RİSALE-İ NUR

29.12.2016

9234

İctihad Kapısı Açık Mıdır?

İçtihad kapısı kapanmış mıdır? Risale-i Nur bu hususa nasıl cevap veriyor?

04.01.2017 tarihinde cevaplandı.

Cevap

İslam hukukunda "İçtihad kapısı açık mıdır, kapalı mıdır?" sorusu asırlardır tartışılan bir konudur. Bediüzzaman Hazretleri, bu meseleyi Risale-i Nur külliyatında çok detaylı ele alır. Bazı ıstılahları açıkladıktan sonra, mevzuyu detaylı ele alacağız.

İctihad: Sözlükte bir şeyi tahkik ve tetkik için mesai harcamak, takat, çalışmak, sütün yağını tamamen çıkarıp almak, meşakkat, nihayet, meşakkate uğratmak, bir kimseyi imtihan etmek, yiyeceğe iştahlanmak, çalışıp güç sarf etmek anlamında kullanılmaktadır. İctihad, yalnız külfet ve meşakkatli olan şeyler için kullanılır. Istılah olarak ictihad, fer'î olan dinî bir hüküm hakkında zannî bir ilim elde etmek için fakihin bütün gücünü ve mesaisini ortaya koymasına denir.1

Müctehid: Şer'i delillerden amelî hükümleri çıkarabilme melekesine sahib olan kişilere denir. İctihad etmenin prensiplerini koyan ve şeriatın tüm hükümlerinde fetva ve ictihad edebilen zatlara müctehid-i mutlak veya müctehidu'n fi'ş şer' denir. İmam Azam, İmam-ı Mâlik, İmam Şâfii, İmam Ahmed b. Hanbel Hazretleri gibi. 2

Müctehid, Kur’an ve sünnette bulunmayan veya açıkça belirtilmeyen bir meselede yine Kur’an ve sünnetin özüne, ruhuna uygun olarak fikir yürütmek suretiyle şer’î hüküm koyan büyük din âlimidir. Ayrıca herkes müctehid olamaz. Müctehid olan kişinin bir çok kritere sahip olması gerekiyor. İctihad kapısı, her asırda  açıktır. Bediüzzaman hazretleri bu kapının açık olduğunu fakat şu zamanda oraya girmeye altı mani olduğunu beyan eder. Bu manileri Bediüzzaman hazretleri şöyle söylemektedir:

Birincisi: Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerât zamanında ve âdât-ı ecânibin istilası anında ve bid‘aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, ictihad namıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyet’e cinayettir.3

Mesela: Hayal et ki dışarıda göz gözü görmeyen bir kar fırtınası var ve sen sıcak bir evdesin. Böyle bir havada, ev hava alsın diyerek pencereleri açmak veya duvarı yenileyeceğim diyerek balyozla delik açmak akıl kârı değildir. Çünkü o açtığın küçücük delikten bile içeri dondurucu bir soğuk dolar ve evin içindeki herkesi hasta eder. Hatta büyük bir sel baskını olduğunu düşünürsek, tamir yapmak amacıyla duvarda açacağın her boşluk evin sular altında kalmasına ve batmasına neden olur. İşte İslâm dünyası da şu an manevi anlamda böyle sert bir kış mevsimini ve büyük bir fikir selini yaşıyor. İnancı sarsan zararlı düşünceler ve yabancı kültürler, adeta bir kasırga gibi her yönden saldırıyor. Bu kadar çok saldırının olduğu bir zamanda dini güncelleyelim veya yeni yorumlar getirelim diyerek İslam’ın temel kurallarında gedikler açmak aslında kaleyi yıkmaktır. Bu durum, dışarıdaki yıkıcı fikirlerin içeri girmesine ve inancın zarar görmesine yol açar. Bu yüzden böyle fırtınalı dönemlerde asıl yapılması gereken şey, yeni kapılar açmak değil, mevcut kaleyi en iyi şekilde korumak ve savunmaktır. Bediüzzaman hazretleri devamında şöyle söylemektedir:

İkincisi: Dinin zaruriyatı ki, ictihad onlara giremez. Çünkü kat'i ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler. Şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyasına sarf etmek lazım gelirken, İslamiyet’in nazariyat kısmında ve selefin ictihadat-ı safiyane ve halisanesiyle, bütün zamanların hacatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp heveskârane yeni ictihadlar yapmak, bid'akârane bir hıyanettir.4

İslamiyet’in emirlerini devasa bir bina gibi düşünürsek, bu yapının %90’lık kısmı ayet ve hadislerle açıkça belirlenmiş, sarsılmaz duvarlardan oluşur. Geriye kalan %10’luk kısım ise detaylarla ilgilidir ve geçmişin büyük İslam alimleri bu kısımdaki binlerce meseleyi zaten en güzel şekilde çözüme kavuşturmuşlardır. Ancak günümüzde öyle bir durum yaşıyoruz ki, dinin o %90’lık devasa duvarları, yani farzları ve kesin hükümleri saldırı altındadır. Farzların terkedildiği bu asırda, haramlar aleni olarak işlenmektedir. İnsanların ekmek ve su gibi muhtaç olduğu bu temel değerler terkedilmişken, herkesin enerjisini bu temelleri kurtarmaya harcaması gerekir. Böyle fırtınalı bir zamanda, ömürde belki bir kez bile karşılaşılmayacak o küçük detaylar üzerinde yeni yorumlar yapmaya çalışmak, fırtınada evin pencerelerini açıp içeriye soğuk dolmasına izin vermekten farksızdır. Temel farzlar unutulmuş ve haramlar her tarafı sarmışken, eski alimlerin yeterli çözümlerini bırakıp yeni ictihad peşinde koşmak İslam kalesinde delikler açmaktır. Bu durum, kaleyi içeriden zayıflatacağı için bir nevi ihanet sayılır. İslamiyet’in yüzde onluk kısmını teşkil eden  nazariyat kısmıyla meşgul olmak bir insanın ömründe bir defa belki ancak karşılaşabileceği meselelerde mezhep imamlarına muhalefet ederek ictihad yapmaya çalışmak İslam’a karşı bir hıyanet değil de nedir? Dolayısıyla bugünün Müslümanı için asıl ihtiyaç duyulan şey, yeni tartışmalar değil, dinin temel emirlerini öğrenip hayatına yansıtmaktır. Müslümanların yeni içtihatlara değil, dinin farzlarını ders almaya ihtiyaçları var. Bediüzzaman hazretleri devamında şöyle söylemektedir:

Üçüncüsü: Nasıl ki çarşıda, mevsimlere göre birer meta mergub oluyor. Vakit be-vakit birer mal revaç buluyor. Öyle de alem meşherinde, içtimaiyat-ı insaniye ve medeniyet-i beşeriye çarşısında, her asırda birer meta mergub olup revaç buluyor. Sukunda yani çarşısında teşhir ediliyor. Rağbetler ona celp oluyor. Nazarlar ona teveccüh ediyor. Fikirler ona müncezib oluyor. Mesela, şu zamanda, siyaset metaı ve hayat-ı dünyeviyenin temini ve felsefenin revaçları gibi. Ve selef-i salihin asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Halik-ı Semavat ve Arz’ın marziyatlarını ve bizden arzularını kelamından istinbat etmek, ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan ahiret alemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak vesailini elde etmek idi.5

İslam’ın ilk asırlarında toplumda gündem olan ve rağbet edilen meseleler; "Cenab-ı Hakk’ı nasıl razı edebilirim? Ayet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin muradı nedir?" sorularının cevabını bulmaya yönelikti. Kalpler ve ruhlar, her daim Allah’ın emrini anlamaya yönelmişti. Böyle bir atmosfer hâkim olduğu için, dört yaşında hafız olan ve on yaşında ictihad yapmaya başlayan Süfyan bin Uyeyne(ra) gibi zatlar o asırda yetişebiliyordu. Bu asırda bir kimse İmam-ı Azam kadar zeki olsa dahi, o zat gibi ictihad yapamaz. Çünkü bu asrın insanının aklı siyasete dalmış, zihni felsefede boğulmuş, kalbi dünya hayatıyla sersemlemiş ve ictihad kabiliyetinden uzaklaşmıştır. Özetle, içinde bulunduğumuz şartlar bir kimsenin mutlak müctehid seviyesine ulaşmasına artık imkân vermemektedir. Bediüzzaman hazretleri devamında şöyle söylemektedir:

Dördüncüsü: Nasıl ki bir cisimde, neşvünema için tevessü meyli bulunur. O meylü’t-tevessü ise, çünkü dahildendir, vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçten tevsi için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir. Öyle de İslamiyet’in dairesine selef-i salihin gibi takva-yı kamile kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarikiyle dahil olanlarda meylü’t-tevessü ve irade-i ictihad bulunsa, o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyatı terk eden, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile alude olanlardan gelen o meylü’t-tevsi ve irade-i ictihad, vücud-u İslamiyeyi tahrip etmeye ve boynundaki şer'i zincirini çıkarmaya vesiledir.6

İslamiyet’in ilk dönemlerinde yaşayan sahabe ve tabiin nesilleri, hayatlarını tamamen Allah’ın rızasını kazanmaya ve O'nun emirlerine uymaya adamışlardı. Onların dindeki derinleşme ve yeni yorumlar getirme çabası, bir canlının sağlıklı bir şekilde içeriden büyümesine benzer, bu durum İslam ağacını daha da güçlendirmiş ve genişletmiştir. Çünkü onlar, dinin en küçük kuralına bile titizlikle uyan, takva sahibi insanlardı. Onların yaptığı ictihadlar, İslam binasını içeriden sağlamlaştıran doğal bir gelişim ve mükemmelleşme süreciydi. Günümüzde ise durum tam tersine dönmüştür. Dinin en temel görevlerini (farzları) bile yerine getirmeyen, zihni dünya işleri ve maddi felsefelerle karışmış kişilerin yenilik adı altında ictihad yapmaya kalkışması, bir vücudun derisini dışarıdan zorla çekiştirip yırtmaya benzer. Bu kişilerin amacı dini geliştirmek değil, modern hayatın getirdiği kuralsızlığa uymak için, dinin koruyucu sınırlarını esnetmek ve boyunlarındaki sorumluluk zincirini atmaktır. Bu yüzden, temellerin sarsıldığı böyle bir dönemde ehil olmayan kişilerin yaptığı yorumlar, İslamiyet’i güzelleştirmek yerine onun orijinal yapısını tahrip eden bir girişime dönüşmektedir. Değişim, eğer onu yapan kişi o hayatı bizzat yaşamıyorsa gelişim değil, yıkım getirir. Sahabe nesli İslam’ı bizzat yaşadığı için onu doğru yönde genişletmişti, ancak bugün uygulamadan uzak kişilerin yaptığı yenilik çağrıları, sadece kuralları ortadan kaldırmaya hizmet eder. Bediüzzaman hazretleri devamında şöyle söylemektedir:

Beşincisi: Üç nokta-i nazar, şu zamanın ictihadatını arziye yapar, semavilikten çıkarıyor. Halbuki şeriat semaviyedir. Ve ictihadat-ı şer'iye dahi, onun ahkâm-ı mesturesini izhar ettiğinden, semaviyedirler.7

İslam’ın ve şeriatın birinci hedefi ahiret saadetidir ve her şeyden önce ona odaklanır. Dünya saadetine ise ancak ikinci derecede ve ahiret saadetine bir vesile olması yönüyle değer verir. Oysa şu zamanın insanı için ahiret saadeti ikinci plana düşmüştür. Bu asrın insanı, öncelikle dünya saadetini merkeze almakta ve hükümleri bu mutluluğu sağlamak için yorumlamaktadır. Örneğin: Faizli bankalardan krediyle ev almak, İslam'a göre haram olduğu halde, günümüzde dünyevi konfor birinci planda tutulduğu için bu haram fiile çeşitli gerekçelerle izin verenler (cevaz verenler) sıkça görülmektedir. Bu nedenle, şu zamanın bakış açısı ve düşünce yapısı İslam’ın ruhuna yabancıdır. Bu devrin ictihad anlayışı ilahi (semavi) değil, dünyevi (arzi) bir karaktere bürünmüştür. Öyleyse, şeriat adına bu dönemde yeni ictihadlar yapılamaz.

Altıncısı: Selef-i salihinin müçtehidin-i izamı, asr-ı nur ve asr-ı hakikat olan asr-ı sahabeye yakın olduklarından, safi bir nur alıp halis bir ictihad edebilirler. Şu zamanın ehl-i ictihadı ise o kadar perdeler arkasında ve uzak bir mesafede hakikat kitabına bakar ki, en vazıh bir harfini de zor ile görebilirler.

Eğer desen: “Sahabeler de insandırlar. Hatadan, hilaftan hali olmazlar. Halbuki ictihadatın ve ahkâm-ı şeriatın medarı, sahabelerin adaleti ve sıdkıdır ki; hatta ümmet, ‘Sahabeler umumen adildirler, doğru söylerler’ diye ittifak etmişler?8

İslam’ın ilk büyük alimleri (Sahabe ve Tabiin), Sevgili Peygamberimizin(sav) yaşadığı o pırıl pırıl döneme çok yakındılar. Gerçeği kaynağından, araya hiçbir engel girmeden net bir şekilde görüp yorumlayabiliyorlardı. Günümüz insanı ise o hakikat kitabına tam 1400 yıl uzaktan bakıyor. Araya giren yabancı fikirler, dünya telaşı ve felsefi akımlar tıpkı tozlu perdeler gibi görüşü bozuyor. Bu kadar uzaktan ve bu kadar çok perdenin arkasından bakarak yapılan yorumlar, kaynağın dibindeki alimlerin yorumları kadar isabetli ve saf olamaz. Dinimizin hükümleri bize Sahabeler yoluyla ulaşmıştır. Eğer onları "hata yapabilirler" diyerek sıradan insanlar gibi eleştirmeye başlarsak, dinin temel dayanağını sarsmış oluruz. Tüm İslam alimleri şu konuda birleşmiştir, Sahabeler konu din olduğunda asla yalan söylemezler ve son derece dürüsttürler. Onlar doğru sözlülüğün zirvesini bizzat Peygamberimizden öğrenmiş birer adalet abidesidir. Asr-ı Saadet döneminde hak ile batılın arası doğu ile batı kadar uzakken, bu zamanda doğru ile yanlış iç içe geçmiştir. Çirkinlikler en güzel değerlerle beraber bir dükkânda aynı fiyatla satılmakta, yani doğru ile eğri birbirine karışmaktadır. Bu bakımdan içinde bulunduğumuz asrın karmaşasından bakarak Asr-ı Saadet kitabı hakkıyla okunamaz ve bu asırda yeni ictihadlar yapmak sakıncalıdır.

Kaynakçalar
  1. Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s.83

  2. Muhlis Körpe, Risale-i Nur Istılahları, Süeda Yayınları, Isparta 2023, s.143

  3. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.156

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.156

  5. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.156

  6. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.157

  7. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.157

  8. Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.157


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız