kaybolmuyor. En küçük iyilik de, en gizli kötülük de yazılıyor. Çünkü bu kâinatın temelinde unutmak değil, muhafaza etmek vardır.
Kader, İlâhî ilmin bir unvanıdır. Geçmişi, geleceği ve hâli bilmesidir. İlâhî ilmin her şeyi kuşatmasıdır. Ondan hiçbir şeyin gizlenmemesidir. Rüya-yı sadıkada görülen hadiseler ya geçmişe ya da geleceğe veya hâle ait şeylerdir. İnsan, hiç ilgili olmadığı geçmişe dair olayları veya birtakım şeyleri görebilir. Gelecekte olacak birtakım başka şeyleri de görebilir. İşte gördüklerinin yaşanmış olması veya gördükten sonra gerçekleşmesi, her şeyin yazılı, kaydedildiğini ve bilindiğini gösterir. Zira aksi hâlde, bilinmeyen, yazılmayan ve kaydedilmeyen şeylerin görülmesi mümkün olmayacaktır. Bediüzzaman Hazretleri rüya-yı sadıka ile ilgili şöyle söylemektedir:
Üçüncü kısım ki, rüya-yı sadıkadır. O, doğrudan doğruya mâhiyet-i insaniyedeki latîfe-i Rabbâniye, âlem-i şehâdetle bağlanan ve o âlemde dolaşan duyguların kapanmasıyla ve durmasıyla, âlem-i gayba karşı bir münâsebet bulur. Bir menfez açar. O menfez ile, vukūa gelmeye hazırlanan hâdiselere bakar. Ve Levh-i Mahfûz’un cilveleri ve mektûbât-ı kaderiyenin numûneleri nev‘inden birisine rast gelir. Bazı vâkıât-ı hakîkiyeyi görür. Ve o vâkıâtta bazen hayâl tasarruf eder. Sûret libâsları giydirir. Bu kısmın çok envâı ve tabakātı var. Bazı aynen gördüğü gibi çıkar. Bazen bir ince perde altında çıkıyor. Bazen kalınca bir perde ile sarılıyor. Hadîs-i şerîfte gelmiş ki, Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bidâyet-i vahiyde gördüğü rüyaları, subhun inkişâfı gibi zâhir, açık, doğru çıkıyordu.2
Bediüzzaman Hazretleri burada rüya-yı sadıkanın mahiyetini anlatırken, insan ruhunun gayb âlemiyle olan münasebetine dikkat çeker. İnsan, gündüz vakti beden, hisler ve dünya meşguliyetleri içinde yaşadığı için ruhun gayb âlemine bakan yönü tam açılmaz. Fakat uyku anında zâhirî duygular bir derece sustuğunda, insan mahiyetindeki latîfe-i Rabbâniye denilen manevi cihaz, âlem-i gayba karşı bir pencere bulur. Böylece ruh, henüz meydana gelmemiş fakat meydana gelmeye hazırlanan bazı hadiseleri seyredebilir. Çünkü o hadiseler Allah’ın ezelî ilminde ve kader programında zaten mevcuttur. Rüya-yı sadıka da bazen o kader yazılarının ve Levh-i Mahfuz’un bir cilvesini görmektir. Bu rüyalar, kader kaleminin mektubatından veya Levh-i Mahfuz'un numuneleri olan defterlerden süzülen manevî birer "fotoğraf" hükmündedir.
Ancak görülen hakikatler her zaman tamamen çıplak ve açık şekilde görünmez. Çünkü insanın hayal kuvveti de rüyaya karışır. Hakikate çeşitli semboller, suretler ve temsiller giydirir. Bu yüzden bazı rüyalar aynen çıktığı hâlde, bazıları tabire ihtiyaç gösterir. Mesela kişi rüyasında bir yolculuk, bir deniz veya bir bina görebilir; bunlar ileride yaşanacak hakiki hadiselerin sembolik suretleri olabilir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği ince perde ve kalın perde tabirleri de buna işaret eder. Yani bazı rüyalar hakikati çok açık gösterirken, bazıları kapalı olur. Peygamber Efendimizin (sav) vahiyden önce gördüğü rüyaların subhun inkişafı gibi aynen ve açık şekilde çıkması ise rüya-yı sadıkanın en yüksek derecesini gösterir. Nasıl sabahın aydınlığı gecenin karanlığını dağıtıp her şeyi net gösteriyorsa, Resûl-i Ekrem’in (sav) gördüğü rüyalar da hiçbir karışıklık olmadan aynen gerçekleşiyordu. Bu hadise, hem peygamberliğin başlangıcına bir hazırlık olmuş hem de sadık rüyaların gayb âlemine açılan hakiki bir pencere olduğunu göstermiştir. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:
Zaman yaklaşınca müminin rüyası yalan çıkmaz. Müminin rüyası nübüvvetin kırk altı cüzünden biridir. 3
Bu hadîs-i şerif, rüya-yı sadıkanın tamamen sıradan bir hayal olmadığını, nübüvvet nurundan bir parıltı taşıdığını da göstermektedir. Zaman yaklaşınca müminin rüyası yalan çıkmaz ifadesiyle, özellikle ahirzamana doğru insanların maneviyattan uzaklaştığı, fitnelerin arttığı dönemlerde, sadık rüyaların mümin için bir teselli, bir ikaz ve bazen de bir işaret olacağına dikkat çeker. Çünkü hakiki müminin kalbi iman ile nurlandıkça, ruhu gayb âlemine karşı daha hassas bir hâle gelir. Uyku anında dünya meşguliyetleri sustuğunda ise ruh, kaderin levhalarından bazı cilveleri seyredebilir.
Hadis-i şerifin devamındaki “Müminin rüyası nübüvvetin kırk altı cüzünden biridir” hakikati ise çok derin bir hakikate işaret eder. Peygamberlik sona ermiştir, artık yeni bir vahiy gelmeyecektir. Ancak sadık rüyalar, vahyin bir gölgesi ve nübüvvet nurunun zayıf bir cilvesi olarak devam eder. Çünkü Peygamber Efendimizin (sav) vahyin başlangıcında gördüğü rüyalar aynen çıkıyordu. Bu hâl yaklaşık altı ay devam etmiş, peygamberlik süresi olan yirmi üç seneye nispet edildiğinde “kırk altıda bir” oranı ortaya çıkmıştır. Bu sebeple sadık rüyalar, peygamberlikten tamamen kopuk değil, onun nurundan küçük bir hisse taşıyan manevi hakikatler olarak görülmüştür.
Fakat burada önemli bir ölçü vardır. Sadık rüya, hiçbir zaman vahiy hükmünde değildir ve dinî delil sayılmaz. Şeriatın ölçüsü rüya ile değişmez. Çünkü rüyaya hayal karışabilir, tabire ihtiyaç olabilir veya kişi yanlış anlayabilir. Bu yüzden İslam âlimleri, rüyayı bir müjde, bir ikaz veya şahsa özel manevi bir işaret olarak değerlendirmişler, fakat kesin hüküm kaynağı kabul etmemişlerdir. Buna rağmen doğru çıkan sadık rüyalar, insan ruhunun gayb âlemiyle münasebetine ve kaderin varlığına ince bir delil hükmünde görülmüştür.
Netice itibarıyla, henüz vücuda gelmemiş bir hâdiseye rüyada muttali olmak, o hâdisenin bir Kader levhasında çoktan yazıldığının en açık delilidir, çünkü var olmayan, yazılmamış bir şeyin görülmesi mümkün değildir.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 232.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 226.
Müslim, Rüya 6

