RİSALE-İ NUR

13.02.2009

14804

Son Müceddid

Müceddid kime denir?

Müceddid bir çok kişi olabilir mi?

Bir kimsenin müceddid olduğuna kim karar veriyor?

Bu zamanda Yeni bir müceddid gelecek mi?

Bu güne kadar gelen müceddidler kimlerdir?

Bediüzzaman Hazretleri müceddit midir?

09.09.2009 tarihinde cevaplandı.

Cevap

MÜCEDDİD

Sözlükte “yenilemek, yeni bir yol açmak” anlamındaki tecdîd, bir işi ya da bir şeyi ciddiyetle ve bir yöntemle yeniden ve aslına uygun biçimde yenileme faaliyetini ifade eder. Tecdîdi gerçekleştiren kimseye müceddid denir. Dinin tecdîdi, “dinde değişiklik yapılarak bazı unsurların çıkarılıp yeni bazı unsurların eklenmesi şeklinde dinin yeniden tanımlanması” (reform) anlamında olmayıp “zaman içerisinde zayıflayan dinle irtibatın yeniden güçlendirilmesi” demektir. 1

MÜCEDDİD'İN VAZİFESİ

Müceddid, yaşadığı dönemde İslâm’ın maruz kaldığı problem ve sıkıntıları tespit eden, bunların çözümüne yönelik çareler ortaya koyan kimsedir. Bir bakıma, bulunduğu zamanın mânevî doktorudur.

Bilindiği üzere, Peygamber Efendimiz’den (sav) sonra peygamber gelmeyecektir. Ancak mevsimlerin değişmesiyle kıyafetlerin, gıdaların ve ihtiyaçların değişmesi gibi, asırların değişmesiyle de Müslümanların karşılaştığı problem ve sıkıntılar farklılaşacaktır. Bu, tabiî ve kaçınılmaz bir durumdur.

İşte Cenâb-ı Hak, Müslümanların maruz kaldığı bu yeni hâllerde, müceddid olarak ifade edilen bazı seçkin kullarını mânen vazifeli kılar. Bu zâtlar da Kur’ân ve Sünnet’ten çıkardıkları mânevî reçetelerle, içinde bulunulan devrin mânevî hastalık ve sıkıntılarına çare olmaya çalışırlar.

Peygamber Efendimiz (sav) de bu hakikati şöyle ifade buyurmaktadır:

“Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinlerinde yenileme yapacak (yüceddidü) birini gönderir” 2

MÜCEDDİD BİR ÇOK KİŞİ OLABİLİR Mİ?

Bir asırda yalnız bir tek şahsın bulunması mecburî değildir. Aynı asır içinde farklı sahalarda dine hizmet eden büyük zâtlar bulunabilir. Fakat asrın en câmi‘, en müessir ve en geniş dairede tecdîd hizmetini gören zât, o asrın başlıca müceddidi olarak tanınabilir.

Ayrıca İbn Kesîr, müceddidin bir kişi olmasının gerekmediğini, tecdîdin farz-ı kifâye kabul edilmesi dolayısıyla birden fazla âlim tarafından da gerçekleştirilebileceğini söyler. 3

BİR KİMSENİN MÜCEDDİD OLDUĞUNA KİM KARAR VERİYOR?

Bir kimsenin müceddid olduğuna tek bir makam karar vermez. Bu, zamanla ortaya çıkan umumî (genel) kanaatle anlaşılır. Çünkü müceddidlik, ilân edilen bir unvan değil; dine yapılan büyük hizmetin neticesinde verilen bir vazifedir. Bir âlimin müceddid olup olmadığına bakılırken, yaşadığı devrin dinî ve mânevî sıkıntılarına ne derece çare olduğu, Kur’ân ve Sünnet’e ne ölçüde hizmet ettiği, insanların imanına ve hayatına nasıl tesir bıraktığına bakılır. Bu sebeple, müceddidlik daha çok ehl-i ilmin ve ümmetin zaman içinde oluşan kanaatiyle belli olur. Yani bir kimse kendi kendine bu sıfatı almaz; ortaya koyduğu İslâm’a katkı ve hizmetiyle bu şekilde tanınır.

Bir kimsenin müceddid olarak tanınmasında öne çıkan ölçüler:

  1. Asrın problemlerini doğru teşhis etmek

  2. Kur’ân ve Sünnet’e dayanmak

  3. İhyâ ve tecdîd hizmeti yapmak

  4. Geniş ve kalıcı tesir bırakmak

  5. İmanları kuvvetlendirmek

  6. Ehl-i ilim tarafından kabul görmek

  7. İhlâs ve sadâkat sahibi olmak

  8. Kendi devrine uygun yeni bir hizmet usûlü göstermek

BUGÜNE KADAR GELEN MÜCEDDİDLER KİMLERDİR?

Hicrî asırlarda müceddid olarak zikredilen zâtlar

Bu konuda bütün ümmetin üzerinde ittifak ettiği kesin ve bağlayıcı bir liste yoktur. Bununla beraber, İslâm tarihinde müceddid olarak en çok zikredilen zâtlar arasında şunlar sayılır:

1. asır: Hz. Ömer b. Abdülaziz — adaleti, ihyâ hareketi ve Sünnet’e bağlı idaresiyle temâyüz etmiştir.

2. asır: İmâm Şâfiî — fıkıh usûlünü sistemleştirerek dinî ilimlerin metodunu ortaya çıkarmıştır.

3. asır: Ebu’l-Hasan el-Eş’arî — Ehl-i Sünnet akîdesini bid‘at ve dalâlet cereyanlarına karşı müdafaa ederek sistemleştirmiştir.

4. asır: Ebu Bekir el-Bâkıllânî — kelâm ilminde kuvvetli müdafaalarıyla akîde hizmeti görmüştür.

5. asır: İmâm Gazzâlî — dinî ilimleri ihyâ etmiş, felsefî sapmalara karşı kuvvetli cevaplar vermiştir.

6. asır: Fahreddin er-Râzî — tefsir, kelâm ve aklî ilimlerde şüpheleri izâle eden mühim eserler vermiştir.

7. asır: İbn Dakîku’l-Îd — hadis ve fıkıhtaki derinliğiyle ilim ve istikamet hizmeti görmüştür.

8. asır: Zeynüddin el-Irâkî ve Sirâcüddin el-Bülkīnî — hadis ve fıkıh sahasında tecdîd hizmetiyle zikredilmişlerdir.

9. asır: Celâleddîn es-Süyûtî — çeşitli İslâmî ilimlerde telif ettiği eserlerle İslam'a büyük hizmet ederek taklidçiliğin olduğu dönemde bu ilimleri yeniden ihya etmiştir.

10. asır: Şemseddin er-Remlî — fıkıh sahasında asrın ihtiyaçlarına cevap veren izahlarıyla tanınmıştır.

11. asır: İmâm-ı Rabbânî — “Müceddid-i Elf-i Sânî” unvanıyla meşhur olmuş, tasavvuf ile şeriat arasındaki muvazeneyi kuvvetle göstermiştir.

12. asır: Şah Veliyyullah ed-Dihlevî — fikrî durgunluğun aşılması ve ilimlerin ihyâsı noktasında mühim eserler vermiştir.

13. asır: Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî — irşad ve tebliğ faaliyetleriyle geniş bir mânevî uyanışa vesile olmuştur.

14. asır: Bediüzzaman Hazretleri — bu asrın inkâr, dalâlet ve maddeci cereyanlarına karşı iman hakikatlerini kuvvetli delillerle izah ve ispat etmiştir.

BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİ 14. ASRIN MÜCEDDİDİ YAPAN ESASLAR NELERDİR?

  1. İman hizmeti: Materyalizm, pozitivizm ve ateizme karşı îman hakikatlerini kuvvetli delillerle ispat ederek toplumun her kesiminin içinde bulunmuş olduğu inkâr ve şüphelerden kolaylıkla kurtaracak eserleri kaleme alması.

  2. İrşad hizmeti: Günahların yaygınlaştığı bir zamanda insanları haramlardan sakındırıp îman ve ibadete yöneltmesi.

  3. İslâm’a yapılan hücumlara cevap: Tesettür, taaddüd-ü zevcat, miras, mi’rac, kader ve haşir gibi en ağır ve en çok itiraz edilen meselelerde toplumun her kesimini ikna edici eserler kaleme alması.

  4. Her tabakaya hitap: Çocuklar, gençler, hanımlar, ihtiyarlar ve hastalar gibi toplumun her kesimine hitap eden eserler kaleme alması.

  5. Hayat-ı içtimâiyeye dair rehberlik: İttihad-ı İslâm, tasavvuf, siyaset, Şia, mezhepsizlik, Vehhâbîlik, milliyetçilik, materyalizm, sosyalizm, ahir zaman fitneleri, ehl-i bid’a, ehl-i kitap ve medeniyet meselelerinde toplumun her kesimine hitap eden eserler kaleme alması.

  6. Şahsiyeti ve yaşayışı: İlmî dirayeti, zühdü, takvâsı, cesareti ve tavizsiz İslâmî hayatıyla bu vazifeye liyakat göstermesi.

  7. Kur’ân’dan doğrudan istifade ile tecdîd usûlü: Bediüzzaman Hazretleri, bu asrın şüphe ve itirazlarına yalnız klasik tekrarlarla değil, doğrudan doğruya Kur’ân’ın feyzinden çıkan yeni, canlı ve tesirli bir izah ve ispat usûlüyle cevap vermiştir. Risâle-i Nur, aklı, kalbi, ruhu ve vicdanı birlikte tatmin eden bu hususiyetiyle, bu zamanın idrakine uygun bir tecdîd hizmeti görmüştür. Bu yönüyle yalnız mevcut meseleleri cevaplamakla kalmamış, yeni zamanın anlayışına hitap eden bir Kur’ânî ders usûlü ortaya koymuştur.

  8. Şahs-ı mânevî esaslı hizmet modeli: Bediüzzaman Hazretleri, tecdîd hizmetini yalnız şahsî bir otoriteye dayandırmamış; ihlâs, uhuvvet, tesanüd ve meşveret esasları üzerine bina edilen bir şahs-ı mânevî ile devam ettirmiştir. Böylece ortaya koyduğu hizmet, bir ferdin ömrüyle sınırlı kalmamış; Risâle-i Nur şâkirdlerinin şahs-ı mânevîsiyle genişleyerek ve devam ederek bu asırda kalıcı bir tecdîd mahiyeti kazanmıştır.

SONUÇ

İman hizmetindeki kuvveti, irşaddaki tesiri, İslâm’a yöneltilen hücumlara verdiği ikna edici cevapları, toplumun her tabakasına hitap eden eserleri, sosyal hayata dair rehberliği, yüksek ilmî ve ahlâkî şahsiyeti, Kur’ân’dan doğrudan istifade ile ortaya koyduğu tecdîd usûlü ve şahs-ı mânevî esaslı hizmet modeli birlikte nazara alındığında; Bedîüzzaman Hazretleri’nin ve onunla beraber Risâle-i Nur hizmetinin, 14. asırda tecdîd vazifesini yerine getirdiğine kanaat getiriyoruz. Bu kanaatin en kuvvetli şahidi de, doğrudan doğruya Risâle-i Nur Külliyatı’nın bu asrın îman yaralarına getirdiği tesirli ve kalıcı reçetelerdir.

Bedîüzzaman Hazretleri, Risâle-i Nur’un bu asrın müceddidi olduğunu yazdığı risâlelerde açıkça ifade eder. Onlardan bazıları şöyledir:

Eski harb-i umûmîden evvel ve evâilinde, bir vâkıa-i sâdıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağı’n altındayım. Birden o dağ müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana, korkma! Cenâb-ı Hakk’ın emridir. O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.” Birden o hâlette iken baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: “İ‘câz-ı Kur’ânı beyân et!” Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur’ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendine müdâfaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek. İ‘câzı, onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i‘câzın bir nev‘ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkında olarak benim gibi bir adam nâmzed olacak. Ve nâmzed olduğumu anladım. 4

Sizin, müceddid hakkındaki mektubunuzu hayretle okuduk. Üstâdımıza söyledik. Üstâdımız diyor ki: “Evet, bu zamanda hem îmân ve din, hem hayat-ı ictimâiye ve şerîat, hem hukuk-u âmme ve siyâset-i İslâmiye için gayet ehemmiyetli bir müceddid ister. Fakat en ehemmiyetlisi olan, hakāik-i îmâniyeyi muhâfaza noktasındaki tecdîd, en mukaddesi ve en büyüğüdür... Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu asırda Risâle-i Nûr’un hakîkî şâkirdlerinin şahs-ı ma‘nevîsine, hakāik-i îmâniyeyi muhâfazada tecdîd vazîfesini yaptırmıştır. Yirmi seneden beri o vazîfe-i kudsiyede te’sîrli ve fâtihâne neşriyâtıyla gayet dehşetli ve kuvvetli zındıkanın ve dalâletin hücumuna karşı tam mukābele edip, yüz binler ehl-i îmânın îmânlarını kurtardığına, kırk bin adam şehâdet eder. 5

O gelecek zâtın ismini vermek, üç vazîfesini birden hatıra getiriyor, yanlış olur. Hem hiçbir şeye âlet olmayan Nûr’daki ihlâs zedelenir. Avâm-ı mü’minînin nazarında hakîkatlerin kuvveti bir derece noksânlaşır. Yakîniyet-i burhâniye dahi, kazâyâ-yı makbûledeki zann-ı gālibe inkılâb eder. Daha muannid ehl-i dalâlete ve mütemerrid ehl-i zındıkaya tam galebesi, mütehayyir ehl-i îmânda görünmemeye başlar. Ehl-i siyâset evhâma ve bir kısım hocalar i‘tirâza başlarlar. Onun için Nûrlara o ismi vermek münâsib görülmüyor. Belki “Müceddiddir, onun pişdârıdır” denilebilir. Umum kardeşlerimize binler selâm. 6

Kaynakçalar
  1. TAHSİN GÖRGÜN, "TECDİD", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2011, c.40, s.234

    https://islamansiklopedisi.org.tr/tecdid

  2. Ebû Dâvûd, Melâḥim, 1

  3. Süyûtî, et-Tenbiʾe, s. 107

  4. Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, c. 1, s.248

  5. Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.240

  6. Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 5


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun

Yorumlar (4)

1- Sultanlar dâimâ halkın, cemâatin, ordunun sonunda çıkarlar. 2- Nev‘-i beşerde tekemmül vardır. Bu tekemmül kanunu, ikinci mürebbînin ve ikinci mükem­milin, evvelki mürebbîlerden daha ekmel olmasını iktizâ eder. 3- Alelekser, halefin mahâreti, selefinden daha ziyâdedir. İşaratül-İcaz-46

18.05.2019

Çok defa mektuplarımda işaret ettiğim gibi, Mehdi-i Al-i Resulün temsil ettiği kudsi cemaatinin şahs-ı manevisinin üç vazifesi var. Eğer çabuk kıyamet kopmazsa ve beşer bütün bütün yoldan çıkmazsa, o vazifeleri onun cemiyeti ve seyyidler cemaati yapacağını rahmet-i İlahiyeden bekliyoruz. Ve onun üç büyük vazifesi olacak: Birincisi : Fen ve felsefenin tasallutuyla ve maddiyun ve tabiiyyun taunu, beşer içine intişar etmesiyle, herşeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imanı kurtarmaktır. Ehl-i imanı dalaletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi bırakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiğinden, Hazret-i Mehdinin, o vazifesini bizzat kendisi görmeye vakit ve hal müsaade edemez. Çünkü hilafet-i Muhammediye (a.s.m.) cihetindeki saltanatı, onunla iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir taife bir cihette görecek. O zat, o taifenin uzun tetkikatıyla yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onunla o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.

23.01.2012

Allah razı olsun... Bediüzzaman bu asrın müceddidi olduğunu kendisi Lemaatteki, "Rüyada bir hitabe" yazısında söylüyor. Her asrın temsilcilerinin toplandığı bir meclise davet ediliyor ve o meclise bu asrın meb'usu olarak katılıp bu asırla ilgili soruları cevaplıyor ve bu rüyayı anlattığı manzumesini, rüyadaki meclisi kasd ederek, "Orada asrın vekili, burada Said-i Kürdi" diye bitiriyor.

08.05.2011

Bir önceki asrın müceddidi Hz. Mevlana Halid'in kendi cübbesini Said-i Nursi hz.lerine yolladığı doğru mudur? Evet doğrudur: "yüz senelik bir mesafede Hazret-i Mevlâna Zülcenaheyn Hâlid Ziyaeddin kendi cübbesini, o cübbeye sarılan bir sarık ile pek garib bir tarzda bana giydirmek için gönderdiğini bazı emarelerle bana kanaat geldi. Ben de o mübarek ve yüz yaşında cübbeyi giyiyorum. Cenab-ı Hakk'a yüzbinler şükrediyorum. (Haşiye): Bu mübarek emaneti, Risale-i Nur talebelerinden ve âhiret hemşirelerimizden Âsiye namında bir muhterem hanımın eliyle aldım." (Said Nursi, Kastamonu Lahikası)

10.08.2010

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız