Muhtelif Meseleler

08.12.2010

4152

Hz. Peygamberi (sav) Çocukları Gibi Tanıyanlar Neden İman Etmediler?

Küfür cehalettir. Hâlbuki kâfirler, Hazret-i Muhammed’i (asm) evlatları kadar iyi tanıyorlardı. Çocukları gibi tanıyan kişiler nasıl küfür ehli olurlar ve iman etmezler?

14.08.2011 tarihinde cevaplandı.

Cevap

Bu durum Kur'ân-ı Kerîm'de şu şekilde anlatılır:

Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, onu (o peygamberi) kendi oğullarını tanımakta oldukları gibi tanırlar. Buna rağmen şüphesiz onlardan bir fırka, kendileri bile bile gerçekten hakkı gizlerler.1

Bu âyetin tefsirini Ömer Nasuhi Bilmen ve Muhammed Hamdi Yazır şu şekilde yapmışlardır:

Bu âyet-i kerîme, Peygamber Efendimizin bütün şemail ve vasıflarının önceki kitaplarda anlatılmış olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: (O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler), yani Yahudilerin, Hristiyanların âlimleri, (kendi oğullarını) tanıyıp (bildikleri gibi onu da) Hz. Muhammed'i (sav) de tanıyıp (bilirler.) Çünkü onun mübarek varlığını kitaplarında açıkça görüp okumuşlardır. (Fakat) bu böyle iken (onlardan bir fırka, hiç şüphe yok ki bilir oldukları hâlde hakkı gizlerler.) Onun peygamberlik ve risaletini tasdik etmezler. Nefislerinin isteğine tâbi, şahsî menfaatlerine düşkün oldukları için öyle parlak bir hakikati tasdik ederek iman şerefine nail olmazlar. 2

Bu âyet, özellikle şunu da ispat ediyor ki sadece bilmek, sırf kalbe ait olan ilim ve marifet, iman için yeterli değildir. Şer'î iman için itaat ve boyun eğmek, bundan başka gerçeği gizlemeyip açıktan ikrar ve itiraf etmek de lazımdır. İmanın kökü, kalbe ait bir nitelik olmakla beraber onun geçerli bir iman olması, o kökün zorunlu bir engel bulunmadıkça açıktan ortaya çıkıp yayılmasına bağlıdır. Kitap ehlinin âlimleri o peygamberi kalben pek iyi tanıdıkları hâlde mümin olamamışlar, aksine bile bile gerçeği gizlediklerinden halktan daha fazla yerilen ve ayıplanan inatçı kâfirlerden olmuşlardır. 3

Üstad Bediüzzaman Hazretleri de bu soruya şu şekilde cevap verir:

Küfür iki kısımdır. Bir kısmı, bilmediği için inkâr eder. İkincisi, bildiği hâlde inkâr eder. Bu da birkaç şu'bedir. Birincisi, bilir, lâkin kabul etmez. İkincisi, yakînî var, lâkin i'tikādı yoktur. Üçüncüsü, tasdîki var, lâkin vicdânî iz'ânı yoktur. 4

Bediüzzaman Hazretlerine göre küfür iki çeşittir.

Birincisinde, bilmediği için inkâr eder. Kişi hakikati hiç işitmemiş, yanlış duymuş veya yeterince anlamamıştır. Bu hâldeki inkâr, doğrudan doğruya cehaletten doğar. İkincisinde ise, bildiği hâlde inkâr eder. Kişi, hakikate dair bir bilgisi bulunduğu hâlde; nefis, gurur, inat, heva, menfaat veya başka sebeplerle hakikati teslim etmez.

Peygamber Efendimizi (sav) çocukları gibi tanıyan kişilerin durumu bu ikinci kısma dahildir. Onlar, Peygamber Efendimizin (sav) tüm özelliklerini bilmelerine rağmen iman etmemiş ve inkâr etmişlerdir. Bununla ilgili bir hadis-i şerif şu şekildedir:

Abdullah b. Selâm diyor ki: Ben onu (Muhammed'i), onun bir peygamber olduğunu, kendi öz çocuğumu bildiğimden daha iyi biliyor ve tanıyorum.
İşte bunun üzerine Hz. Ömer ona:
- Neden ve nasıl? diye sorar. O da:
- Ben Muhammed'in peygamber olduğundan şüphe eden biri değilim. Çocuğuma gelince ondan şüphe ederim. Çünkü belki annesi bana ihanet etmiş olabilir, diye cevap verince Hz. Ömer de derhal gidip onun alnından öper. 5

İkinci kısım küfür olan "bildiği hâlde inkâr edenler" de üç kısma ayrılırlar. Bu kısımları da kısaca şu şekilde açıklayabiliriz.

1. Bilir, lâkin kabul etmez.
Burada akıl bir hakikatin varlığını fark eder, fakat kişi onu nefsen benimsemez. Yani zihnî bilgi vardır, fakat teslimiyet yoktur. Bunun sebebi çoğu zaman kibir, makam sevgisi, alışkanlık, çevre baskısı, inat veya başka sebeplerdir. Mesela bir insan, bir meselenin doğru olduğunu delilleriyle anlar; fakat “Bunu kabul edersem hayatımı değiştirmem gerekir.” diye içten içe direnir.

2. Yakini var, lâkin itikadı yoktur.
Yakīn, şüpheden uzak kesin bilgi demektir. Kişi, zihnen o hakikatin doğruluğunu kesin bir şekilde bilir. Fakat bu kesin bilgi, onda yerleşik bir iman hâline gelmemiştir. İşte burada itikad eksiktir. İtikad, bir hakikati sadece duymak veya doğru görmek değil, onu kalben benimseyip bağlı bir inanç hâline getirmektir.

3. Tasdîki var, lâkin vicdânî iz'ânı yoktur.
Tasdîk, onaylamak, "doğrudur" demektir; zihnin hükmü kabul etmesidir. Fakat vicdânî iz'ân, bu doğruluğun insanın iç dünyasında tam bir manevî kavrayış ve içten teslimiyet hâline gelmesidir. Yani tasdîk, daha ziyade aklî onaydır; iz'ân ise kalp, vicdan ve ruhun da o hakikati sahiplenmesidir.

Demek ki bilgi tek başına yetmez. Kabul, iradenin ve kalbin de işe katılmasıdır. Bundan dolayı denilir ki iman, dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir.

Kaynakçalar
  1. Bakara, 2/146.

  2. Ömer Nasuhi Bilmen, Kuranı Kerimin Meali Alisi ve Tefsiri, Kitap Kalbi Yay. İstanbul 2020, c.1, s. 148.

  3. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Ku’ran Dili, Azim Yayın-Dağıtım, İstanbul ts, c. 1, s. 439.

  4. Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 61.

  5. İmam Nesefi, Nesefi Tefsiri, Ravza Yayınları, İstanbul 2003, c. 1, s. 466-467.


Paylaş

Facebook'ta paylaş

Whatsapp'da paylaş

Kanallarımız

Hesaplarımıza abone olun sorularımızdan ilk siz haberdar olun.

Yorumlar (0)

Yorumunuz

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız