Hızır aleyhisselamdan Sevgili Peygamberimiz (sav) döneminde bahsedilmediği doğru değildir. Soruda da ifade ettiğiniz gibi, Kur’an-ı Kerim’de Hızır aleyhisselamdan bizzat bahsedilmiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim, Asr-ı Saadet’te nazil olmuştur. Yine hadislerde de Hızır aleyhisselamdan doğrudan bahsedilmiştir. Hızır aleyhisselamdan ve onun Asr-ı Saadet’te yaşadığı olaylardan bahseden bazı hadisler şöyledir:
Ebu Hüreyre’den (radıyallahu anh) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Hızır’a Hızır (Hadır-Yeşil) denilmesi, otsuz kuru bir yere oturduğu zaman ardından oranın hemen yeşermesi sebebiyledir.” 1
Hızır'dan (as) bahseden başka bir hadis ise şöyledir:
Ubey bin Ka'b (r.a.)'den rivayet edildiğine göre kendisi Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'den rivayetle şöyle demiştir: Resul-i Ekrem (Sallallahu Aleyhi ve Sellem), geceleyin (mi'raca) götürüldüğünde güzel bir koku duyarak: Ya Cebrail! Bu güzel koku nedir? diye sormuş. Cebrail (A.S.) de: Bu, maşıta (kadınların saçını iyi tarayıcı kadın), iki oğlu ve kocasının kabrinin kokusudur. Bunun başlangıcı (ve sebebi) şöyle oldu: Hızır (as), İsrailoğullarının eşrafından idi ve yol güzergahında manastırında oturan bir rahip vardı. Hızır (oradan geçtikçe), rahibin önüne çıkıp ona İslamiyet'i öğretirdi. Sonra Hızır erginlik çağına varınca babası onu bir kadınla evlendirdi. Hızır da kadına İslamiyet'i öğretti ve kimseye duyurmaması için kadından söz aldı. Hızır kadınlara yaklaşmazdı. Hızır, bir süre sonra kadını boşadı. Aradan bir zaman geçtikten sonra Hızır'ı babası başka bir kadınla evlendirdi. Hızır bu kadına da İslamiyet'i öğreterek durumu kimseye haber vermemesi için ondan söz aldı. Sonra bu iki kadından biri sır sakladı. Fakat diğeri, Hızır'ın Müslümanlığı ve bu konudaki propagandasını aleyhinde ifşaatta bulundu (böylece verdiği ahdi de bozmuş oldu). Bunun üzerine Hızır oradan kaçıp nihayet denizdeki bir adaya vardı. Adada odun toplayan iki adam karşıdan gelerek Hızır'ı gördüler. Bunlardan birisi onu gördüğünü kimseye söylemedi. Fakat diğer adam bunu ifşa ederek: Ben Hızır'ı gördüm, dedi. Seninle beraber onu kim gördü? diye soru sorulunca adam: Falan kişi (benimle beraber onu gördü), dedi. Bunun üzerine o kişiye de soruldu. Fakat o kişi Hızır'ı gördüğünü gizledi. Onların dininde yalan söyleyeni öldürme hükmü de vardı. Bilahare sır saklayan adam, sır saklayan kadınla evlendi. Sonra bu kadın Firavun'un bir kızının saçını tararken tarak aniden düşüverdi. Kadın da: Firavun, helak olsun, diye beddua etti. Kız da gidip babasına haber verdi. Kadının iki oğlu ve kocası vardı. (Bu ailenin Müslüman olduğunu sezen) Firavun onlara haber göndererek dinlerinden (Firavunun dinine) dönmeleri için karı ile kocasına ısrarını sürdürdü. Fakat onlar (dinlerini bırakmaktan) imtina ettiler. Nihayet Firavun, karı kocaya: Ben ikinizi mutlaka öldüreceğim, dedi. Kadın ile kocası (Firavun'a): Bizi öldürürsen senin bize bir iyiliğin olmak üzere ikimizi bir kabre defnetmeni istiyoruz, dediler. Firavun da (onları öldürüp ikisini aynı kabre gömme işini) yaptı, dedi. Sonra Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) geceleyin (mi'raca) götürülünce güzel bir koku duydu ve (ne olduğunu) Cibril'e sordu. Cibril de bunu O'na bildirdi.2
Beyhaki de isnadının zayıf olduğunu belirterek Hz. Hızır’ın, Peygamber Efendimiz (sav) döneminde hayatta olduğunu ve Peygamber Efendimiz’in (sav) elçisi olarak Enes’in kendisiyle görüştüğünü bildiren şu hadisi aktarmaktadır:
Kesir b. Abdullah, babası kanalıyla dedesinden bildiriyor:
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) mescitte iken mescidin bir köşesinden, “Allah’ım! Bana, beni korkuttuğun şeyden kurtaracak hususta yardım et.” diye bir ses işitti. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bunu işitince, “Devamını getirse Allah duasını kabul buyuracaktır.” dedi.
Sonra bu kişi, “Allah’ım! Bana sadıkların şevkini ver. Bunların teşvikinin amacı beni de teşvik et.” diye dua etti.
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), beraberinde olan Enes b. Malik’e, “Ey Enes! Ona git ve ‘Resulullah, sana: Benim için bağışlanma dile.’ diyor, de.” buyurdu.
Enes, Allah Resulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) söylediğini adama iletince adam, “Ey Enes! Sen, Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) elçisi değil misin? O zaman geri dön ve onun orada kalmasını söyle.” dedi.
Enes, Resulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) gidip durumu bildirince Allah Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ona git ve ‘Tamam.’ de.” buyurdu.
Enes giderek, “Tamam.” deyince adam şu duayı yaptı: “Sen ona git ve ‘Allah, Ramazan ayını diğer aylardan daha üstün kıldığı gibi seni de diğer peygamberlerden daha üstün kıldı. Cuma gününü diğer günlerden daha üstün kıldığı gibi ümmetini de diğer ümmetlerden daha üstün kıldı.’ de.”
Onu incelemek için gittiklerinde, onun Hz. Hızır olduğunu gördüler.3
İbn Kesir de Resulullah’ın (sav) vefatının ardından gelip Ehl-i beyt’e taziyede bulunduğu bildirilen Hz. Hızır’la ilgili rivayeti, Enes b. Malik’ten (r.a.) naklederek şöyle aktarmaktadır:
Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat ettiğinde sahabiler onun etrafını sardılar, başında ağladılar ve bir araya toplandılar. Bu sırada ak saçlı, sakallı, iri yapılı ve güzel görünümlü bir adam içeri girdi. İnsanların arasından geçerek ilerledi ve ağladı. Ardından Resulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) ashabına dönerek şöyle dedi:
“Allah katında her musibete karşı bir teselli, kaçırılan her şeye karşı bir telafi ve vefat eden herkesin ardından bir halef vardır. Öyleyse Allah’a yönelin ve O’ndan isteyin. Bu musibet karşısında O’nun size nazar ettiğini düşünün. Asıl musibete uğrayan, teselli edilmeyendir.”
Sonra adam oradan ayrıldı. Sahabiler birbirlerine, “Bu adamı tanıyor musunuz?” diye sordular. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ali (r.a.) şöyle dediler: “Evet, bu, Resulullah’ın kardeşi Hızır’dır.”4
Sahih-i Buhari’de de Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Hz. Hızır ile Hz. Musa’nın (as) kıssası şöyle açıklanmaktadır:
Said İbn Cubeyr haber verip şöyle dedi: Ben İbn Abbas’a, Nevfe'l-Bekali, Hızır'ın arkadaşı olan Musa, İsrailoğulları'nın Musa'sı değildir; o başka bir Musa'dır, diye iddia ediyor, dedim. Bunun üzerine İbn Abbas -radıyallahu anhuma-: Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir, dedi ve hadisi şöyle nakletti. Bize Ubey b. Ka'b -radıyallahu anh-, Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-'den şöyle tahdis etti: Musa Peygamber -aleyhisselam- İsrailoğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine, insanların en alimi kimdir? diye soruldu. O; en alim benim, diye cevap verdi. Bu husustaki ilmi Allah en bilendir, diyerek Allah'a döndürmediğinden dolayı Allah, onu azarladı da: "Evet, iki denizin birleştiği yerde benim bir kulum var, işte o senden daha alimdir." buyurdu. Musa -aleyhisselam-: "Ey Rabb'im, onu görmeyi bana kim tekeffül eder?" dedi. -Bazen ravi Sufyan: Ey Rabbim, ona nasıl yol bulayım? şeklinde söyledi.- Ona: Bir balık alır ve onu bir zembil içinde taşırsın. Onu nerede kaybedersen o kulum işte oradadır, dedi. Bazen de aynı manaya olan "Semme" yerine "Semmeh" dedi. Musa -aleyhisselam- bir balık aldı ve onu bir zembil içine koydu. Bundan sonra Musa -aleyhisselam- hizmetçi genci Yuşa' İbn Nun ile birlikte gitti. Nihayet o kayanın yanına varınca başlarını yere koydular. Akabinde Musa -aleyhisselam- uyudu. Bu arada balık debelendi ve zembilden çıkıp denize düştü. Ve deniz içinde kendine şaşılacak bir surette su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yolunu açıp gitti. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün yürüdüler. Nihayet sabah olunca Musa -aleyhisselam- hizmetçisine: "Kuşluk yemeğimizi getir, yemin olsun biz bu seferimizden garip bir yorgunluk duyduk." dedi. Halbuki Musa, Allah'ın emrettiği o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Hizmetçi delikanlısı, Musa'ya -aleyhisselam-: Gördün mü, taşın yanında barındığımız zaman balığı (yani balığın gittiğini haber vermeyi) unutmuşum. Bunu söylemeyi bana unutturan da Şeytan'dan başkası değil; balık, deniz içinde şaşılacak bir surette yolunu tutup gitti. Balığın girmesi için suda bir oyuk meydana geldi. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Musa -aleyhisselam- ile hizmetçisince hayret edilecek bir şey olmuştu. Musa -aleyhisselam- gence: "Zaten aramakta olduğumuz bu idi." dedi. Bunun üzerine kendi izleri üzerinde, izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki, elbiseye bürünmüş bir adam duruyor. Musa -aleyhisselam- ona selam verdi. O da selamı aldı ve: "Senin bulunduğun yerde selam nereden (yani nasıl olur)?" dedi. "Ben Musa'yım." dedi. O: "İsrailoğulları'nın Musa'sı mı?" diye sordu. "Evet." dedi. Musa (sonra yine söze başlayıp): "Sana öğretilen rüşt ve hidayetten bana bir şey öğretmen için senin yanına geldim." dedi. Hızır -aleyhisselam-: (Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin.) "Ya Musa! Ben, Allah'ın bana öğrettiği öyle bir ilim üzerindeyim ki, sen onu bilemezsin. Sen de Allah'ın öğrettiği, Allah ilminden öyle bir ilim üzerindesin ki, onu da ben bilemem." cevabını verdi. Musa -aleyhisselam- ona: "Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?" dedi. O da: "Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin. İçyüzünü kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?" dedi. O da: "Allah dilerse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmeyeceğim." dedi. O: "Eğer bu suretle bana tabi olacaksan ben sana anıp söyleyinceye kadar sen bana hiçbir şey sorma!" dedi. Bundan sonra deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yanlarına bir gemi uğradı. Kendilerini gemiye almaları için gemicilerle konuştular. Gemiciler Hızır'ı tanıdılar ve onları ücretsiz olarak gemiye aldılar. Onlar gemiye bindikleri zaman bir serçe kuşu geldi, geminin kenarına kondu ve denizden bir iki gaga su aldı. Hızır -aleyhisselam-, Musa -aleyhisselam-'a: "Ya Musa! Benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilminden bu serçenin gagasıyla denizden aldığı su kadar bile eksiltmez." dedi. Derken Hızır -aleyhisselam-, eline bir balta aldı da gemi tahtalarından birini söktü. Ravi: Musa -aleyhisselam- farkına varmadan Hızır, keserle bir tahta sökmüştür, dedi. Musa -aleyhisselam- ona: "Sen ne yaptın? Adamlar bizi ücretsiz olarak gemilerine almışlarken sen gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun? Andolsun, sen büyük bir iş yaptın." dedi. Hızır -aleyhisselam-: "Sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Musa -aleyhisselam-: "Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme, şu arkadaşlığımızda bana güçlük yükleme." dedi. Hakikaten Musa'nın bu ilk muhalefeti, Musa'dan bir unutma eseri olmuştu. Denizden karaya çıktıkları zaman, diğer çocuklarla birlikte oynamakta olan bir oğlana uğradılar. Hızır hemen o çocuğun başından tuttu ve onu eliyle şöyle kopardı. Ravi Sufyan, parmaklarının uçlarıyla sanki bir şey koparır gibi işaret edip göstermiştir. Musa ona: "Tertemiz, masum bir canı diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha? And olsun ki sen çok kötü bir şey yaptın." dedi. O zat: "Ben sana beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?" dedi. Musa -aleyhisselam-: "Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam benimle arkadaşlık etme; o takdirde tarafımdan muhakkak özre ulaşmışsındır." dedi. Yine gittiler. Nihayet bir memleket halkına vardılar ki, ora ahalisinden yemek istedikleri halde onlar, bunları konuk etmekten çekinmişlerdi. Derken yıkılmak isteyen bir duvar buldular. Hızır, bunu eliyle şöyle doğrultuverdi. "Ravi Sufyan, eliyle bir şeyin üstünden mesheder gibi işaret etmiştir. Ravi Ali b. Abdillah el-Medini: Ben Sufyan b. Uyeyne'den ancak bir kere "Meyledici" sözünü söylerken işittim." demiştir. Musa -aleyhisselam-: "Bunlar, kendilerine geldiğimiz, bizlere yemek yedirmeyen ve bizleri ağırlamayan bir kavimdir. Sen onların yıkılmaya yüz tutmuş olan duvarına geldin de onu doğrulttun. İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın." dedi. O zat: "İşte bu, benimle senin ayrılışımızdır. Sana üzerinde sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim." dedi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- kıssayı buraya kadar hikaye ettikten sonra: «Ne olurdu sabredeydi de, aralarında geçecek haberlerini Allah bize kıssa yapaydı.» buyurmuştur. 5
Buhari, Enbiya, 27; T3151 Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, 18
İbn Mace, Sünen, Kitabü’l-Fiten, 23.
Beyhakī, Delaʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülmu‘ti Kal‘aci), Beyrut 1405/1985, V, 423-424.
İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, thk. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türki, 1. bs. (Kahire: Dar Hicr li’t-Tıbaa ve’n-Neşr ve’t-Tevzi‘ ve’l-İ‘lan, 1417-1420), 2/257.
Sahih-i Buhari, Kitabü’l-İlim, 44.

