Bediüzzaman Hazretleri, 27. Söz'ün zeylinde, sahabelerin peygamberlerden sonra insanların en hayırlıları olduğunu, onlardan sonra gelen insanların, hatta veliler bile olsa, onlara küllî fazilette yetişemeyeceğini; onların neden çok yüksek makamlarda olduğunun sebeplerini anlatır.
Sahabenin, sahabe olmayan bir kişiye üstünlüğünün birinci sebebi olarak;
Hazreti Peygamber'in (asm) yüz yüze sohbeti öyle güçlü bir iksir özelliği taşıyor ki, o sohbete mümin olarak kısa süre kavuşan biri, uzun manevî yolculuklarla elde edilecek hakikatlere ve nurlarına, kısacık sohbet sebebiyle ulaşabilmektedir. Bunun sebebi olarak, Hazreti Peygamber'in (asm) sohbetinde; Hazreti Peygamber'in (asm) boyası ile boyanma, onun maneviyatının karşısındaki kişiye yansıması ve Hz. Peygamber'e bağlılıkla yükselme sırlarının bulunuyor olmasını söyler.
Bu yüzden Sahâbe, Hz. Peygamber'in (asm) sohbetiyle çok yüksek bir mertebeye çıkmıştır ve en büyük velîler bile onların derecesine yetişemez. Sahâbe, Resûl-i Ekrem ile peygamberlik nuru cihetiyle sohbet etmiştir. Sonraki velîlerin uyanıkken görmeleri veya manevi âlemde sohbetleri ise, peygamber değil, Hazret-i Peygamber'in (asm) velîlik tarafı ile görüşmüş olmalarıdır; bu yüzden iki sohbet arasında büyük fark vardır. Peygamberlik, velîlikten ne kadar yüksek ve parlak ise, bu iki sohbet ve görüşme de o kadar yüksek ve parlaktır.
Bu farkı gösteren delil şudur ki: Hz. Peygamber'in (asm) sohbetine bir saat kavuşan vahşi bir bedevî, kızını diri diri gömecek hâlden, karıncaya bile basmayacak bir merhamete ulaşırdı. Aynı şekilde cahil ve vahşi bir adam, bir günlük sohbetten sonra uzak ülkelere gidip medeni kavimlere öğretmen olurdu. Netice olarak Hazret-i Peygamber'in (asm) yüz yüze sohbeti, insanı kısa zamanda kökten değiştiren eşsiz bir nur iksiridir. Bu sebepten dolayı sahabelere yetişmek mümkün gözükmemektedir.
Sahabelerin neden çok yüksek bir manevi makamda olduklarını ve diğer insanların onlara neden yetişemediğini ikinci sebebi olarak;
Sahabelerin yaşadığı dönem, İslâm'ın getirdiği büyük bir değişim ve dönüşüm dönemiydi. O zamanlarda iyilik ve doğruluk bütün güzelliğiyle, kötülük ve yalan ise bütün çirkinliğiyle apaçık ortadaydı. Doğru ile yalan arasındaki mesafe, cennet ile cehennem kadar açılmıştı. Bir tarafta doğruluğun en yüce örneği olan Peygamber Efendimiz (sav), diğer tarafta ise yalancılığın ve çirkinliğin sembolü olan Müseyleme-i Kezzâb vardı. Yüksek karakterli ve şerefli olan sahabeler, o dönemde yalanın ne kadar alçaltıcı olduğunu bizzat görerek ondan nefretle kaçmışlar ve bütün güçleriyle doğruluğa sarılmışlardır. Ancak zaman geçtikçe doğru ile yalan arasındaki bu net çizgi kaybolmuş, ikisi aynı dükkânda yan yana satılır hâle gelmiştir. Günümüzde siyaset ve dünya menfaatleri yalanı, hileyi yaygınlaştırdığı için, o dönemdeki sarsılmaz dürüstlük ve takva seviyesine ulaşmak imkânsızlaşmıştır.
İkinci bir sebep ise ibadetlerde hissedilen derinliktir. İslâm'ın ilk dönemindeki o büyük inkılap, insanların sadece aklını değil; kalbini, hayalini ve en ince duygularını bile uyandırmıştı. Bir Sahabe namazda bir tesbihi veya duayı söylediğinde, o kelimenin barındırdığı bütün anlamları en taze ve canlı hâliyle ruhunda hissederdi. Onların bütün duyguları uyanık olduğu için, o mübarek kelimelerden tam bir manevi gıda alırlardı. Zamanla bu gerçekler bizler için sıradanlaşmış ve alışkanlık perdesi duygularımızı bir nevi uykuya daldırmıştır. Bu yüzden, bütün duyguları uyanık olan bir Sahabenin kırk dakikada kazandığı manevi dereceyi, başka bir insan ancak kırk sene boyunca yoğun bir tefekkür ve çalışmayla kazanabilir. İşte bu sebeplerden dolayı sahabenin o yüksek makamına yetişip onları geçmek mümkün gözükmemektedir.

