Ene ve Zerre Risalesi 1929 yılında Barla’da telif edilmiştir.
Bu sözün iki maksadı vardır. Birinci maksatta ENE, ikinci maksatta ise ZERRE ele alınır.
ENE RİSALESİ
Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
Muhakkak ki biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de (onlar) onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular; insan ise onu yükleniverdi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.1
Yukarıdaki ayet-i kerimede göklerin, yerin ve dağların yüklenmekten korktuğu ve çekindiği, ancak insanın (zulüm ve cehaletiyle) üstlendiği bildirilen "emanet" kavramı, Bediüzzaman Hazretleri tarafından bu risalede derinlemesine tahlil edilmiştir. Bu emanetin çok yönü vardır. O yönlerinden biri de Cenab-ı Hakk'ın insana bahşettiği "ene", yani "benlik" duygusudur.
Arapçada birinci tekil şahıs olan "ben" manasına gelen ene, enaniyette ise benlik hissini ifade eder. Bediüzzaman'a göre ene, insanda bulunan ve binlerce sırlı sıfatı, mizanı, hali ve hissi barındıran çok mühim bir latifedir; aynı zamanda insanın hem kainatın hem de Yaratıcının sıfatlarını anlamasını sağlayan benzersiz bir anahtardır.
Ene, ilahi isimlerin ve kainatın gizli anahtarıdır. Kainatın kapıları görünüşte açık gibi görünse de hakikatte kapalıdır. İnsan, bu kapalı kapıları ancak enenin mahiyetini anlamakla açabilir. Ene, Cenab-ı Hakk'ın rububiyet sıfatlarını, uluhiyetini ve şuunatını gösterecek, anlayacak ve tartacak bir ölçü (mizan) mahiyetindedir. İnsandaki emaneten ve farazi olarak verilen sahiplenme duygusu (malikiyet vb.), Allah'ın hakiki mülkiyetini ve sıfatlarını anlamak için bir vasıtadır.
Bediüzzaman'a göre enenin iki yüzü bulunmaktadır:
1. Hayra Bakan Yüzü: Bu yüz hayra ve vücuda bakar; ene burada sadece hayrı kabul eder, ancak hayrı bizzat icat etmeye gücü yoktur. Hakiki fail Allah'tır. Ene, kendi başına müstakil bir manaya sahip değildir; aksine aynalık yaparak Yaratıcının sonsuz sıfatlarını gösterir. Hakikatini anlayan insan, eneyi bir dürbün gibi kullanarak kainattaki ilahi eserleri seyreder, farazi malikiyetten sıyrılarak mülkü hakiki sahibi olan Allah'a teslim eder ve en yüksek manevi makamlara çıkar.
2. Şerre Bakan Yüzü: Eğer enenin manası yanlış anlaşılır ve vazifesi unutturulursa, insan kendisini hakiki malik zanneder. Şirkin ve dalaletin doğduğu ana nokta burasıdır. Mahiyeti bilinmeyen ene, siyah bir ayna gibidir; oraya hiçbir hakikat yansımaz. Ne kadar ilim ve malumat sahibi olursa olsun, bu durumdaki bir insan hakikatte cahildir. Öyle ki bütün kainat parlak ayetlerle dolsa bile, enedeki o siyah nokta bütün nurları iptal edebilir.
Nübüvvet ve Felsefenin Eneye Bakışı
İnsanlık tarihinde her daim nübüvvet (peygamberlik) ve felsefe olmak üzere iki temel akım var olagelmiştir. Bu iki akım birleştiğinde, yani felsefe nübüvvete hizmet ettiğinde, insanlık huzur ve mutluluğa kavuşmuştur. Ancak ayrıldıklarında, nurlar nübüvvet tarafında kalmış; zulmetler ve şirkler ise felsefe tarafına geçmiştir.
Nübüvvet mesleği, eneyi hakiki sahibine bağlar. İnsan kendisini kul bilir, başkasına ibadet etmez ve ancak Yaratıcısına intisap etmekle gerçek mana kazanır. Enbiya, evliya ve asfiya eneyi bu şekilde anlamıştır. İnsan, aczini ve fakrını hissederek dergah-ı ilahiye bir kul vaziyetinde sığınır; Allah'ın ahlakıyla ahlaklanır.
Felsefe mesleği ise, dine itaat etmeyen felsefe yolu olarak eneye hakiki ve müstakil bir varlık atfetmiştir. Felsefecilerin "yaratıcıya benzemek" iddiasıyla yola çıkıp firavuncasına hükümler vermesi; putperestliği, yıldızperestliği, esbapçılığı ve tabiatperestliği doğurmuştur. Ene dizginleri eline aldığında şehvet alanında batıl ilahları, kuvve-i gadabiye (kızma duygusu) alanında Nemrutları ve Firavunları, akıl alanında ise zamanı, tabiatı ve maddeyi kutsayan sapkın anlayışları netice vermiştir.
Fatiha Suresi'ndeki Üç Meslek
Bediüzzaman Said Nursi, risalenin sonunda Fatiha Suresi'nin son ayetinin işaret ettiği üç temel mesleği (Tabiatperestler, Esbapçılar ve Ehl-i Kur'an) mukayese eder. Hayali bir vaka ve misalle bu akımların hakikatini gözler önüne serer.
Netice itibarıyla insan, enenin mahiyetini doğru okuyabildiği, onu nefis hesabına değil, Cenab-ı Hakk'ın isimlerini tanıtan bir ölçü ve ayna olarak kullandığı ölçüde insanlık şerefini muhafaza eder. Aksi takdirde benlik girdabında kaybolarak hem bu dünyada hem de ahirette ziyana uğrayanlardan olur. Nübüvvetin rehberliğinde yürüyen ehl-i iman ise eneyi terbiye ederek kainatın sırlarını çözer ve hakiki bir kul olma şerefine erer.
ZERRE RİSALESİ
Bediüzzaman Hazretleri bu risalede;
İnkar edenler ise: “Bize kıyamet gelmez” dedi(ler). De ki: “Hayır! Gaybı hakkıyla bilen Rabbime yemin ederim ki, (kıyamet) size mutlakā gelecektir! Ne göklerde, ne de yerde zerre ağırlığınca (bir şey) O’ndan gizli kalmaz; ve ne bundan daha küçük, ne de daha büyük hiçbir şey yoktur ki, apaçık beyan eden bir kitabda (Levh-i Mahfuz’da) bulunmasın!2
Bu ayet-i kerimenin hazinesinde bulunan zerre sandığındaki cevheri gösterir ve zerrenin vazifelerindeki hikmeti ortaya koyar. Bu risale bir mukaddime ve üç noktadır.
Mukaddime’de Bediüzzaman Hazretleri, zerrenin halden hale girmesini Allah'ın kudret kaleminin kainattaki ayetleri yazarken meydana getirdiği hareketler olarak ifade etmektedir. Yoksa maddecilerin ve tabiatperestlerin zannettiği gibi tesadüfen ortaya çıkan durumlar değildir.
Çünkü her bir zerre Bismillah diyerek hareket eder. Bunun en büyük delili, her bir zerrenin gücünün çok üstünde yükler kaldırması ve işler görmesidir.
Birinci Nokta İki Mebhastır
Birinci mebhasta zerrenin hem hareketinde hem de durmasında tevhidi gösteren parlak nurlar olduğunu söyler Bediüzzaman Hazretleri. Eğer zerreler Allah'ın birer memuru olmazlarsa ve onun kudreti ile halden hale girmezlerse, o vakit her bir zerrede Allah’ın sonsuz ilmi, kudreti ve her şeyi görecek bir gözü olmak zorundadır. Çünkü kainatta farklı farklı kanunlar ve birbirine zıt işler bulunmaktadır. Eğer bu kanunlar bilinmez ve bu zıtlıklar göz önüne alınmazsa kargaşa kaçınılmaz olur. Kargaşanın olmaması ve düzenin muhafaza edilmesi, ya onların kendi başına hareket ettiklerini gösterecektir ki bu aklen mümkün değildir ya da onların Allah’ın birer memuru olduğu kabul edilecektir ki aklın kabul ettiği ve hakikatte de var olan budur.
İkinci mebhasta Bediüzzaman Hazretleri, zerrenin hareketlerindeki vazifeler ve hikmetler üzerinde durur. Felsefe ve tabiatperestler yanlış olarak varlıklardaki sanatlı yaratılışı zerrelerin hareketlerine bağlamışlardır. Halbuki kainattaki bu hareketler, Kur’an'ın bize ifade ettiği bir tespihtir ki Allah bunlara vazifeler ve hikmetler takmıştır. Bediüzzaman Hazretleri bunlardan beşinin üzerinde durur.
Birincisi: Allah, kudretinin tecellilerini sürekli yenilemek için her ruhu bir model olarak kullanır. Her sene ruha kudretinin mucizeleriyle yeni bedenler giydirir; tek bir kitaptan sayısız farklı kitap, tek hakikatten çeşitli suretler ortaya çıkarır. Kainatların, alemlerin ve varlıkların peş peşe gelmesi için yeni varlıklara uygun bir zemin hazırlar. Bu sebeple zerreleri hareket ettirir ve onlara görevler verir; böylece mahlukattaki düzen sürekli yenilenir ve farklı şekillerde ortaya çıkar.
İkincisi: Mülkün sahibi olan Allah, dünyayı ve özellikle yeryüzünü büyümeye, gelişmeye ve sürekli ürün vermeye elverişli bir tarla gibi yaratmıştır. Bu tarlada kudretinin hadsiz mucizelerini yaratır.
Topraktaki zerreleri hikmet ve düzen içinde hareket ettirerek her asırda, her mevsimde, her ayda, hatta gün ve saatte yeni varlıklar ve ürünler yaratır. Bu tasavvurlar ile rahmet hazinesinin hediyelerini ve sonsuz kudretinin misallerini gösterir.
Üçüncüsü: Allah’ın isimlerinin sonsuz tecellilerini göstermek için, dar bir zeminde sayısız suret ve mana ortaya çıkarır. Bunun için zerreleri hikmetle hareket ettirir ve düzen içinde görevlendirir; böylece küçük bir sayfada sonsuz manalar yazılmış olur. Geçen yılın ürünleriyle bu yılkilerin özü aynı olsa da suretleri değiştiği için taşıdıkları anlamlar farklılaşır ve çoğalır. Yaprak, çiçek ve meyveler, ruhları bulunmadığı için gerçekte birbirinin aynıdır; yalnızca geçici şekilleri değişir. Bu kimliklerin yerine her bahar yenileri gelir ve Allah’ın isimlerinin sürekli yenilenen tecellilerini farklı şekillerde göstermeye devam eder.
Dördüncüsü: Dünya, sınırsız melekut ve ahiret alemlerine gerekli mahsulleri yetiştiren küçük fakat bereketli bir tarla hükmündedir. Hakim-i Zülcelal, bu dar zeminde zerreleri hareket ettirerek kainatı hareketli kılar ve varlıkların sürekli hareket halinde olmalarını sağlar. Böylece küçücük dünya tarlasında büyük alemlere uygun pek çok manevi ürün meydana gelir.
Sonsuz kudret hazinesinden dünyaya durmadan bir sevkiyat olur. Bu ürünler gayb alemine, bir kısmı da ahiret alemlerine aktarılır; dünya böylece diğer alemlerin mahsullerini hazırlayan geçici bir tezgah olur.
Beşincisi: Allah’ın sonsuz kemali, güzellikleri, büyüklüğü ve sayısız tesbihleri sınırlı yerde ve kısa zamanda gösterilir. Zerreler hikmetle hareket ettirilir ve düzenli biçimde görevlendirilir; böylece sınırlı şartlarda sonsuz anlamlar ve tecelliler ortaya çıkar.
Bu hareketlerle bilinmeyen hakikatler, ahiret meyveleri ve fanilerin kalıcı kimliklerinden örnek nakışlar meydana gelir. Zerreleri hareket ettiren kudret, bu büyük maksatları ve hikmetleri gerçekleştiren bir Zat’a aittir. Aksi halde her zerrede güneş kadar akıl bulunması gerekirdi.
Zerreler ayrıca iç ve dış alemlerde, Allah’ı anıp tesbih ederek coşkulu bir hareket içindedir. Felsefeciler, bu hareketleri hikmetsiz sanıp zerrelerin kendiliğinden döndüğünü zannetmişlerdir. Bu yüzden onların bilgisinin gerçek bilgi değil, cehalet; hikmet anlayışının da hikmetsizlik olduğu anlaşılır.
İkinci Nokta'da Bediüzzaman Hazretleri, her bir zerrenin Allah’ın varlığına ve birliğine iki açık delil olduğunu ifade eder. Aciz ve şuursuz görünen zerreler, büyük görevleri yerine getirip ağır yükleri taşıyarak sonsuz kudret sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösterir. Her yerdeki düzene uymaları ve bulundukları ortama uygun hareket etmeleri, bütün kainatı bilen ve onları sonsuz kudreti ile çalıştıran tek yaratıcıya işaret eder.
Bir askerin farklı birliklerdeki görevini bilerek hareket etmesi, tek komutanın düzenine uymasına bağlı olduğu gibi zerreler de bulundukları her varlıkta farklı ilişkileri, görevleri ve faydaları koruyacak biçimde yerleştirilir. Göz bebeğindeki bir zerre, göz damarlarından bütün insan bedenine kadar sayısız bağlantıyı ve hikmetli görevi birlikte sürdürür.
İnsan vücudunda zerreler çeşitli aşamalardan düzenle geçer, dört süzgeçten süzülür ve alyuvarlarla ihtiyaç sahiplerine ulaştırılır. Ayasofya kubbesindeki taşlar bile ustanın emri olmadan duramazken, kainattaki zerreler kendiliğinden böylesine sanatlı işler yapamaz. Onları yöneten, rızıklandıran ve yerli yerine koyan tek yaratıcı vardır; bunu inkar etmek, zerreler sayısınca batıl ilah kabul edip büyük cehalete düşmek demektir.
Üçüncü Nokta'da ise Bediüzzaman Hazretleri, zerrelerin canlı varlıklardaki hareketinin, onları nurlandıran ve ahiret alemine uygun hale getiren hikmetler taşıdığını söyler. Hayvan, insan ve bitki bedenleri; cansız zerrelerin eğitim gördüğü bir misafirhane, kışla ve okul gibidir. Zerreler bu yapılara girerek hayat, anlam ve güzellik kazanırlar.
Her zerre, gördüğü vazife ile bir tür eğitimden geçer ve ahiret aleminde kullanılmaya layık hale gelir. Böylece zerrelerin hareketi, onların yalnızca dünyadaki bedenlerde bulunmasını değil, hayat sahibi baki aleme hazırlanmalarını da sağlar.
Burada Bediüzzaman Hazretleri şöyle bir soru sorar:
Sual: Zerratın harekatında şu hikmetin bulunması ne ile bilinir?3
Bu suale Bediüzzaman Hazretleri üç maddede şöyle cevap verir:
Kainattaki bütün sanatlı varlıkların intizamı ve taşıdığı hikmet, her şeyi yapanın hikmetini gösterir. En küçük varlığa bile birçok gayeler veren bu hikmet, evrendeki sayısız parçacığın hareketlerini ve oluşturduğu anlamlı düzeni başıboş bırakmaz. Mevcudatın arkasındaki bu intizam ve vazifeler, onların arkasında hikmetli bir idare bulunduğunu gösterir.
Allah, zerreleri ve unsurları hikmetle hareket ettirip görevlendirerek onları daha yüksek kemal derecelerine çıkarır. Önce unsurlar maden seviyesine yükselir ve kendilerine uygun tesbihleri öğrenir; madenler bitkilerin hayat mertebesine çıkar. Bitkiler rızık yapılarak hayvanların seviyesine çıkar, hayvanlardaki zerreler de insan hayatına mazhar olur.
Böylece görülür ki zerrelerin hareketleri anlamsız değildir; her biri kendine uygun bir kemale, yani olgunluğa doğru ilerletilmektedir.Canlı varlıkların zerreleri arasında, çekirdek ve tohumdaki bazı zerreler hususi bir nur ve letafet peyda eder. Böylece diğer zerrelere ve bütün ağaca ruh ve sultan gibi hükmeder.
Büyük bir ağacın bazı zerrelerinin bu dereceye ulaşması, hayat boyunca birçok dönem ve ince iş görmesiyle mümkün olur. Bu durum, yaratılış vazifeleri içindeki hareketlerine göre ilahi isimlerin kendilerinde tecelli ettiğini gösterir. Her zerre, bu isimlerin şerefine manevi güzellik, nur, makam kazanır.
Elhasılda ise Bediüzzaman Hazretleri artık konuyu özetler ve der ki; kainattaki her varlık belirli bir kemal noktasına doğru hikmetle terbiye edilir ve bu süreçte hiçbir şey zayi olmaz.
Varlıkların geçici ömürleri sona erse de anlamları, amelleri ve özleri korunur; maddi kalıntıları ise ilahi israfsızlık kanunu gereği yeni yaratılışlarda yeniden ortaya çıkar. Zerrelerden canlılara kadar her şey ilahi kanunlar çerçevesinde anlamlı birer vazife görür.
Netice-i Kelam: Rububiyet, kerem, güzellik, rahmet, hikmet, adalet ve kuşatıcı ilim kanunları, Allah’ın en büyük isminin büyük tecellisini gösterir. Bu tecelli, dünyadaki zerre hareketlerinin rastgele olmadığını; onların kaderin çizdiği sınırlar içinde, ilahi yaratma emirleriyle ilmi ölçüye göre hareket ettiğini gösterir. Böylece zerrelerin hareketlerinde yüksek hikmetler ve intizam bulunduğu anlaşılır.
Bu düzen, zerrelerin başka ve daha yüksek bir aleme hazırlanıyor olabileceğini düşündürür. Bu sebeple canlıların bedenleri, hareket eden zerreler için birer mektep, kışla ve terbiye yeri hükmündedir. Bu sonuca doğru ve doğrudan bir anlayışla varılabilir.
Elhasıl: Her şey, özellikle her zerre ve zerre topluluğu, hal diliyle Bismillah der ve hareket eder. Bu, “Allah’ın adıyla, hesabıyla, izniyle ve kuvvetiyle hareket ediyorum” anlamına gelir.
Zerreler, sonunda da hal diliyle “Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” der; sanatlı varlıklarda kudretin kalem uçları gibi görünür. Bu varlıklar, Allah’ın övgüsünü gösteren kasideler gibidir.4
İşte bu hikmet dersini aldığında bu kasideleri okur, anlar ve Allah’ın marifetine ulaşmış olur.
Ahzab, 33/72.
Sebe’ 34/3
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 237
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 219-240

