İlgili yer Risale-i Nur’da şöyle geçmektedir:
İlm-i gayb, Allâh'a mahsûstur. Hiç bir velî tasarrufât yapamaz. Ve gaybı bilemez. Hatta Evet herkes bizzât gaybı bilmez. Fakat i‘lâm ve ilhâm-ı İlâhî ile bilinebilir ki bütün mu‘cizât ve kerâmât ona dayanır.1
Tasarrufat kelimesi burada özellikle “icraat”, “hükmetme”, “müdahale edip yön verme”, “kendi iradesiyle iş çevirme” manasındadır.
“Tasarrufat yapamaz” ifadesi, hiçbir velînin gayb aleminde, olayların gerçekleşmesinde, insanların kaderinde, kalplerde, rızıklarda, ecellerde ve kâinattaki cereyan eden işlerde bağımsız bir uygulama ve hüküm sahibi olmadığını bildirir.
Bununla birlikte, Cenab-ı Hakk’ın inayetiyle, bir velî zâtın müridleri üzerinde, Bediüzzaman Hazretleri gibi Üstadların talebeleri üzerinde tasarrufları elbette vardır. Hatta Şeyh Abdülkadir Geylânî Hazretleri gibi zâtların, ahiret âlemine göçmelerinin ardından dahi, Cenab-ı Hakk’ın izniyle tasarrufları devam etmektedir. Fakat bu tasarrufun, Cenab-ı Hakk’ın kudretinden bağımsız bir şekilde gerçekleştiğini düşünmek yanlış olur.
Yani velî bir zât, ne gaybı kendi başına bilir, ne de gayba ait işlerde kendi kuvvetiyle müdahale eder. Bir şey olacaksa durduramaz, olmayacaksa yaptıramaz. Perde arkasındaki sevk ve idare, yalnız Cenab-ı Hakk’ın kudret, irade ve ilmi iledir. Velîde görülen bir hal, bir keramet, bir manevi tesir varsa, bu onun zâtî tasarrufu değil, Cenab-ı Hakk’ın yaratması ve ihsanıdır.
Dolayısıyla, ilm-i gaybda tasarruf edememek de şu manaya gelir. Velî bir zât, gaybı açıp kapayan, gaybî bilgiyi dilediğine dağıtan, kaderde tasarruf eden, olacak şeyleri kendi ihtiyarıyla değiştiren bir makam sahibi değildir. Gayb, Cenab-ı Hakk’ın hazinesidir. Kul, ancak Cenab-ı Hakk bildirirse bilir, bildirmezse bilemez. Bu hususta Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
De ki: “Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.”2
Ve gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir.3
Bu ölçü çok mühimdir. Çünkü bazı insanlar hakkında, “her şeyi bilir”, “istediği yerde tasarruf eder”, “kadere müdahale eder” gibi abartılı kabuller ortaya çıkmıştır. Halbuki hiç kimse kalplerden geçeni kendiliğinden bilemez. İnsanların akıbetini kendi başına tayin edemez. Rızık, şifa, hidayet, evlad, ölüm, ömür gibi işlerde hüküm veremez. “Tasarrufat yapamaz” ifadesi, bu tür yanlış anlayışları reddeder. Bir velî, makbul bir kul olabilir, duası kabul olabilir, Cenab-ı Hakk ona bazı gaybî işaretler gösterebilir. Fakat bunların hiçbiri onun gaybın sahibi olduğunu göstermez.
Eğer bir velî zâta ait olarak böyle şeyler anlatılıyorsa, sahih manası şu olabilir. Cenab-ı Hakk ona bir şeyi hissettirmiş, bir duasını kabul etmiştir. Onun vesilesiyle bir netice yaratmıştır. Fakat burada da yapan kul değil, yine Cenab-ı Hakk’tır. Sebepler perdesi altında icra eden yalnız O’dur.
Bu noktada keramet ile tasarruf birbirine karıştırılmamalıdır. Keramet, bir velî zâtın marifet ve ubudiyetine bir ikram olarak Cenab-ı Hakk’ın yarattığı harikulade bir hadisedir. Tasarruf ise sanki o velî zâtın bizzat, kendiliğinden fail, müessir, etki ve icra sahibi sayılmasıdır. Bu bakış açısı, tevhid ölçüsünü zedeler. Peygamberler dahi, ancak vahiy ile bildirilen kadar gaybdan haber verirler. Velîler ise vahiy değil ilham alabilirler. İlham ise kat’i hüccet (kesin delil) değildir, umumi ve bağlayıcı bilgi kaynağı da değildir.
Bu sebeple, “tasarrufat yapamaz” cümlesi üç meseleyi kapsar. İlim yönünden gaybı ihata edemez.
Kudret yönünden, gayb alemine ve hadiselere bağımsız müdahale edemez. Rububiyet yönünden, kâinatta icra ve tedbir makamına çıkamaz.
Dolayısıyla bu ifade, bir velî zâtı inkar etmek için değil, velayeti yerli yerine koymak içindir. Veli, kulluk makamında muhterem bir kuldur fakat uluhiyet ve rububiyet sıfatlarından hiçbirine ortak değildir. Gaybı bilmekte de, gaybda tasarruf etmekte de hissesi yoktur. Ancak Cenab-ı Hakk isterse, o velî kuluna gaybı bildirir veya onun duaları hürmetine bir şeyi yaratır. Bildiren de, yaratan da Cenab-ı Hakk’tır.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.480.
Neml, 27/65.
En’âm, 6/59.

