İman hakikatlerini tebliğ etmek, Müslüman olmanın bir gereğidir. Zira âyet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:
Allah’a ve âhiret gününe îmân ederler, hem iyiliği emreder, kötülükten menederler ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar! Böylece işte onlar sâlihlerdendir.1
Peygamber Efendimiz (sav) de bir Müslüman'ın tebliğ vazifesi hakkında şunları söylemiştir:
Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu, imanın en zayıf derecesidir.2
Bu hadise ilave olarak, meselenin ciddiyeti ve ehemmiyeti ile ilgili şöyle bir hadis de vardır:
Canım elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki ya iyiliği emredip kötülükten sakındırırsınız ya da (böyle yapmazsanız) Allah size bir ceza gönderiverir de O'na dua edersiniz ama O, duanızı kabul etmez.3
Hem âyet-i kerimede hem hadis-i şeriflerde iyiliği emretmek ve kötülüğe mani olmak, bir emir yani farz olarak karşımıza çıkmaktadır. Hem de duaların reddi ve topluca ceza gönderilmesi gibi tehditler, tebliğ ve irşad (yol gösterme) vazifesinin ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğunu göstermektedir. Yani bir Müslüman bu farzı yerine getirmekten değil getir(e)memekten korkmalı ve çekinmelidir. Bu farzı işlemek de her Müslümanın kendi sorumluluğundadır.
'Farzları işlemekte kişi riyaya düşer mi?' sorusuna Bediüzzaman Hazretleri şöyle cevap vermiştir:
Farz ve vâciblerde ve şeâir-i İslâmiyede ve sünnet-i seniyenin ittibâında ve haramların terkinde riyâ giremez. Izhârı, riyâ olamaz. Meğer gāyet za‘f-ı îmânla beraber, fıtraten riyâkâr ola. Belki şeâir-i İslâmiyeye temas eden ibâdetlerin ızhârları, ihfâsından çok derece daha sevâblı olduğunu, Huccetü’l-İslâm İmâm-ı Gazâlî ra gibi zâtlar beyân ediyorlar. Sâir nevâfilin ihfâsı çok sevâblı olduğu hâlde, şeâire temas eden, hususan böyle bid‘alar zamanında ittibâ‘-ı sünnetin şerâfetini gösteren ve böyle büyük kebâir içinde, haramların terkindeki takvâyı ızhâr etmek, değil riyâ, belki ihfâsından çok derece daha sevâblı ve hâlistir.4
Farzları, vacipleri, İslam’ın belirgin sembollerini ve sünnetleri açıkça yaşamak, riya ve gösteriş sayılmaz. Ancak imanı çok zayıf ve yaratılıştan gösterişe düşkün biri, bundan uzak kalamayabilir. İslam’ın sembolleriyle ilgili ibadetleri göstermek, onları gizlemekten daha sevaplıdır. Özellikle sünnetin unutulduğu ve büyük günahların yayıldığı zamanlarda bu davranış, sünnete bağlılığı gösterir. Bu yüzden haramlardan sakınmayı açıkça göstermek, gösteriş değil; samimi ve daha değerli bir kulluktur.
Demek Bediüzzaman Hazretlerinin de buyurduğu gibi, İslâm’ın emirleri olan farzları yerine getirmekte riya olmaz. Çünkü farzların vakti ve şartları belirlenmiştir. Bu farzların vakti geldiğinde ya da şartları oluştuğunda yapılması zaruridir. Yani vakti girmiş olan namaz riya endişesiyle kılınmadığında nasıl Allah’ın emri yerine getirilmemiş oluyorsa, öyle de şartları oluşan bir tebliği yapmamak da emr-i bil maruf nehy-i anil münker (iyiliği emredip kötülükten nehyetme) diye adlandırılan farzı yerine getirmemek olur.
Mesela haksızlık karşısında susmak bir zulümdür. Küfür, şirk veyahut isyan manasını taşıyan günah işlemek Allah-u Teala’ya karşı bir haksızlıktır. Yani hadisin ifadesiyle bir münkerdir. Müslümanın da bir münkeri yani İslâm’a uygun olmayan davranış ve uygulamayı eliyle ya da diliyle düzeltmesi, hiç olmazsa kalbiyle itiraz etmesi, üzerine bir vecibedir, sorumluluktur.
Bu zamanda imanı zedeleyecek çok vesvese, şeytanlaşmış insanlar tarafından İslâm toplumunda yaygınlaştırılmaya çalışılmaktadır. Bu sebeple Müslümanlar imanlarını muhafaza etmekte zorlanmaktadırlar. İman noktasında dara düşen bir Müslümana yardım etmek de İslâm’ın emridir. Sonuç olarak insanlara iman hakikatlerini tebliğ etmek Müslümanın bir vazifesi ise bu vazifeyi yapmak riya olmaz. Bilakis bir farzı yerine getirmek olur.
Şüphesiz bir Müslümana yapılabilecek en büyük yardım, o kişinin imanının kurtulmasına vesile olmaktır. Ancak bu yardımın yani tebliğin de bir usulü vardır. Âyet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyurmuştur:
İyilik, (bâtıl bir âdetinize binâen) evlere arkalarından girmeniz değildir; fakat iyilik, (günahlardan) sakınan kimse(nin iyiliği)dir. Artık evlere kapılarından girin ve Allah’tan sakının, tâ ki kurtuluşa eresiniz.5
Cahiliye döneminde insanlar hac ihramına girdiklerinde evlerine kapıdan değil, evin arka veya tavan kısmından delik açarak girerler ve bunu bir dindarlık alameti sanırlardı. Allah bu ayetle bir işi yaparken manasız yöntemleri değil, o işin kendi doğal, mantıklı ve meşru usulünü (kapısını) kullanmak gerektiğini ilan etmiştir. Bu kural aynı zamanda hayatın her alanında bir amaca ulaşmak için doğru metotları uygulamak gerektiğinin de evrensel bir ilkesidir.
Netice olarak her bir Müslüman, bulunduğu ortamda doğru İslâm’ı ve İslâm’a ait doğruluğu şuurlu ve usulüne uygun bir şekilde tebliğ etmelidir. İş yerinde, seyahatte, devlet dairesinde, hastanede sıra beklerken vb. her yerde müsait olanlara az çok bir hakikati anlatmaya çalışmak gerekir. Bu tebliğ bazen söz ile bazen de beden dili ile yapılır. Muhatabın vaziyetine göre tebliğ tarzı da değişiklik arz eder.
Âl-i İmran, 3/114
Ebû Dâvûd, Salât, 239-242 (D1140)
Tirmizî, Fiten, 9 (T2169)
Bediüzzaman Said Nursi, Kastamonu Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.234
Bakara, 2/189

