Sorular

7.111

İslam'da Doğum Günü Kutlaması Caiz midir?

İslâm fıkhında bir davranışın caiz olup olmadığı değerlendirilirken, o davranışın aslı, niyeti, içeriği ve başka dinlere özgü bir ibadet veya sembol olup olmadığı esas alınır. Doğum günü kutlaması meselesi de fıkıh kitaplarında doğrudan “doğum günü” başlığıyla yer almaz. Bunun sebebi, bugünkü anlamıyla doğum günü kutlamalarının Peygamberimizin (sav) hayatta olduğu dönemde toplumda yaygın bir uygulama olmamasıdır. Ancak İslam fıkhı, yeni ortaya çıkan meseleleri genel ilkeler üzerinden ya da olmuş benzer bir olay üzerinden değerlendirdiği için, kıyas ile bu meseleye bakabiliriz.Öncelikle, dinimizde ibadetler konusunda temel kural, “aslı olmayan bir ibadetin dine sokulmamasıdır. Kur'an ve Peygamber (sav) sünnetinde, her yıl kişinin kendi doğum gününü dini bir merasim gibi kutlamasına dair bir emir veya uygulama bulunmamaktadır. Bu nedenle bir kısım âlimler, doğum günü kutlamasını dinî bir anlam yüklenerek yapılması hâlinde bid'at kapsamına girebileceğini ifade etmişlerdir. Fıkıh kitaplarında bid'at, “dinde aslı olmayan ve ibadet kastıyla yapılan şey” olarak tanımlanır. Bu açıdan bakıldığında, doğum gününü bir ibadet, sevap vesilesi veya dinî vecibe gibi görmek caiz kabul edilmez.Buna karşılık, fıkıh kitaplarında yer alan bir diğer önemli konu şudur: Âdetler ve muamelât alanında asıl olan ibahadır. Yani bir uygulamanın yasak olduğuna dair açık bir delil yoksa mubahtır (helal sayılır). Doğum günü kutlaması, dinî bir ibadet olarak değil de, kişinin hayatta oluşuna şükretmesi, ailesiyle ve dostlarıyla bir araya gelmesi, helal daire içinde sevinmesi şeklinde ele alındığında, bu yönüyle bir âdet olarak değerlendirilir. Dinimiz sevinç ve mutluluğun, haram yollarla ifade edilmediği sürece meşru/helal olduğunu vurgular. Dolayısıyla içinde haram unsurlar bulunmayan, israf ve taşkınlığa kaçmayan, dinî bir anlam yüklenmeyen kutlamalar bu genel ilkeye göre caiz görülmüştür. Bu konuda diyanet İlmihalinde geçen cevabı aşağıya alıyoruz:Doğum günü kutlamalarını yapılış amacı ve doğurduğu sonuçları açısından değerlendirmek gerekir. Bu kutlamalarda amaç, bir kişinin doğmuş veya o anda kutlamış olduğu yaşa gelmiş olmasının sevincini çevresi ile paylaşmaktan, bir araya gelip hoşça vakit getirmekten ibaret ise kutlamanın meşru ölçüler içinde yapılması şartıyla makul ve caiz olduğu söylenebilir. Fakat yılbaşı eğlence ve kutlamalarında olduğu gibi, bu tür kutlamaların yabancı kültüre imrenme ve taklit unsurları galip gelirse, kutlamalarda meşru ölçüler dışına çıkılırsa sakıncalı olacağı tabiidir.1Fıkıh kitaplarında ayrıca başka dinlere özgü ibadet ve sembollere benzeme (teşebbüh) meselesi ele alınır. Eğer bir uygulama, doğrudan başka bir dinin ibadetine veya kutsal gününe aitse ve o niyetle yapılırsa sakıncalı kabul edilir. İbn Ömer"in naklettiğine göre, Resûlullah (sav) bu konuda şöyle buyurmuştur:Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.2Ancak günümüzde doğum günü kutlaması, birçok toplumda dinî kimlikten bağımsız, kültürel ve sosyal bir alışkanlık hâline gelmiştir. Bu nedenle pek çok fakih, niyetin belirleyici olduğunu, sırf benzerlik gerekçesiyle her doğum günü kutlamasının haram sayılmasının isabetli olmadığını ifade etmiştir.Sonuç olarak, kaynaklarında yer alan genel kaidelere göre doğum günü kutlaması tek başına caiz veya değil olarak nitelendirilemez. Eğer doğum günü; dinî bir ibadet gibi görülmez, haram unsurlar içermez, israf ve gösterişe kaçmaz ve Allah'a karşı bir şükür duygusuyla, helal daire içinde yapılırsa caiz olabilir. Ancak dinî anlam yüklenmesi veya günaha sebep olacak eğlenceler ile kutlanması hâlinde caiz olmaktan çıkar.Ayrıca BakınızÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLAMASI CAİZ MİDİR? İSLÂM'DA ÖĞRETMENLER GÜNÜ VAR MIDIR?YILBAŞI KUTLAMASININ MADDİ VE MANEVİ ZARARLARI / YILBAŞINDA YAPILAN İBADETLERİN FAZİLETİİSLAM'DA ANNELER VE BABALAR GÜNÜNÜ KUTLAMANIN HÜKMÜMEVLİD-İ NEBİ GECESİNİ KUTLAMAK BİD'A MIDIR?KaynakçalarHeyet, İlmihal-2, Türkiye Diyanet Vakıfları Yayınları, Ankara 2016, c. 1, s. 483.Ebû Dâvûd, Libâs, 4

19.180

Üç İhlâs Bir Fâtiha Okumanın Fazileti

İhlâs suresini okumak, Kur'an-ı Kerim'in üçte birini okumaya denktir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyurmaktadırlar:Canımı gücü ve kuvvetiyle elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, bu sûre Kur'an'ın üçte birine denktir.1 Bir başka rivayette şöyle geçmektedir:"Sizden biriniz bir gecede Kur'an'ın üçte birini okumaktan âciz mi kalıyor?” Bu onlara gerçekten zor geldi ve: "Buna hangimizin gücü yeter ki, yâ Resûlallah!" dediler. Bunun üzerine Efendimiz: “Kul hüvellahü ahad Allahü's-samed, Kur'an'ın üçte biridir” buyurdular. 2 Hz Enes (ra)den rivayet edildiğine göre, bir adam: "Ben şu “kul hüvellahü ahad” sûresini seviyorum" dedi. Peygamberimiz: “Şüphesiz ki onun sevgisi seni cennete sokar” buyurdular.3 İhlas Suresinin faziletini beyan eden daha başka rivayetler de vardır. Bu rivayetlere binaen büyüklerimiz bize güzel bir âdet olarak 3 İhlas 1 Fatiha okumayı tavsiye etmişlerdir. Hatta yine bu rivayetlere binaen, kabristan ziyaretlerinde ya da vefat eden kimseler için veya farz namazlardan önce 3 İhlas 1 Fatiha okunması uygun görülmüştür. Kişi, istediği vakitte istediği zaman bu sureleri okuyabilir. Bediüzzaman Hazretleri de bu gibi konulara işareten şöyle demiştir:Kur'ân-ı Hakîm'in her bir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden o harflerin sevabı sünbüllenir. Bazen on tane verir. Bazen yetmiş, bazen yedi yüz, Âyetü'l-Kürsî harfleri gibi; bazen bin beş yüz, Sûre-i İhlâs'ın harfleri gibi; bazen on bin, Leyle-i Berâet'de okunan âyetler ve makbûl vakitlere tesâdüf edenler gibi; ve bazen otuz bin, meselâ, haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadir'de okunan âyetler gibi ve bin aya mukābil işaretiyle bir harfinin o gecede otuz bin sevabı olur, anlaşılır.4Kur'ân-ı Hakîm'in her bir harfi, bir sevap taşır. Allah'ın ikramı ile bu sevaplar artar, sümbüllenir. Bazen on, bazen yetmiş kat, bazen de yedi yüz kat olur. Örneğin, Âyetü'l-Kürsî'deki harfler için bu artış mümkündür. Sûre-i İhlâs'ın harfleri gibi bazı harfler ise bin beş yüz kat sevap kazandırır. Kadir Gecesi'nde okunan âyetler gibi bazı zamanlarda, bir harf otuz bin sevap kazandırabilir.Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, her bir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakitteki bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne mukābil oluyor. Meselâ, birisi de on sünbül vermiş, her birinde iki yüz tane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyâs et. Şimdi Kur'ân-ı Hakîm'i, nûrânî mukaddes bir mezraa-i semâviye tasav­vur ediyoruz. İşte her bir harfi, asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsîn, İhlâs, Fâtiha, قُلْ يَٓا اَيُّهَا الْكَافِرُونَ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ gibi sâir fazîletlerine dâir rivâyet edilen sûre ve âyetlerle muvâzene edilebilir.5Konuyu daha iyi anlamamızı sağlayan yukarıdaki örneği izah edelim: İçerisinde 1000 mısır tohumu ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bazı tohumlar yedi mısır sümbül vermiş, her bir sümbülde 100'er tane olsa şu vaziyette 1 tohumdan 700 mısır tanesi çıkar. Bu da tarlaya ekilen sayının üçte ikisine denk gelir. Halk arasında 1'e 700 verdi denilir. Başka bir tarlaya da yine 1000 mısır tohumu ekilse, bir tohumdan 10 mısır koçanı çıksa, her koçanda 200 tane bulunsa, 1 tohum 2000 mısır tanesi vermiş olur ki bu da ekilenin iki katı vermiş demektir. Buna da 1 e 2000 verdi denilir. Şimdi Kur'an-ı Azîmüşşan'ı manevi ve semavi bir tarla kabul edersek, her bir harf, faraza bir tohum gibi; normal vakitlerde okunduğunda 1'e 10 sevabı varken, kıymeti ve sevabı rivayetlerde geçen özel günlerde ve bazı hususi surelerde meselâ İhlas, Yâsin, Fâtiha gibi surelerde 1'e 100, 1000, 10.000, 30.000 meyve ve sevaplar verebilir.Hz Peygamberin (asm) bu surenin Kur'an-ı Kerîm'in üçte birine denk olduğunu belirtmesini âlimlerimiz, Kur'an'ın manası itibariyle üçte birine denk olması ve bir de Kur'an tilavetinden hâsıl olacak sevap olarak izah etmişlerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'in üçte biri tevhîd, üçte biri teşri' (kanun, ahkâm) ve üçte biri de ahlak hususlarını ihtiva eder.6Üç İhlas, bir Fatiha, muhtasar/özet bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tayin edilmez. Her vakitte okunması gayet müstahsendir, güzeldir.Ayrıca BakınızFarzdan Önce Üç İhlas Bir Fatiha OkunmasıKaynakçalarBuhârî, Fezâilü'l-Kur'ân 13. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Vitr 18; Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'ân 11Buhârî, Fezâilü'l-Kur'ân 13. Ayrıca bk. Müslim, Müsâfirîn 259; Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'ân 11Buhârî, Ezân 106. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilu'l-Kur'ân 11 Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.137Bediüzzaman Said Nursi, Sözler, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.137M. Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 6343-6345

5

Şafiî Mezhebinde Fasık Şahitlerle Yapılan Nikah Geçerli Olur mu?

Şâfiî mezhebinde nikâh akdinde velî ve şahitlerin adil olması gerekir. Ancak bazı Şâfiî âlimler, fâsıklığın yaygınlaştığı durumlarda fâsık velînin nikâhının caiz olabileceğini söylemiştir. Bu ruhsatın şahitler için de geçerli olup olmadığı ve bazı kaynaklarda fâsık şahitlerle nikâhın geçerli sayıldığına dair ifadeler bulunduğu belirtilmektedir. Ayrıca Dârülharp'te veya gurbette âdil şahit bulunamadığında, en az fâsık kimselerle yapılan nikâh Şâfiî mezhebinde geçerli olur mu?

3.651

Dinsizlerin Galibiyetlerinin Sebebi

Gençlik Rehberindeki, "Hem senin dünyaca muvaffakıyetin, elmasçı ve divane olmuş bir Yahudinin cam parçalarını elmas fiatiyle aldığı gibi; sen de küçücük, kısacık bir zamana, bir hayata, uzun ve daimî ve geniş bir hayatın fiatını verdiğin için, elbette o had dairesinde galebe edersin. Bir dakikaya bir sene kadar şiddetli hırs, muhabbet, intikam gibi hissiyatla müteveccih olduğun için, ehl-i diyanete muvakkaten tefevvuk edersin." cümlesini izah eder misiniz?

28

Allah'ın Rızka Kefil Olması Ne Demektir?

Öncelikle belirtmeliyiz ki sorunun çıkış noktası olan baştaki kabul tam doğru değildir. Çünkü “Güçlü ve zengin olan rızkı daha kolay kazanır” kabulü her zaman geçerli bir kaide değildir. İlk bakışta öyle görünür; fakat hakikatte rızık meselesi sadece güç, iktidar ve akıl ile doğru orantılı değildir. Allah rızka kefildir. Bu ifade Kur'an-ı Kerim'de şöyle geçer:Yeryüzünde kımıldanan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a âit olmasın! (Allah) onun kaldığı yeri ve emânet bırakıldığı yeri bilir. Hepsi, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfûz'da yazılı)dır.1Bu ayetten de anlaşılacağı gibi her canlının yaşayacağı kadar rızkı garanti altındadır. Ancak burada kastedilen "rızık", sadece bir servet biriktirmek değil, hayatın devamını sağlayacak olan temel ve zaruri rızıktır. Bu ise ilahî takdir iledir. İnsan sadece vesilelere tutunarak rızkını talep eder, rızkı yaratan ise Allah'tır. Yani Allah, her canlının rızkına kefildir. Bu kefalet, kişinin maddi durumuna, yani zengin veya fakir olmasına göre değişmez. En zayıf canlının da en güçlü canlının da hayatı için gerekli olan enerji ve rızık yaratılmaktadır. Bu hususta Üstad Bediüzzaman Hazretleri şöyle demektedir:“Evet bilmüşâhede görünüyor ki; rızık, iktidar ve ihtiyâr ile ma'kûsen mütenâsibdir. Meselâ, daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-i mâderde iktidar ve ihtiyârdan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor. Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidarı ve ihtiyârı yok, fakat bir derece isti'dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştıracak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddî ve hazmı en kolay ve en latîf bir sûrette ve en acîb bir fıtratta memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra, iktidar ve ihtiyâra bir derece alâka peydâ ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece çocuğa karşı nâzlanmaya başlar. O meme çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyârı, rızkı ta'kîb etmeye müsâid olmadığı için, Rezzâk-ı Kerîm, peder ve vâlidesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyârına yardımcı gönderir. Her ne vakit iktidar ve ihtiyârı tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. Rızık yerinde durur. Der: “Gel, beni ara, bul, al!” Demek rızık, iktidar ve ihtiyâr ile ma'kûsen mütenâsibdir. Hatta çok risâlelerde beyân etmişiz ki, en ihtiyârsız ve iktidarsız hayvanlar, daha iyi yaşıyorlar ve daha iyi besleniyorlar.”2Bediüzzaman Hazretleri bu metinde özetle şöyle demektedir: Rızık, insanın güç ve iradesi arttıkça kendiliğinden kolaylaşan bir şey değildir. Bilakis canlı ne kadar âciz ve muhtaç ise, rızık ona o kadar kolay ve doğrudan verilir. Anne karnındaki yavrunun, sonra yeni doğan çocuğun rızkının hiçbir çaba göstermeden hazırlanması bunun açık delilidir.İnsan büyüyüp iktidar ve ihtiyâr sahibi oldukça, rızkını sebepler dairesinde araması istenir. Yani rızık artık ona hazır şekilde gelmez; çalışmak, aramak ve teşebbüs etmek gerekir. Fakat bu durum rızkı insanın kendi gücüyle kazandığını göstermez. Rızkı yaratan yine Allah'tır; insan sadece ona ulaşmak için vesilelere müracaat eder.Demek insana verilen rızık ve nimetler, güç ve iktidar ile doğru orantılı değildir. Aksine, ihtiyaca binaen Allah tarafından verilir. Nice güçlü insanlar iflas eder, nice zayıf insanlar ummadığı yerden rızık bulur. Bazen en çok çalışan değil, en çok nasibi olan kazanır. Bu da bize gösterir ki rızık sadece sebeplere bağlı değildir, Allah'ın takdiri iledir.Fakat zenginlik böyle değildir. Yani bilinmelidir ki rızık eşittir zenginlik demek değildir. Çünkü rızık, sadece para ve mal değildir. Sağlık, huzur, iman, aile ve kanaat de birer rızıktır. Zenginlik ise daha çok bir imtihan çeşididir. Yani insan fakir dahi olsa huzurlu olabilir ama zengin biri çok parayla sıkıntı içinde olabilir. Zengin ve güçlü insanların rızka daha kolay ulaşıyor gibi görünmesi, genellikle rızkın türü ve imtihanın şekli ile ilgilidir. Unutulmamalıdır ki dünya hayatı bir imtihan içindir. Çalışmak, akıllıca yatırım yapmak veya bir mirasa sahip olmak rızka ulaşmayı fiziksel olarak kolaylaştırabilir. Bu dünyada daha çok çalışan, genelde daha çok mal ve zenginlik elde etmiştir. Zenginlik bir kolaylık gibi görünse de İslam hukukuna göre zenginlik "şükür" ile, fakirlik ise "sabır" ile imtihan edilir. Zengin olanın rızkı geniş görünür ama o rızkın içindeki başkalarının hakkını zekât ve sadaka ile koruma sorumluluğu daha ağırdır.Allah'ın rızka kefil olması, nicelik (miktar) olarak değil, nitelik üzerinedir. Yani bu kefalet, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, herkesin yaşayacak kadar olan zaruri nasibine yöneliktir. Fakat kimine rızık "bolluk" olarak verilir ve bu onun imtihanıdır. Kimine rızık "kısıtlı" verilir; bu da onun sabrını ve tevekkülünü ölçer. Fakir birinin rızkını kazanırken zorlanması, Allah'ın ona olan kefaletinden vazgeçtiği anlamına gelmez. Aksine, rızkı dar olanın ahiretteki hesabının daha hafif olacağı müjdelenir. Maddi durumu zayıf olan birine Allah rızkını; sağlık, aile huzuru, az ile yetinebilme bereketi veya manevi bir genişlik olarak da verebilir. Bazen çok zengin olan birinin rızkı, mide rahatsızlığı nedeniyle sadece bir dilim ekmeğe inerken; maddi durumu zayıf olan biri sofrasından daha büyük bir lezzet ve şifa alabilir.Sonuç olarak; Allah'ın rızka kefil olması, kulun dünyadaki maddi durumuna göre değil, herkes için aynıdır. Bu ise onun yaşamını sürdürmesi için gerekli olan zorunlu rızka yöneliktir. Zenginlik ise çalışma ve şartlara bağlı değişebilir, fakat her iki durumda da rızkın asıl kaynağı değişmez. Ama değişen şey rızkın miktarı değil, türü ve imtihan şeklidir. Örneğin birine az verilir, bu onun sabır imtihanı olur. Birine çok verilir, bu da onun şükür ve sorumluluk imtihanı olur. İslam'da çalışmak ve fiilî dua niyetiyle sebeplere müracaat ederek elinden geleni yaptıktan sonra tevekkül etmek, yani sonucu Allah'tan beklemek esastır. Zira sadece “Allah verir” deyip çalışmamak doğru olmadığı gibi sadece “ben kazanıyorum” demek de doğru değildir.Ayrıca BakınızRIZIK İKTİDAR İLE TERS ORANTILIDIR VE İNSANA ANCAK ÇALIŞTIĞI VARDIR HAKİKATLERİNİN İZAHIHELÂL RIZIK İÇİN ÇALIŞMAK İBADET MİDİR?VÜCUTTA DEPO EDİLEN FITRİ RIZIK NEDİR?SEBEPLERE RİAYETTEN SONRA NETİCEYİ ALLAH'TAN BEKLEMEK (TEVEKKÜL)KaynakçalarHûd , 11/6.Bediüzzaman Said Nursi, Lemalar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2015, s. 64.