Teveccüh-ü nas, insanların bir kimseye beğeni, sevgi ve takdirle yönelmesi anlamına gelir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, insanların beğenisini ve sevgisini kazanmak maksadıyla amel etmenin, hatta böyle bir beklenti içinde bulunmanın doğru olmadığını şu ifadelerle dile getirir:
[İhtar:] Teveccüh-ü nas istenilmez, belki verilir. Verilse de onunla hoşlanılmaz. Hoşlanılsa, ihlası kaybeder, riyaya girer....1
Rabbimiz katında en değerli amel, ihlasla ve yalnız O'nun rızası gözetilerek yapılan ameldir. Buna karşılık, insanların takdirini kazanmak, şöhret elde etmek veya nefsine pay çıkarmak maksadıyla yapılan ameller riya ve gösterişe girer. Bu ise kişiyi manen tehlikeye sürükleyebilecek bir durumdur. Bu sebeple mümin, her amelinde yalnız rıza-yı ilahiyi esas almalı; insanların teveccühünü, alkışını ve takdirini asıl gaye haline getirmemelidir. Ayrıca Allah Teala kulundan razı olduğunda, onu insanlara sevdirir ve kabul ettirir. Bu şekilde meydana gelen teveccüh ise kişinin talebiyle değil, Cenab-ı Hakk'ın bir ihsanı olarak gerçekleştiğinden müsbet bir mahiyet taşır.
Dolayısıyla teveccüh-ü nası istemek ve böyle bir beklenti içinde olmak doğru değildir. Lakin insanlar kendi iradeleri ile bir kimseye sevgi ve ilgi gösteriyorsa, bu durum kul hakkı sayılmaz. Bir kimse açıkça böyle bir teveccüh istemediğini ifade ettiği halde insanlar yine de ona ilgi göstermeye devam ediyorsa ve bu durum kişiyi rahatsız edecek, sıkıntıya sokacak veya bir baskıya dönüşecek seviyeye ulaşırsa, o zaman müsbet hareket ile usulünce, incitmeden bu rahatsızlık dile getirilmelidir. Fakat unutulmamalıdır ki samimi bir ihlasın neticesinde gelen sevgi ve teveccüh, bu şekilde menfi bir rahatsızlık ve sıkıntı oluşturmamalıdır.
Bu hususta temel ölçü şudur: Teveccüh-ü nas aranmaz, istenmez ve nefs hesabına sahiplenilmez. Böyle bir teveccüh meydana geldiğinde ise onu şahsına değil, iman ve Kur'an hizmetine veya Cenab-ı Hakk'ın lütfuna ait bilmek gerekir. Bununla birlikte, teveccüh-ü nası fark ettiğini dile getirmek ve insanları devamlı bu konuda uyarmak da bazen tevazu perdesi altında gizlenen nefsin ince bir oyunu olabilir. Zira teveccüh-ü nastan sakınmak, ihlası muhafaza etmek gibi hususlar öncelikle enfüsi daireye, yani kişinin kendi iç dünyasına ait meselelerdir. Bu sebeple, "Bana teveccüh etmeyin; ihlasımı kaçırıyor, kul hakkına giriyorsunuz." şeklindeki ifadeler isabetli değildir.
Mümin, ihlası esas aldıktan sonra nazarında yalnız Hakk'ın rızasını bulundurmalıdır. İnsanların gösterdiği sevgi ve muhabbeti şahsına ve nefsine değil; iman ve Kur'an hizmetine veya Allah'ın kendisi üzerinde tecelli ettirdiği nimetlere vermelidir. İnsanların nazarında görülen güzellikleri ve kendisine yönelen muhabbeti de Rabbinden bilerek O'na şükretmeli, bunları bir tahdis-i nimet vesilesi olarak değerlendirmelidir. Böylece hem ihlasını muhafaza etmiş hem de nefsine pay çıkarmaktan korunmuş olur.
Bediüzzaman Said Nursi, Lem’alar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 156

