Tasavvuf
Abdülkerîm el-Kuşeyrî'ye göre tasavvuf; Hz. Peygamber’in sohbetinde bulunanlara sahâbe, sahâbenin sohbetinde bulunanlara tâbiîn, onların sohbetinde bulunanlara tebeu’t-tâbiîn gibi ünvanlar verilmiş, daha sonra dinin hükümlerine büyük bir dikkatle riayet edenlere “âbid” ve “zâhid”, zamanla ortaya çıkan bid‘atlara karşı Ehl-i sünnet seçkinlerinin her an Allah’la birlikte olma ve gafletten sakınma gayretlerine 7. yüzyıldan itibaren tasavvuf denilmiştir.
Öte yandan bir tevazu sembolü olan yün elbise giymeleri sebebiyle âbid ve zâhidlerin sûfî diye anılmaya başlandığı ve onların bu hayat tarzını ifade için sûf kelimesinden “tasavvefe” (yün giydi) fiilinin türetildiği, tasavvuf tabirinin bu fiilin masdarı olarak kullanıldığı ileri sürülmüş, bu görüş hem anlam hem dil bilgisi açısından uygun bulunduğu için genel kabul görmüştür. Tasavvuf yolunu benimseyenlere sûfî, ehl-i tasavvuf veya mutasavvıf adı verilmiştir. 1
Bediüzzaman Hazretlerine göre Tasavvuf; tarikat, velâyet ve seyr ü sülûk namları altında şirin, nûranî, neş’eli, rûhânî ve kudsî bir hakikattir. Hz. Üstad’a göre tasavvuf veya tarikat, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) mi’râcının gölgesinde, kalb ayağıyla rûhânî bir seyr ü sülûk neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhûdî olarak îman ve Kur’ân hakikatlerine mazhar olmaktır. Tasavvuf, tarikat; insanın yüce bir sırrı ve kemâlidir.
Tasavvufla mı İslam'a daha güzel hizmet edilir, yoksa âlim olup talebe yetiştirerek mi?
Tasavvuf, kişinin mânevî bir mürşid vasıtasıyla yaptığı içsel yolculuk ve gelişimdir. Tasavvufta bireysel mânevî terakkî esastır; bu yönüyle Müslümanların tamamına mal olup onlara doğrudan hizmet eden kamusal bir hareket değildir. Buna karşılık âlim olmak ve talebe yetiştirmek, İslâm’a ve Müslümanlara, hattâ bütün insanlığa fayda sağlayabilecek, bireysellikten toplumsallığa uzanan kıymetli bir hizmettir. Nitekim Peygamberimiz (sav) ilim öğrenmenin kıymeti hakkında şöyle buyuruyor:
Bir kimse, ilim elde etmek arzusuyla bir yola girerse, Allah o kişiye cennetin yolunu kolaylaştırır. Muhakkak melekler yaptığından hoşnut oldukları için ilim öğrenmek isteyen kimsenin üzerine kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde bulunanlar, hatta suyun içindeki balıklar bile âlim kişiye Allah'tan mağfiret dilerler. Âlimin âbide karşı üstünlüğü, ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Şüphesiz ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras bırakmazlar; sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse, bol nasip ve kısmet almış olur." 2
Ayrıca bu konu ile ilgili Bediüzzaman Hazretleri şöyle buyuruyor:
Gülistan sâhibi Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî naklediyor ve diyor ki: “Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr ü sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. ‘Ne için o feyizli tekkeyi terkedip, bu medreseye geldin?’ dedim. O dedi ki: ‘Orada herkes yalnız kendi nefsini, eğer muvaffak olursa kurtarabilir. Burada ise, bu âlîhimmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Ulüvv-ü cenâblık ve ulüvv-ü himmetlik, bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim. 3
Şeyh Sa‘dî-i Şîrâzî, kalb ehli birisini tekkede tasavvufla meşgul olurken görür. Birkaç gün sonra aynı kişiyi bu defa medresede ilim tahsil ederken görünce şaşırır ve sorar: “Niçin o feyizli tekkeyi bırakıp medreseye geldin?” O zat şöyle cevap verir: “Tekkede tasavvufla meşgul olanlar yalnız kendilerini kurtarmaya çalışıyor. Burada ise insanlar ilim öğrenip âlim olarak başkalarını kurtarmaya gayret ediyorlar. Asıl büyüklük bunlardadır.”
Değerlendrime
Tasavvufta şahsi kemalat ve istifade ön planda iken, İlim öğrenip âlim olmak ise öğrenilen iman ilimleriyle pek çok insanın imanına vesile olmak ve katkı sunmak söz konusudur. Bu noktadan iman ve Kur'an ilimleriyle meşgul olmak, tasavvufta şahsi ilerlemekten daha kıymetlidir diyebiliriz.
https://islamansiklopedisi.org.tr/tasavvuf
Ebû Dâvûd, İlim 1; Tirmizî, İlim 19
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.306

