Allah’ın kâinatta koyduğu sebep-sonuç düzeni içerisinde, gayret gösteren insanın çoğu zaman bu gayretinin karşılığını alması beklenir. Mesela tarlasını eken ve emek harcayan bir çiftçi dini fark etmeksizin istediğini ürünü alabilmektedir. Ancak bu, kişinin davasının hak olduğu veya yaptığı işin Allah katında makbul olduğu anlamına gelmez. Hak olmayan, hatta Allah’ın yasakladığı bir şey uğrunda mücadele eden kimse de çalışmasının, planlamasının, sabrının ve samimiyetinin dünyevi karşılığını belli ölçüde görebilir. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şöyle der:
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızların kuvveti dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samîmiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.1
Yani samimiyet, gayret ve sebeplere sarılma gibi unsurlar dünyevi neticeler doğurabilmektedir. Zaten Allah’ın kurduğu sistem sadece Allah’a iman edenlerin dünyada her zaman başarılı olacağı, inkâr edenlerin ise her zaman başarısız olacağı şeklinde değildir. Eğer böyle olsaydı, dünyadaki imtihanın birçok yönü ortadan kalkardı. Allah birçok dünyevi neticeyi çalışmaya, gayrete, bilgiye, planlamaya ve sebeplere bağlamıştır. Bu yüzden hak olmayan bir yolda bulunan bir kimse de bu sebeplere hakkıyla sarılırsa dünyada başarılı olabilir. Fakat bu başarı, onun davasının doğru olduğunu veya Allah’ın ondan razı olduğunu göstermez. Burada “gayretin karşılığını almak” ile “hak üzere olmak ve Allah katında makbul olmak” birbirinden ayrılmalıdır.
Bir insan yanlış bir hedefe büyük bir gayretle yürüyüp o hedefe ulaşabilir fakat asıl değer, gayretin yöneldiği davanın hak olması ve bu gayretin Allah’ın rızası istikametinde kullanılmasıdır.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 169.

