Bediüzzaman Hazretleri, Haşir Risalesi olarak bilinen eserinde, Allah’ın el-Hafiz ismi üzerinden ahiretin varlığını ispat etmektedir. İlgili bölüm ise şöyledir:
Görmüyor musun ki, koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün sahaif-i a‘mali ve teşkilatının kanunları ve suretlerinin timsalleri, mahdud bir mikdar tohumcuklar içlerinde yazılarak muhafaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde sahife-i amellerini neşredip kemal-i intizam ve hikmet ile koca diğer bir bahar alemini meydana getirmekle, hafiziyetin ne derece kuvvetli ihata ile cereyan ettiğini gösteriyor.1
Burada geçen “Onlara göre bir muhasebe içinde” ifadesi, her bir tohumun, çekirdeğin ve baharda dirilen, yani tekrar yeşeren her bitkinin kendisine mahsus programına, istidadına, vazifesine ve kaderi planına göre muamele görmesini bildirir. Yani hepsi aynı tarzda değil; her biri kendi mahiyetine göre açılır, inkişaf eder, meyve verir veya vazifesini tamamlayıp çekilir.
Mesela bir elma çekirdeğinden elma ağacı, buğday tanesinden başak, gül fidanından gül çıkar. Hiçbiri karışmaz. İşte bu durum, umumi dirilişin içinde hususi bir muhasebenin bulunduğunu gösterir. Yine bir ağacın geçen seneki yaprak, çiçek ve meyve programı, çekirdeğinde yazılı olarak muhafaza edilir; baharda o kayıtlar açılır, ona göre yeni bir teşkil verilir. Her bir tohum, meyve ve çiçek, bağlı bulunduğu kökün içerisindeki fizyolojik ve biyolojik genetik kodlara göre, yani kaydedilmiş ruh programına göre hareket eder. Demek “muhasebe”, kör ve gelişigüzel bir çıkış değil; kaydedilmiş bir plana göre, ölçülü ve hikmetli bir iadedir.
Bu muhasebenin adetullaha bakan cihetinde elbette kaideler görünür. Tohumun cinsi, sağlamlığı, vakti, ısı, ışık, su, toprak ve uygun çevre şartları, ilahi muhasebenin takdir ettiği ölçüde birer sebep ve perde olabilir. Fakat bu kaideler müstakil tesir sahibi değildir; İlahi kudret ve hikmetin cari kanunlarıdır. Yani ilahi muhasebe adetullah kanunlarına göre değil, adetullah kanunları ilahi muhasebenin takdiri neticesinde iş yapmaktadır. Neticeyi yaratan Allah’tır. Aynı çeşit bir bitkinin veya aynı tohumların bile farklı derecelerde inkişaf etmesi, yeşerip kendine has yetişmesi, o umumi kanunların her ferde aynı şekilde değil, hikmetle tatbik edilen takdire göre hareket ettiğini gösterir.
Üçüncü sualdeki hadise de bu çerçevede anlaşılır: Aynı toprakta bulunan tohumların bir kısmı çürür, bir kısmı neşv ü nema bulur. Burada tohumun kendisine ait bir mahiyet, bir istidad, bir sıhhat ve taşıdığı program farkı vardır; fakat bunlar hakiki müessir değildir. Bunlar, kaderde takdir edilen neticenin sebepler dairesindeki görünüşüdür. Bir tohumun zayıf, bozulmuş, ömrünü tamamlamış veya filiz vermeye elverişsiz olması; diğerinin ise sıhhatli, canlı ve inkişaf programına uygun bulunması, “onlara göre bir muhasebe”nin bir tecellisidir. Yani her tohum, kendi vaziyetine, taşıdığı emre ve kendisi için takdir edilen sonuca göre muamele görür.
Bu bakımdan, toprağın altında çürüyen tohum da başıboş değildir; ağaç olan tohum da tesadüfle ağaç olmaz. Her ikisi de bir ilim, hikmet ve hafiziyet içinde cereyan eder. Biri istidadının, kabiliyetinin açılmasıyla hayat bulur, diğeri o vazifeye mazhar edilmez. Burada “muhasebe”, insanların amellerindeki mükafat ve ceza tarzında değil; her şeyin kendi programına, ölçüsüne ve kaderi kaydına göre yeniden muamele görmesi manasındadır.
Bediüzzaman Said Nursi, Zülfikar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 37

