İman ve küfür, her şeyden önce kalbe ait hâllerdir. Bu, kul ile Allah arasındaki çok derin bir bağdır. Bir kimsenin kalbinde gerçekten iman mı, yoksa küfür mü bulunduğunu tam mânâsıyla ancak Allah Teâlâ bilir. Bununla beraber İslâm dini, ferdî ve içtimaî hayatta hükümlerini ekseriyetle zâhire göre yürütür. Çünkü insanlar kalpleri bilemez; ancak kişinin sözlerine, tavırlarına ve fiillerine bakarak değerlendirme yapabilir. “Şeriat zâhire göre hükmeder.” sözü de bunu ifade eder. Bu sebeple, bir kimsenin amellerine bakarak onun hakkında kesin olarak iman veya küfür hükmü vermek doğru değildir. Fakat kişinin söz ve davranışları, imanî ve itikadî bakımdan bazı neticeler doğurabilir. Yani bir insan, imanın zıddına bir söz söyler veya bir fiil işlerse, dışa yansıyan bu hâline göre hüküm verilir. Kişi kalben küfrü kastetmemiş olsa bile, hukukî ve içtimaî bakımdan zâhirde görünen fiiline göre muamele görebilir. Bunun aksi de mümkündür. İçinde küfür taşıdığı hâlde dışarıda İslâmî alâmetler gösteren kimseye de yine zâhire göre muamele edilir. Hadîs-i şerifler ve ulemânın icmâ ile ortaya koyduğu hükümler dikkate alındığında, şapka ve zünnar gibi bazı kıyafet ve alâmetlerin, tarih boyunca bilhassa bazı dönemlerde kulluğa mâni olma mânâsı taşıdığı görülmektedir. Bediüzzaman Hazretleri bu hususta şöyle söylemiştir:
Gizli olan umûra, şeriat emarelere (belirtilere) göre hükmeder. Hattâ illet olmayan esbab-ı zahirîyi, illet yerine kabul eder. Binaenaleyh itmam-ı rükûa mani olan bir kısım zünnarların bağlanması ve secdenin ikmaline mani olan bazı şapkaların giyilmesi, ubudiyetten istiğna ve küfre teşebbüh etmeye emarelerdir. Gizli olan o sıfat-ı küfriyenin yok olduğuna kat'iyyetle hükmedilemediğinden, bu gibi emarelere göre hükmedilir.1
Bu ifadeye göre başa takılan bazı şapkalar secdeye, bele bağlanan zünnar ise rükûa mâni olan bir alâmet sayılmıştır. Bu sebeple, bu tür eşyaların kulluktan uzak durmayı ve Cenâb-ı Hakk’a yönelişe engel olmayı temsil ettiği kabul edilmiştir. Geçmişte yaşayan büyük zatlar ve selef-i sâlihîn, insanların kalbini bilemeyecekleri için zâhirde görünen fiile göre hükmetmiş; bu gibi alâmetleri küfür ve gayr-i İslâmî yaşayışın bir işareti olarak değerlendirmişlerdir.
Hatta bazı âlimler, şaka yoluyla bile olsa, şapkanın ön kısmındaki çıkıntının “Ben secde etmem”, zünnarın kalınlığının ise “Ben rükû etmem” mânâsını çağrıştırdığını ifade etmişlerdir. Bu sebeple, bu çeşit alâmetler, o dönemin şartlarında Müslüman kimliğiyle bağdaşmayan semboller olarak görülmüş ve haklarında ağır hükümler zikredilmiştir. Bediüzzaman Hazretlerinin şapka meselesiyle ilgili diğer bir ifadesi şöyledir:
Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşallah Müslüman edecek.2
Bu ifade, milletin iman kuvvetinin dıştan gelen engelleri ve bazı sembolleri aşabilecek derecede kuvvetli olduğunu gösterir. Yani baştaki iman sağlam ise, dışarıdan dayatılan bir kisve ibadete mâni olamaz. Hattâ o başlık da, mü’minin secdesine tâbi olmuş gibi değerlendirilir. Burada üstün gelen şey, şekil değil; imandır. Bediüzzaman Hazretleri şapka meselesi hakkında başka bir yerde de şöyle söylemiştir:
Rivâyette vardır ki: “Âhirzamanın dehşetli bir şahsı, sabah kalkar, alnında هٰذَا كَافِرٌ yazılmış bulunur.” اَللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ bunun te’vîli şudur ki: O süfyân, kendi başına
frenklerin serpûşunu kor. Herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanun ile ta‘mîm ettiğinden, o serpûş dahi secdeye gittiği için inşâallâh ihtidâ eder. Daha herkes, yalnız onu istemeyerek giymek ile kâfir olmaz.3
Bu paragrafta, âhirzamanda İslâm’a zıt bir kıyafetin yani şapkanın umumîleştirileceğine; fakat insanların bunu mecburiyet sebebiyle giymelerinin tek başına küfür sayılmayacağına işaret edilmektedir. Küfür, kalbin tasdiki ve ihtiyârî benimseyişle alâkalıdır. Zâhirî bir mecburiyet, kişinin imanını ortadan kaldırmaz.
Metindeki “alnında هٰذَا كَافِرٌ (Bu kâfirdir) yazılmış bulunur” ifadesi de hakikî bir yazıdan ziyade mânevî bir alâmete işaret eden bir te’vildir. Yani o şahsın ve temsil ettiği davanın küfür ve dinsizlik hesabına çalışacağı anlatılmaktadır. Dolayısıyla, bu ifadeyi “gözle görülür şekilde alnında yazı bulunması” şeklinde anlamamak gerekir. Metindeki “herkese de giydirir” cümlesi ise bunun zorla yaygınlaştırılmasına işaret eder. Şapka meselesinde asıl dikkat çekilen nokta, şapkanın kendisinden ziyade, onun dinî ve toplumsal bir sembol hâline getirilmesidir.
Özetle bu paragraf; mecburiyetle giyilen bir şapkanın veya başlığın tek başına kişiyi kâfir yapmayacağını, asıl tehlikenin ise küfrü temsil eden bir alâmeti benimsemek, ona taraftar olmak ve din aleyhindeki mânâyı isteyerek kabul etmek olduğunu ifade etmektedir.
Yine şapkanın bir küfür alâmeti sayılmasına dair, büyük bir İslâm âlimi olan Ebussuud Efendi’nin fetvaları arasında da dikkat çekici şöyle bir ifade yer almaktadır:
Kanunî Sultan Süleyman Han’ın şeyhülislâmı olan Ebussuud Efendi’ye şu sual sorulmuştur:
Soru: “Zeyd, bi-gayri zaruretin başına Yahudi şapkasın giyse, şer’an Zeyd’e ne lâzım olur?”
Cevap: “Küfür lâzımdır.”4
Bu ifade sadeleştirildiğinde, “Bir kimse zaruret olmaksızın başına Yahudi şapkası taksa, hakkında ne hüküm gerekir?” mânâsına gelir. Cevap ise açık şekilde, “Küfür lâzım gelir” şeklindedir.
Diğer taraftan, şapkanın moda maksadıyla takılması, doğrudan imansızlık alâmeti sayılmasa bile, gayr-i Müslimlere benzeme çağrışımı taşıyabildiği için son derece dikkat edilmesi gereken hassas bir meseledir. Bu hususta Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmaktadır:
Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır.5
Bu hadîse göre Peygamber Efendimiz (asm), başka kavimlerin dinî veya onlara mahsus hususiyetlerini bilinçli şekilde taklit etmeyi tehlikeli göstermiş ve yasaklamıştır. Çünkü gayr-i Müslimlerin yaşayışına özenerek onlara benzeme hâli, zamanla insana sıradan ve tabiî görünebilir. Bu alışkanlık ise, ilerleyen süreçte iman ve itikad üzerinde menfî tesir bırakabilecek bir zemine dönüşebilir. Bu sebeple, soruda ifade edilen güneşten korunma veya sağlığı muhafaza etme gibi gerekçeler bulunsa bile, şapka yerine başka bir çözüm yolu tercih etmek lazımdır.
Sonuç olarak şapka; toplum, kültür ve inanç hususlarında hiçbir şekilde İslâm milletine ait değildir. Geçmiş ecdadımız sarık, takke ve fes kullanmışlardır. Bundan dolayı bir Müslüman her ne sebeple olursa olsun, başına şapka takmamalıdır. Bu husustaki dinî hassasiyeti yakın çevresine de uygun bir üslûpla hatırlatmalıdır.
Unutulmamalıdır ki Müslümana düşen vazife, dinin hakikatlerine uygun bir hayat yaşamaya çalışmak, şüpheli hâllerden uzak durmak ve gayr-i Müslimlerin bâtıl yaşayışlarına özenmekten kaçınmaktır. Mü’min için asıl güzellik, İslâm’ın izzet ve vakarını muhafaza ederek yaşamak, imanî duruşunu her hâl ü kârda korumaktır.
Bediüzzaman Said Nursi, İşarat-ül İ’caz, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 61.
Bediüzzaman Said Nursi, Siracü’n-Nur, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 188.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s. 76.
M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislam Ebussuud Efendi Fetvaları İşığında 16. Asır Türk Hayatı, Enderun Kitabevi, İstanbul 1972, c. 1, s. 260.
Ebû Dâvûd, Libâs, 4.

