Nefsü'l-emr, bir şeyin hakikati, aslı, esası, hadd-i zatı demektir. Yani olduğu şekil/hal üzere anlamına gelmektedir. Bir şeyin kendinde, kendine nazaran şöyledir veya böyle değildir anlamında kullanılmaktadır. Bir tanıma göre nefsü'l-emr, bir şeyin hariçte veya zihindeki varlığı dikkate alınmadan olduğu hali ifade eden bir kavramdır. Diğer bir tanıma göre ise, bir şeyin itibar ve varsayıma dayanmaksızın ya hariçte ya da zihinde var olmasıdır. Bediüzzaman Hazretlerine göre nefsü'l-emr, hakikat-i hal demektir. Ona göre nefsü'l-emrde nefiy isbat edilmez. Çünkü nefiy ve inkâr nefsü'l-emre bakmaz ve bakamaz. Bu ıstılah Yedinci Şua'da şöyle geçmektedir:
Nefiyde ise bir olsa, bin olsa, farkları yoktur. Herkes kendi başına kalır, infirâdî (tek başına) olur. Çünki isbat eden, hârice (dış dünyaya) bakar. Ve nefsü’l-emre (işin esasına, aslına) göre hükmeder. Meselâ misâlimizde olduğu gibi, biri dese, “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar. İkisi birleşip kuvvetleşirler. Nefiy ve inkârda ise, nefsü’l-emre (işin esasına, aslına) bakmaz ve bakamaz. Çünki “Husûsî olmayan ve hâs bir yere bakmayan bir nefiy, isbat edilmez”, meşhûr bir düstûrdur. Meselâ bir şey “Dünyada var” diye ben isbat etsem, sen de “Yok” desen, benim bir işaretimle kolayca isbat edilebilen o şeyin sen nefyini, yani ademini isbat etmek için, bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek lâzım. Belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra “Yoktur, vukû‘ bulmamıştır” diyebilirsin. Mâdem nefiy ve inkâr edenler, nefsü’l-emre bakmazlar. Belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmederler. Elbette birbirine kuvvet veremezler. 1
Bu parçada anlatılan hakikat şudur. Bir şeyin var olduğunu söylemek, dış dünyadaki hakikate dayanabildiği için kuvvetlidir. Bir şeyin yok olduğunu söylemek ise çoğu zaman sadece “ben görmedim, ben bilmiyorum” manasına geldiği için aynı kuvvette değildir.
İspatta bulunan kimse, “hakikatte bu var” diyerek nefsü’l-emre bakar. Nefiy ve inkar eden ise çoğu zaman “ben görmedim, bana göre yok” şeklinde hükmeder, bu sebeple nefsü’l-emre bakamaz.
Mesela Ramazan ayı başında iki kişi hilali gerçekten görmüşse, onlar aynı hakikate şahitlik ederler. Bu yüzden sözleri birbirine kuvvet verir. Fakat bin kişi “biz görmedik” dese, bu “hilal yoktur” anlamına gelmez. Sadece “biz göremedik” manasına gelir. Çünkü görmeye engel olan sebepler herkes için ayrı olabilir. Yer farklıdır, vakit farklıdır, dikkat edilmemiştir, hava kapalıdır, göz seçememiştir, vs.
Onun için ispatta tesanüd, dayanışma vardır. Yani aynı hakikati görenler birbirini destekler. Nefiyde ise infirad, tek kalma hali vardır. Yani herkes kendi şahsî mazereti, kendi görmeyişi, kendi bilgisizliği içinde kalır. Bu sebeple “görmedim” diyenlerin çokluğu, “yoktur” hükmünü kuvvetlendirmez. Bir şeyin varlığını göstermek için bir işaret kafi olabilir; fakat yokluğunu isbat etmek için her yeri, her zamanı araştırmak gerekir.
Mesela biri “Dünyada böyle bir şey var” dese ve onu gösterse, mesele biter. Fakat buna karşı “yoktur” diyen kimsenin haklı olabilmesi için, sadece kendi bulunduğu yeri değil, bütün dünyayı araştırmış olması gerekir. Hatta mesele geçmişle ilgiliyse, geçmiş zamanları da bilmesi lazım gelir. Bu ise çoğu zaman mümkün değildir. Bu manayı, şu örnekle daha iyi anlayabiliriz.
Mesela bir okulda öğretmen, öğrencilere ödev verir. O gün okula gitmeyen bir öğrenci, öğretmenin ödev verip vermediğini öğrenmek için arkadaşlarını arar. Sırayla 10 arkadaşına sorar. 10 öğrenciden ikisi, öğretmenin ödev verdiğini söyler. Sekizi ise ödev vermedi derler. Görünürde, çoğunluk “öğretmen ödev vermedi” dediği için, sanki bu şık doğru gibi gelir ilk bakışta. Oysa ki durumu biraz daha incelediğimizde sonucun farklı olduğu anlaşılır. Şöyle ki;
Ödev olduğunu söyleyen 2 kişi, nefsü’l-emre göre konuşur. Yani işin esasını, aslını söyler. Bunun delili ise, bütün ayrıntıların birbiriyle aynı olmasıdır. Her 2 öğrenci de der ki, “Öğretmen, dördüncü dersin son beş dakikasında, tahtaya, mavi kalemle 3 soru yazıp, teneffüs zili çalmadan sildi ve -Bunları yarın matematik dersinde kontrol edeceğim- dedi.”
Her iki öğrencinin de bu kadar ayrıntıyı aynı şekilde aktarmaları, bu olayın hakikaten gerçekleştiğini, işin aslının bu olduğunu ispat eder. Bütün ayrıntıların aynı olması, nefsü’l-emre yani işin aslına bakarak konuştuklarını gösterir. Bu sebeple birbirlerine kuvvet verirler.
Ödev verilmediğini söyleyen 8 öğrenciye bu durum sorulduğunda, her birisi farklı cevaplar verir. “Ben okulda yoktum”, “o derste diğer sınıftaydım”, “dördüncü dersin sonunda tuvalete gitmiştim”, “su içmek için çıkmıştım”, “o sırada sınıfta uyuyordum” gibi her birinden farklı cevaplar alınır. Böylece anlaşılır ki, olayın gerçekleştiği dakikalarda hiç birisi orada değildir. Her birinin farklı bahaneleri vardır. Yani nefsü’l-emre, işin aslına bakarak konuşmazlar. Dolayısıyla birbirlerine kuvvet veremezler.
Bu örnekten de anlaşıldığı gibi, umumî meselelerde ispata karşı nefyin (inkarın) kıymeti yoktur, kuvveti pek azdır.
Bediüzzaman Said Nursi, Şua’lar, Hayrat Neşriyat, Isparta 2016, s.95.

