Kur’ân yazmak elbette çok önemli ve faziletli bir ibadettir. Hatta tarih boyunca birçok âlim ve hattat hayatını Kur’ân yazmaya adamıştır. Kur’ân yazmak, Kur’ân’ın lafzını ve hattını korumak için yapılan bir sanattır. Mesela hattatlık gibi. Fakat Risale-i Nur’da yazı meselesi biraz farklı bir hikmete dayanır. Asrımızda iman hakikatleri çok şiddetli hücumlara maruz kalıyor. İman esasları özellikle genç nesillerde sarsılmaya başladı. İslam harflerinin değiştirildiği, fen ve felsefeden gelen şüphelerle imanların sarsıldığı bir zamanda iman hakikatlerini yazmak manevi bir cihattır. Çünkü Risale-i Nur, Kur’ân’ın iman hakikatlerini aklî ve mantıkî delillerle izah eden bir tefsirdir. Bu yüzden bir talebenin Risale-i Nur yazması, sadece bir metni çoğaltmak değil, imanı kuvvetlendiren bir hakikatin ve binlerce âyetin yayılmasına hizmet etmek anlamına gelir. Risale-i Nur yazmak, Kur’ân’ın bu asırdaki hücumlara karşı iman kurtarma nöbetidir. Mesela bir asker cephedeyken sadece talim yapmaz; düşman nereden saldırıyorsa oraya barikat kurar. Günümüzde inançsızlık ve şüpheler Kur’ân’ın manasına saldırdığı için, âlimler bu asırda manayı yazmayı ve yaymayı öncelikli bir cihat olarak görmüştür. Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmaktadır:
Âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanı ile tartılır.1
Hadiste geçen âlimin mürekkebi, iman ve hakikat ilmini yazan, öğreten ve yayan kalemi ifade eder. Kur’ân yazmak elbette çok büyük bir fazilettir. Ancak Kur’ân yazıldığında çoğu zaman lafzı yazılmış olur; yani metin çoğaltılmış olur. Eğer yazan kişi manasını derin şekilde anlamıyorsa, o yazı daha çok bir nakil ve çoğaltma vazifesi olur. Fakat iman hakikatlerini açıklayan bir ilmî metni yazdığımızda durum biraz farklıdır. Çünkü yazan kişi yazarken okur, düşünür, anlamaya çalışır ve tefekkür eder. Böylece kalem sadece harf yazmaz, aynı zamanda ilmi tahsil eder ve hakikati yayar. İşte hadiste geçen âlimin mürekkebi ifadesi de, bu şekilde ilmi öğrenmeye ve hakikati yaymaya hizmet eden kalemi ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur yazısı yazmanın beş türlü ibadet olduğunu şöyle söylemektedir:
Beş türlü ibadettir:
1- En mühim bir mücahede olan ehl-i dalalete karşı manen mücahede etmektir.
2- Üstadına neşr-i hakîkat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir.
3- Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4- Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5- Bazen bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçen, tefekkürü olan bir ibadeti yapmaktır.2
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur yazmayı sadece bir çoğaltma işi değil; ilmi tahsil etme, hakikati yayma, dinsizliğe karşı mücadele, Müslümanların imanına takviye ve kalemle yapılan bir hizmet olarak görmüşlerdir. Böylece yazı, bir yönüyle tefekkürlü bir ders hâline gelir.
Kısaca özetlersek: Kur’ân yazmak çok faziletli bir iştir, fakat iman hakikatlerini izah eden ilmî eserleri yazmak, ilmi öğrenme ve yayma yönüyle hadisteki âlimin mürekkebi manasına daha doğrudan temas eder. Risale-i Nur yazmak, Kur’ân’dan kopmak değil, Kur’ân’ın bu asra bakan mesajlarını, yani manevi hakikatlerini kâğıda dökmektir. Yazılan her kelime Kur’ân’ın bir âyetinin açıklaması olduğu için, nurları yazan kişi aslında Kur’ân’ın manasını yazmış olur. Kur’ân asıldır, güneş gibidir. Risale-i Nur ise o güneşin ışığını karanlık köşelere taşıyan bir aynadır. Aynayı parlatmak ve yazmak, güneşe hizmet etmektir.
Kenzül Ummal, c. 10, s. 141.
Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Hayrat Neşriyat, Isparta 2019, c. 2, s. 356.

