Üstad Bediüzzaman Hazretleri, imkan delilini esas alarak yazdığı ilgili metinde Risale-i Nur'da şu şekilde geçmektedir.
İmkan ciheti ise o da kainatı istila ve ihata etmiş. Çünki görüyoruz ki, her şey, külli ve cüz’i bulunsun, büyük ve küçük olsun, arştan ferşe kadar, zerrattan seyyarata kadar her mevcud, mahsus bir zat ve muayyen bir suret ve mümtaz bir şahsiyet ve has sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihazlarla dünyaya gönderiliyor. Halbuki o mahsus zata ve o mahiyete, hadsiz imkanat içinde o hususiyeti vermek; hem suretler adedince imkanlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve farikalı ve münasib o muayyen sureti giydirmek; hem hemcinsinden olan eşhasın mikdarınca imkanlar içinde çalkanan o mevcuda, o layık şahsiyeti imtiyazla tahsis etmek; hem sıfatların nev‘leri ve mertebeleri sayısınca imkanlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnua, has ve muvafık maslahatlı sıfatları yerleştirmek; hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkanat ve ihtimalat içinde mütehayyir, sergerdan, hedefsiz o mahluka, o hikmetli keyfiyetleri ve inayetli cihazları takmak ve techiz etmek, elbette külli ve cüz’i bütün mümkinat adedince ve her mümkünün mezkur mahiyet ve hüviyet, hey’et ve suret, sıfat ve vaz‘iyetinin imkanı adedince tahsis edici, tercih edici, ta‘yin edici, ihdas edici bir Vacibü’l-Vücud’un vücub ve vücuduna ve hadsiz kudretine ve nihayetsiz hikmetine; ve hiçbir şey ve hiçbir şe’n, ondan gizlenmediğine; ve hiçbir şey, ona ağır gelmediğine; ve en büyük bir şey, en küçük bir şey gibi ona kolay geldiğine; ve bir baharı bir ağaç kadar; ve bir ağacı bir çekirdek kadar suhuletle icad edebildiğine; işaretler ve delaletler ve şehadetler, imkan hakikatinden çıkıp kainatın bu büyük şehadetinin bir kanadını teşkil ederler.1
İmkan, bir şeyin kendi zatı itibarıyla varlığının da yokluğunun da eşit derecede mümkün olmasıdır. Yani bir varlığın ne var olması ne de yok olması zatı gereği zorunludur. Başka bir ifadeyle, o şeyin hem var olması hem de yok olması mümkündür.
Öyleyse mümkin olan bir varlığın varlık veya yokluk yönlerinden birinin tercih edilmesi, kendi zatından kaynaklanamaz. Çünkü mümkin, kendisine eşit olan iki ihtimalden birini tercih edecek bir kudrete sahip değildir. Bu durumda, o varlığın var olmasını veya yok kalmasını tercih eden irade sahibi bir müreccih (tercih edici) bulunmalıdır. İşte bu da Vacibü'l-Vücud olan Allah Teala'dır.
Bu ön bilgiyle metni değerlendirdiğimizde görüyoruz ki Üstad Hazretleri şu hakikati nazara vermektedir: Kâinattaki her varlık; sureti, şahsiyeti, sıfatları, keyfiyetleri ve cihazları bakımından, kendisine en uygun ve hayatını en mükemmel şekilde devam ettirecek tarzda yaratılmaktadır. Halbuki o varlığın, sonsuz denilebilecek ihtimal ve imkanlar içerisinden bambaşka bir surette, farklı sıfatlarla veya başka keyfiyetlerde yaratılması da mümkündü.
Buna rağmen her bir varlığın tam yerli yerinde, hikmetli, maslahatlı ve gayesine en uygun şekilde belirlenmesi; onu tercih eden, tayin eden, tahsis eden ve yoktan var eden bir Zat'ın varlığını zaruri olarak gösterir. Demek ki hiçbir mevcut, sonsuz ihtimaller arasından tesadüfen ortaya çıkmış değildir. Bilakis her biri; ilim, irade, kudret ve hikmet sahibi bir Yaratıcının kastı ve takdiriyle yaratılmıştır.
Üstad Hazretleri'nin burada kullandığı "şekilsiz", "suretsiz", "mütereddit" ve "mütehayyir" ifadeleri ise eşyanın harici vücut kazanmadan önceki imkân haline bakmaktadır. Yani varlık henüz dış dünyada yaratılmamışken, Allah'ın ilminde bütün mümkün halleriyle malumdur. Başka bir ifadeyle Cenab-ı Hak, o varlığın alabileceği bütün suretleri, sıfatları, keyfiyetleri ve ihtimalleri ezeli ilmiyle kuşatmaktadır. Ancak henüz ilahi irade ve takdir taalluk etmediği için, o varlık dış dünyada tecessüm etmiş, yani cisimleşmiş değildir.
Bunu bir misalle açıklayabiliriz: Bir bina yapılmadan önce, mühendisin zihninde o binaya dair birçok farklı tasarım bulunabilir. Bina, mühendisin ilminde mevcuttur; fakat henüz belirli bir plana, çizime ve şekle kavuşmamıştır. Mühendisin bu tasarımlar arasından birini tercih ederek projelendirmesi ve ardından binayı o plana göre inşa etmesi, ortada tercih eden bir mühendisin bulunduğunu açıkça gösterir.
Aynen bunun gibi, bütün varlıklar da Allah'ın ilminde bütün imkan ve ihtimalleriyle malumdur. Fakat onların belirli bir surete, şahsiyete, sıfata ve cihazlara sahip olarak, tam hikmet ve maslahat üzere yaratılmaları; tercih eden, tayin eden ve hikmetle takdir eden bir Zat'ın varlığını gösteren apaçık bir delildir.
Cenab-ı Hak, hadsiz ihtimaller arasından tam hikmetle birini tercih eder; onu tayin eder, tahsis eder, teşhis eder ve o varlığa kendisine mahsus sureti giydirir. Üstad Hazretleri'nin bu metinde nazara verdiği temel hakikat de budur.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 131-132

