Bediüzzaman Hazretlerinin Risale-i Nur’da ortaya koyduğu "ehl-i dünya ve ehl-i dalâlet" kavramlarını ve bu kavramların farklarını başlıklar halinde detaylı bir şekilde ele alacak olursak;
Ehl-i Dünya
Ehli dünya tabiri, kelime anlamı itibarıyla "dünyaya bağlı olanlar" veya "dünyayı ahirete tercih edenler" manasına gelir. Bu kavram, hayatın gayesini sadece maddi kazanç, cismani zevkler ve geçici başarılar üzerine kuran, manevi değerleri veya ahireti gündemine almayan kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Risale-i Nur'da ehl-i dünyanın özellikleri şöyle geçmektedir:
Gafletli ehl-i dünyâ ise, yalnız hayat-ı dünyâyı düşündüklerinden, bütün hissiyâtlarıyla ve ruh ve kalbleriyle şiddetli bir surette hayat-ı dünyeviyeye âit mes’elelere sarılırlar.1
Ehl-i dünyâ, dünya işlerinde hakîkî nokta-i istinâdlarından gaflet ettiklerinden, zaaf ve acze düşüp, şiddetli bir surette yardımcılara ihtiyaçlarını hissederler.2
Ehl-i dünyâya bakar, ehl-i gafletin mel‘abegâhıdır. Hem herkesin bu dünyada, koca bir dünyası var. Âdetâ insanlar adedince dünyalar birbiri içine girmiş. Fakat herkesin bu hususî dünyasının direği, kendi hayatıdır. Ne vakit cismi kırılsa, dünyası başına yıkılır. Kıyâmeti kopar. Ehl-i gaflet, kendi dünyasının böyle çabuk yıkılacak vaz‘iyetini bilmediklerinden, umûmî dünya gibi dâimî zannedip perestiş ederler.3
O vakit, gözümün önünde harâbezâra dönmüş yerlerin, gāyet ma‘mûr ve şenlikli ve neş’eli ve sürûrlu bir sûrette bulunduğu zaman, yirmi seneye yakın en tatlı bir hayatta tedrîs ile kıymetdar talebelerimle geçirdiğim hayatımın o şirin safahâtı, birer birer sinema levhaları gibi canlanıp görünerek, sonra vefat edip gidiyorlar tarzında hayâli, gözümün önünde epey zaman devam etti. O vakit ehl-i dünyânın hâline çok taaccüb ettim. Nasıl kendilerini aldatıyorlar? Çünki o vaz‘iyet, dünyanın tam fânî olduğunu ve insanlar da içinde misafir bulunduğunu bilbedâhe gösterdi.4
Bediüzzaman Hazretlerine göre ehl-i dünya, çoğu zaman ehl-i gaflet ile iç içe ve neredeyse eş anlamlı bir şekilde kullanılır. Bu bağlamda ehl-i dünya sadece dünyaya yönelen değil; aynı zamanda hakikati unutacak derecede gaflet içinde yaşayan insanları ifade eder.
Ehl-i dünya, bütün dikkatini ve duygularını sadece dünya hayatına verir. "Yalnız hayat-ı dünyayı düşündüklerinden" ifadesi, onların bakış açısını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Bu insanlar için asıl hedef ahiret değil, dünya hayatıdır. Kalp, ruh ve hisler tamamen dünyevi meselelere bağlanmıştır. Bu durum, ehl-i dünyanın manevi yönlerini zayıflatır ve hakikatten uzaklaştırır.
Ayrıca ehl-i dünyanın en önemli özelliklerinden biri, dayanacak gerçek bir noktayı unutmuş olmalarıdır. Risalede geçen "hakikî nokta-i istinadlarından gaflet ettiklerinden" denilerek, onların Allah’a dayanma gerçeğini göz ardı ettikleri nazara verilmektedir. Bu yüzden sürekli bir zayıflık ve korku içinde yaşarlar. Maddi sebeplere aşırı bağlanmaları da buradan gelir. Çünkü kalben sağlam bir dayanak bulamazlar.
Bir diğer dikkat çekici yön ise, ehl-i dünyanın dünyayı kalıcı zannetmesidir. Her insanın kendine ait bir dünyası olduğu, fakat bu dünyanın kendi hayatına bağlı olduğu ifade edilmektedir. İnsan öldüğünde onun dünyası da yıkılır. Ancak ehl-i gaflet bunu fark etmez ve dünyayı sanki hiç bitmeyecekmiş gibi görür. Bu da onların dünyaya bağlanmasını daha da artırır. Bu noktada Bediüzzaman Hazretleri, ehl-i dünya ile ehl-i gafleti açıkça aynı çerçevede değerlendirmektedir.
Son olarak metinde Bediüzzaman Hazretlerinin anlattığı hatırada, dünyanın faniliğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Geçmişte yaşanan en güzel anların bile birer hayal gibi kaybolup gitmesi, dünyanın geçici olduğunu ispat eder. Buna rağmen ehl-i dünya bu gerçeği görmez ve kendini aldatır. İşte bu aldanış hali, gafletin en açık göstergesidir.
Ehl-i Dalâlet
Dalâl veya dalâlet masdarları sözlükte “kaybolmak, telef olmak, şaşırmak ve yanılmak” gibi mânalara gelmekle beraber asıl anlamları “bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak, azmak ve sapmak”tır. Bu bağlamda ehli dalalet kelime manası olarak "doğru yoldan sapanlar" veya "hakikatten uzaklaşanlar" demektir. İslam literatüründe bu terim, İslam'ın temel inanç esaslarından, akıl ve vahyin gösterdiği istikametten ayrılan, yanlış inanç ve düşüncelere sapan kişi veya topluluklar için kullanılır. Bu kavram sadece bilgisizliği değil, aynı zamanda bilinçli bir şekilde gerçeği görmezden gelmeyi veya hakikati çarpıtmayı da kapsar. Dalâlet içinde olan kişi, manevi yönünü kaybettiği için hayatın gerçek amacını yanlış yerlerde arar ve neticede hem fikri hem de ahlaki bir sapma içine girer.5 Risale-i Nur'da ehl-i dalâletin özellikleri şöyle geçmektedir:
... Kabir ehl-i dalâlet ve tuğyân için vahşet ve nisyân içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde... mevt ehl-i dalâlet için bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedîdir.6
O ehl-i dalâlet sefâhete girmiş, sefâhette tiryâkî olmuş. Sefâhete mâni‘ olan tekâlif-i şer’iyeyi yapamıyor.7
Yani ehl-i dalâlet, madem semâvât ve arzın vazifelerini inkâr ediyor. Ma‘nâlarını bilmiyor ve onların kıymetlerini iskāt ediyor. Sâni‘lerini tanımıyorlar. Onlara karşı bir hakāret, bir adâvet ediyorlar.8
Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet eneye binmiş, dalâlet vâdilerinde koşuyor.9
Ehl-i dalâlet ise, nefsin ve hevânın te’sîriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercîh eden hissiyâtın mukteziyâtıyla, birbirine samîmî olarak muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifâk ediyorlar.10
Ehl-i dalâlet ise, kendi elemiyle beraber, bütün mevcûdâtın helâketiyle ve fenâsıyla ve zâhirî i‘dâmlarıyla; zîruh ise, âlâmlarıyla müteellim olur. Yani onun küfrü, onun dünyasına adem doldurur, onun başına boşaltır. Daha cehenneme gitmeden cehenneme gider.11
Bediüzzaman Hazretlerine göre ehl-i dalâlet, hakikatten uzaklaşmış, inkâr veya yanlış inanç sebebiyle hem dünyasını hem de ahiretini karartan bir gruptur.
Öncelikle ehl-i dalâletin en belirgin özelliği, ölüm ve kabir karşısındaki hâlleridir. Kabir onlar için “vahşet ve nisyân içinde zindan gibi” ve “ejderha batnı gibi dar” olarak anlatılmaktadır. Bu, onların iman nurundan mahrum oldukları için ölümü bir yok oluş ve ayrılık olarak görmelerinden kaynaklanmaktadır. Nitekim ölüm, onlar için “bütün mahbûbâtından elîm bir firâk-ı ebedî”dir. Yani sevdikleri her şeyden sonsuza kadar ayrılacaklarını düşündükleri için büyük bir korku ve azap hissederler.
Bunun yanında ehl-i dalâletin bir diğer özelliği, sefahate düşmeleri ve günah hayatına alışmalarıdır. Onların sefahatte “tiryakî” olduğu ifade edilir. Yani günah ve nefsani zevkler adeta bağımlılık haline gelmiştir. Bu yüzden dinin getirdiği sorumlulukları (tekâlif-i şer’iye) yerine getirmekte zorlanırlar ve hatta bundan kaçınırlar.
Ayrıca ehl-i dalâlet, kâinata ve varlıklara yanlış bir gözle bakarlar. Semavat ve arzın vazifelerini inkâr eder, onların taşıdığı manaları anlamaz ve kıymetlerini düşürürler. En önemlisi de, bu varlıkların yaratıcısını tanımazlar. Bu durum onları da aynı zamanda varlığa karşı bir saygısızlık ve düşmanlık duygusu da meydana getirir.
Bediüzzaman Hazretlerinin temas etiği diğer bir nokta ise ehl-i dalâletin ene (benlik) merkezli bir hayat sürmesidir. “Eneye binmiş” ifadesi, onların kendilerini merkeze koyduklarını ve her şeyi kendi nefislerine göre değerlendirdiklerini gösterir. Bu da onları hakikatten uzaklaştırarak dalâlet vadilerinde sürükler.
Ehl-i dalâlet aynı zamanda kısa ve geçici lezzetleri, büyük ve kalıcı mutluluklara tercih eder. Nefis ve hevanın etkisiyle hareket eder, ileriyi düşünmez. Bir dirhem hazır lezzet için, ilerideki büyük faydaları feda eder. Bu yüzden aralarında güçlü bir dayanışma bile kurabilirler fakat bu dayanışma hak için değil, geçici menfaatler içindir.
Son olarak, ehl-i dalâletin en acı durumu, daha dünyadayken manevi bir cehennem hayatı yaşamalarıdır. Metinde ifade edildiği gibi, onların inkârı kendi dünyalarını karartır. Her şeyin yok olup gittiğini düşündükleri için, bütün varlıkların faniliği onlara sürekli bir acı verir. Bu yüzden daha ahirete gitmeden, kalben bir azap içinde yaşarlar.
Ehl-i Dünya ile Ehl-i Dalâlet Arasındaki Farklar
Risale-i Nur’daki ifadeler dikkate alındığında, bu iki kavramın aralarındaki fark daha çok gaflet ile inkâr arasındaki ayrımda ortaya çıkar.
Ehl-i dünya, daha çok gaflet içinde yaşayan insanları ifade etmektedir. Bu kişiler bütün dikkatlerini dünya hayatına verir, geçim, rahatlık ve zevk peşinde koşarlar. Ancak bu durum genellikle bir inkârdan değil, bir unutma ve gafletten kaynaklanır. Yani ehl-i dünya, ahireti tamamen reddetmez fakat onu ikinci plana atar. Dünyayı kalıcı zanneder gibi yaşar ve hayatını buna göre şekillendirir. Bu yüzden onların en belirgin özelliği, hakikati unutmuş olmalarıdır.
Ehl-i dalâlet ise bundan daha ileri bir noktadadır. Onlar sadece dünyaya dalmakla kalmaz, aynı zamanda iman hakikatlerine karşı mesafeli veya inkâr edici bir tavır içine girerler. Kâinatın manasını anlamaz, varlıkların bir yaratıcısı olduğunu kabul etmez veya buna karşı kayıtsız kalır. Bu yüzden onların durumu sadece gaflet değil, aynı zamanda bir sapma ve inkâr meselesidir. Ölümü yokluk olarak görmeleri, geçici lezzetleri kalıcı saadete tercih etmeleri de bu anlayışın sonucudur.
Bir diğer fark, ölüme ve ahirete bakışta ortaya çıkar. Ehl-i dünya, çoğu zaman ölümü düşünmek istemez ve ondan kaçar. Fakat ehl-i dalâlet için ölüm, her şeyin sonu ve sevdiklerinden ebedi ayrılık olarak görülür. Bu da onların iç dünyasında daha büyük bir korku ve sıkıntı meydana getirir.
Sonuç olarak, ehl-i dünya ile ehl-i dalâlet arasındaki fark, birinin gaflet içinde olması, diğerinin ise hakikatten sapmış olmasıdır. Ehl-i dünya daha çok gaflet ve unutma ile hareket ederken, ehl-i dalâlet inkâr ve yanlış düşünce ile hareket eder. Bu yüzden ehl-i dünya doğru yola dönmeye daha yakın kabul edilirken, ehl-i dalâletin durumu daha ağır ve tehlikeli görülmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 228.
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 228.
Bediüzzaman Said Nursi, Siracü’n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 50.
Bediüzzaman Said Nursi, Siracü’n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 67.
Ömer Faruk Harman, "Dalâlet", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1993, c. 8, s. 427.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 23.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 170.
Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 306-307.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 2, s. 310.
Bediüzzaman Said Nursi, Asa-yı Musa, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 226.
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s. 70.

